İSLÂM MEDENİYETİ NEDEN HEP GEÇMİŞ ZAMANDA KONUŞULUYOR?

İslâm Hayatı Tanzim Eder; Medeniyet İse İnsanın, Toplumun ve Devletin Kurduğu Beşerî Dünyadır

İslâm medeniyeti dediğimizde zihnimizde hangi şehirler canlanıyor?

Bağdat.

Şam.

Buhara.

Semerkant.

Kurtuba.

Kahire.

İstanbul.

Hangi isimleri hatırlıyoruz?

Hârizmî’yi, Farabî’yi, İbn Sînâ’yı, Birûnî’yi, İbn Rüşd’ü, İbn Haldun’u, Ali Kuşçu’yu, Mimar Sinan’ı…

Hangi kurumları anlatıyoruz?

Beytülhikme’yi, medreseleri, rasathaneleri, kütüphaneleri, vakıfları, darüşşifaları…

Bunların hepsi büyük bir tarihî birikimin parçalarıdır. Elbette anlatacağız, öğreneceğiz, çocuklarımıza öğreteceğiz ve bunlarla iftihar edeceğiz.

Fakat dikkat ederseniz İslâm medeniyeti üzerine konuşurken kullandığımız kelimelerin çoğu geçmiş zamana aittir.

“Kurduk.”

“Yetiştirdik.”

“Ürettik.”

“İnşa ettik.”

“Dünyaya öncülük ettik.”

Burada uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir soru var:

İslâm medeniyetinden neden çoğunlukla geçmiş zaman kipiyle söz ediyoruz?

Daha da önemlisi:

Acaba kullandığımız kavramın kendisini de yeniden düşünmemiz gerekmiyor mu?

Çünkü “İslâm medeniyeti” dediğimizde bazen farkında olmadan İslâm ile Müslümanların tarih boyunca kurdukları devletleri, toplumları ve medeniyetleri birbirine eşitliyoruz.

Oysa kanaatimce mesele bundan daha farklıdır.

İSLÂM MEDENİYETİN KENDİSİ DEĞİL, MEDENİYET KURAN ÖLÇÜDÜR

Önce çok temel bir ayrım yapmamız gerekiyor.

İslâm kaynak ve ölçüdür.

Kur’an vardır.

Sünnet vardır.

Adalet vardır.

Hak vardır.

Emanet vardır.

İlim vardır.

Ahlâk vardır.

Merhamet vardır.

Kul hakkı vardır.

İnsan onuru vardır.

İsraf yasağı vardır.

Helal-haram ölçüsü vardır.

İslâm insanın Rabbine, kendisine, ailesine, topluma, mala, ticarete, tabiata ve diğer insanlara karşı ilişkisini tanzim eden bir hayat ölçüsü ortaya koyar.

Fakat medeniyeti insan kurar.

Devleti insan kurar.

Şehri insan kurar.

Üniversiteyi insan kurar.

Ekonomiyi insan örgütler.

Hukuk kurumlarını insan işletir.

Ticareti insan yapar.

Sanatı insan üretir.

Teknolojiyi insan geliştirir.

Siyaseti insan yapar.

Bu nedenle İslâm ile medeniyeti birebir aynı kavramlar olarak görmek bana doğru gelmiyor.

İslâm’ın kaynağı vahiydir; medeniyetin faili insandır.

Daha açık ifadeyle:

İslâm hayatı tanzim eder, insana ve topluma ölçü verir. Medeniyet ise bir toplumun, devletin ve çağın; bu ölçülerden de etkilenerek kurduğu beşerî hayat ve sistemin bütünüdür.

İslâm bir medeniyetin hukukunu etkiler.

Ahlâkını etkiler.

Şehir anlayışını etkiler.

Ticaretini etkiler.

Sanatını etkiler.

Eğitimini etkiler.

İnsan tasavvurunu etkiler.

Tüm bunlara rağmen ortaya çıkan tarihî yapının tamamına “İslâm’ın kendisidir” diyemeyiz.

Çünkü arada insan vardır.

Esasında insanın olduğu yerde sadece iman ve fazilet yoktur.

Nefis de vardır.

Menfaat de vardır.

İhtiras da vardır.

Siyaset de vardır.

Güç mücadelesi de vardır.

Coğrafya vardır.

Gelenek vardır.

Ekonomik şartlar vardır.

Başka kültürlerle etkileşim vardır.

Dolayısıyla tarih boyunca dini İslâm olan toplumların kurdukları medeniyetler İslâm’dan etkilenmişlerdir; fakat hiçbir zaman bütünüyle İslâm’ın kendisi olmamışlardır.

Bence yazımın en kilit ayrımı da budur.

TEK BİR MEDENİYET DEĞİL, FARKLI MÜSLÜMAN MEDENİYET TECRÜBELERİ VARDI

Tarih boyunca “İslâm medeniyeti” dediğimizde aslında tek biçimli, değişmeden devam eden bir medeniyetten söz etmiyoruz.

Emevîlerin kurduğu dünya başkaydı.

Abbasîlerin kurduğu dünya başka.

Endülüs başka bir tecrübeydi.

Karahanlılar başka.

Gazneliler başka.

Selçuklular başka.

Memlükler başka.

Osmanlı başka.

Hepsinin temel dinî referansı İslâm’dı.

Ama siyasî yapıları aynı değildi.

Ekonomileri aynı değildi.

Şehirleri aynı değildi.

Devlet gelenekleri aynı değildi.

Kültürleri aynı değildi.

Bilim ve sanat anlayışları aynı değildi.

Coğrafyaları zaten aynı değildi.

Dolayısıyla belki de geçmişten söz ederken sürekli tek ve yekpare bir “İslâm medeniyeti” tasavvuru kurmak yerine, dini İslâm olan ve İslâm’dan güçlü biçimde etkilenmiş farklı medeniyet tecrübelerinden söz etmek daha açıklayıcıdır.

Bağdat bunun büyük örneklerinden biridir.

Endülüs başka bir örnektir.

Selçuklu başka bir örnektir.

Osmanlı başka bir örnektir.

Hepsinde İslâm’ın güçlü etkileri vardır.

Ama hiçbiri İslâm’ın kendisi değildir.

Bu ayrımı yapmadığımızda çok büyük bir tarih ve din problemiyle karşılaşıyoruz.

MEDENİYETLERİN SEVAPLARI DA VARDIR, GÜNAHLARI DA

Bir medeniyet yüzlerce yıl yaşayabilir.

Milyonlarca insan barındırabilir.

Onlarca hükümdar görebilir.

Büyük âlimler yetiştirebilir.

Muhteşem şehirler kurabilir.

Kütüphaneler açabilir.

Hastaneler yapabilir.

Vakıflar kurabilir.

Bilim üretebilir.

Sanat geliştirebilir.

İnsanlığa büyük katkılar sunabilir.

Ama aynı medeniyetin tarihinde iktidar mücadeleleri de olabilir.

Taht kavgaları olabilir.

Zulümler olabilir.

Yanlış savaşlar olabilir.

Masumların hakkı çiğnenebilir.

Hükümdarlar ihtiraslarına yenilebilir.

Yanlış kararlar verilebilir.

Çünkü medeniyet vahiy değildir.

Medeniyet beşerîdir.

Dolayısıyla medeniyetlerin sevapları olduğu gibi günahları da vardır.

Hatta bazı devletlerin ve bazı dönemlerin günahları çok ağır olabilir.

Şimdi burada çok önemli bir soru sormamız gerekiyor:

Bir hükümdarın, bir hanedanın, bir devletin veya bir medeniyetin yaptığı bütün yanlışların yükünü İslâm neden taşısın?

Bir Emevî yöneticisinin siyasî tercihi vahiy midir?

Bir Abbasi halifesinin zulmü Kur’an’ın hükmü müdür?

Timur’un yaptığı “bir çok kıyımlar” çoğu Müslman on milyonları öldürmesi İslâm mıdır?

Bir Selçuklu hükümdarının yanlış kararı dinin kararı mıdır?

Bir Osmanlı padişahının veya devlet adamının yaptığı her uygulama İslâm’ın emri midir?

Elbette değildir.

Tam tersine bazen İslâm’ın ortaya koyduğu ölçüler, Müslüman bir yöneticinin yaptığı uygulamayı mahkûm edebilir.

İşte bu nedenle:

Emevî’nin hatasını İslâm’a, Abbasi’nin zulmünü vahye, Timur’un ihtirasını Kur’an’a, Osmanlı’nın yanlışını dine yükleyemeyiz.

Çünkü tarih vahiy değildir.

Tarih, insanın ve Müslümanın vahiy karşısındaki imtihanıdır.

Bazen o ölçüye yaklaşmıştır.

Bazen ondan uzaklaşmıştır.

Bazen insanlığa örnek olacak eserler ortaya koymuştur.

Bazen inandığı değerlerle çelişmiştir.

Bu nedenle:

İslâm tarihin sanığı değil, gerektiğinde tarihi de yargılayan ölçüdür.

Geçmiş medeniyetlerin başarılarını İslâm’ın medeniyet kurucu gücünün tarihî tezahürleri olarak görebiliriz. Fakat onların bütün günahlarını İslâm’ın omuzlarına yükleyemeyiz.

Medeniyetin tarihi medeniyete, insanın fiili insana aittir; İslâm ise bunları tartacağımız ölçüdür.

TARİHİ KUTSALLAŞTIRMAK DA BÜTÜN GÜNAHLARI İSLÂM’A YÜKLEMEK DE YANLIŞ

Burada iki uçtan sakınmamız gerekiyor.

Birincisi, geçmişte Müslümanların kurduğu devletleri bütünüyle kutsallaştırmak.

İkincisi, onların tarihindeki bütün yanlışları İslâm’a yüklemek.

İkisi de doğru değildir.

Bir devletin Müslümanlar tarafından kurulmuş olması onun bütün uygulamalarını İslâmî yapmaz.

Bir hükümdarın halife veya sultan unvanı taşıması onun her kararını dinî hükme dönüştürmez.

Bir toplumun Müslüman olması da o toplumdaki bütün gelenekleri İslâm’ın emri hâline getirmez.

Bu ayrımı yaptığımızda tarihimize daha rahat ve daha adil bakabiliriz.

Doğrularını savunabiliriz.

Yanlışlarını eleştirebiliriz.

Başarılarından öğrenebiliriz.

Hatalarından ders çıkarabiliriz.

Çünkü:

Tarih vahiy değildir; tarih tecrübedir.

Tarihimizi sevmek, onu hatasız kabul etmek değildir.

Aynı şekilde tarihte yapılan bir yanlışı kabul etmek de İslâm’ı eleştirmek değildir.

Bu ayrım bize büyük bir zihinsel alan açar.

İSLÂM HAYATI NASIL TANZİM EDER?

Burada şu soru sorulabilir:

Eğer medeniyet İslâm’ın kendisi değilse İslâm’ın medeniyetle ilişkisi nedir?

Bence cevap burada çok nettir.

İslâm insana bir ölçü verir.

İnsan nasıl yaşamalı?

Mal ile ilişkisi nasıl olmalı?

Güç ile ilişkisi nasıl olmalı?

Komşusuyla ilişkisi nasıl olmalı?

Ticarette nasıl davranmalı?

Yetimin hakkını nasıl korumalı?

Yoksula karşı sorumluluğu nedir?

Emanete nasıl yaklaşmalı?

İlimle ilişkisi nasıl olmalı?

Tabiatı nasıl görmeli?

İnsan onurunu nasıl korumalı?

İslâm bütün bunlara ilişkin güçlü ilkeler ortaya koyar.

İşte bu ilkeler hayata taşındığında medeniyet kurucu bir zemin oluşur.

Ama burada kritik nokta şudur:

İslâm’ın medeniyet kurucu ölçülere sahip olması ile Müslümanların her dönemde bu ölçülere uygun bir medeniyet kurabilmeleri aynı şey değildir.

Çünkü İslâm ile medeniyet arasında insan vardır.

İSLÂM İLE MEDENİYET ARASINDA İNSAN VARDIR

İslâm adaleti emreder.

Ama hâkim adil davranmazsa?

İslâm ilme kıymet verir.

Ama Müslüman ilim üretmezse?

İslâm israfı yasaklar.

Ama biz şehirlerimizi israf üzerine kurarsak?

İslâm kul hakkını yasaklar.

Ama ticaretimizde birbirimizi aldatırsak?

İslâm emaneti emreder.

Ama kamu görevlerinde liyakati gözetmezsek?

İslâm insan onurunu merkeze alaır.

Ama insanı değersizleştirirsek?

Buradaki başarısızlık İslâm’ın mıdır?

Yoksa insanın mıdır?

Cevap açıktır.

İslâm ile medeniyet arasında insan vardır.

İnsan vahyin ölçülerini ne kadar hayata taşıyabiliyorsa kurduğu sistem de o ölçüde İslâm’dan izler taşır.

İnsan nefsine, menfaatine, cehaletine veya iktidar ihtirasına teslim olduğunda ise ortaya çıkan bozulmanın yükünü İslâm’a yüklemek doğru değildir.

İSLÂM, İRFAN VE MEDENİYET

Burada üçüncü bir kavramın da çok önemli olduğunu düşünüyorum:

İrfan.

Benim zihnimde;

İslâm kaynak ve ölçüdür.

İrfan, bu kaynağın insanda hikmet, idrak, ahlâk ve mânevî derinlik kazanmasıdır.

Medeniyet ise insanın bütün bunlardan etkilenerek tarih, toplum, şehir, bilim, sanat, hukuk, ekonomi ve kurumlar dünyasında ortaya koyduğu beşerî tezahürdür.

Bu ayrım çok şeyi yerine oturtuyor.

İslâm ölçüyü verir.

İrfan insanı olgunlaştırır.

Medeniyet ise insanın ve toplumun ortaya koyduğu eserdir.

Dolayısıyla medeniyet yükselir.

Geriler.

Bozulur.

Yenilenir.

Hatta çöker.

Ama bir medeniyetin çökmesi İslâm’ın çöktüğü anlamına gelmez.

O toplumun İslâm’ın medeniyet kurucu ölçülerini hayata taşıma kabiliyetinin zayıfladığı anlamına gelir.

BUGÜNKÜ MÜSLÜMAN COĞRAFYASINA DA AYNI ÖLÇÜYLE BAKMALIYIZ

Bu ayrım sadece geçmişi anlamak için önemli değildir.

Bugünü anlamak için belki daha da önemlidir.

Bir ülkenin nüfusunun çoğunluğunun Müslüman olması, o ülkedeki bütün kurumların, siyasetin, ekonominin ve toplumsal hayatın İslâm’ın ölçülerine göre kurulduğu anlamına gelmez.

Camilerin çokluğu da tek başına bunu göstermez.

Asıl bakılması gereken başka şeyler vardır.

Adalet ne kadar var?

Emanet ne kadar var?

Liyakat ne kadar var?

İlim ne kadar var?

Kul hakkına riayet ne kadar var?

Ticarette güven ne kadar var?

Yoksulun hakkı ne kadar gözetiliyor?

İnsan onuru ne kadar korunuyor?

Şehirler insan için mi kuruluyor?

Kamu malına emanet gözüyle mi bakılıyor?

Bilim üretiliyor mu?

Dünyanın meselelerine çözüm sunan kurumlar kurulabiliyor mu?

Çünkü:

Bir toplumun dininin İslâm olması ile kurduğu sistemin İslâm’ın ölçülerine yaklaşması aynı şey değildir.

Dolayısıyla bugünkü Müslüman coğrafyasına bakıp burada ortaya çıkan her sistemi otomatik olarak “İslâm medeniyeti” diye adlandırmak da bana doğru gelmiyor.

Asıl soru şudur:

Bugünkü Müslüman toplumların kurduğu hayat, İslâm’ın adalet, ilim, emanet, ahlâk, merhamet ve insan onuru ölçülerine ne kadar yaklaşıyor?

Bu soru daha zordur.

Ama daha gerçektir.

PEKİ BİZ BUGÜN NE ÜRETİYORUZ?

Bağdat’ı anlatıyoruz.

Peki çağımızın büyük ilim merkezlerinden kaçını biz kuruyoruz?

Kurtuba’nın kütüphanelerini anlatıyoruz.

Peki dünyanın öğrencilerinin okumak için yarıştığı kaç üniversiteyi Müslüman toplumlar ortaya çıkarabiliyor?

İbn Sînâ’yı anlatıyoruz.

Birûnî’yi anlatıyoruz.

Hârizmî’yi anlatıyoruz.

Peki yapay zekâda, biyoteknolojide, kuantum teknolojilerinde, uzay bilimlerinde ve yeni malzeme teknolojilerinde insanlığın önünü açan kaç büyük ekolümüz var?

Geçmişte vakıfları anlatıyoruz.

Peki çağımızın yoksulluğuna ve gelir adaletsizliğine hangi yeni kurumlarla cevap veriyoruz?

Geçmiş şehirlerimizin estetiğini anlatıyoruz.

Peki bugünkü şehirlerimiz insana ne kadar huzur veriyor?

Geçmişin ticaret ahlâkını anlatıyoruz.

Peki bugünkü ticaretimizde güven, ahde vefa ve kul hakkı hangi seviyede?

İşte medeniyet tartışması burada gerçek hâle geliyor.

MİRAS, ÜRETME SORUMLULUĞUNUN YERİNE GEÇMEZ

Burada kendimize karşı biraz daha cesur olmamız gerektiğini düşünüyorum.

İbn Sînâ’yı anlatmak bizi bugün tıpta öncü yapmaz.

Hârizmî’yi anlatmak bizi yapay zekâda öncü yapmaz.

Birûnî’yi anlatmak bizi bilimde öncü yapmaz.

İbn Haldun’u anlatmak bizi sosyal bilimlerde öncü yapmaz.

Kurtuba’nın kütüphaneleri bugünkü üniversitelerimizin eksikliğini kapatmaz.

Mimar Sinan’la övünmek bugünkü şehirlerimizi güzelleştirmez.

Miras, üretme sorumluluğunun yerine geçmez.

Hârizmî’ye sahip çıkmak sadece onu anlatmak değildir.

Onun yaptığı gibi çağın bilinmeyenlerine doğru yürümektir.

İbn Sînâ’ya sahip çıkmak sadece eserlerini okumak değildir.

Onun ilim üretme cesaretini kendi çağımızda gösterebilmektir.

Mimar Sinan’a sahip çıkmak yalnızca Süleymaniye ile övünmek değildir.

Çağımızın insanına yaraşır şehirler ve mimari eserler inşa edebilmektir.

Çünkü medeniyet geçmişten alınan bir unvan değildir.

Her neslin yeniden hak etmesi gereken bir iddiadır.

MEDENİYETİN DİLİ DEĞİŞTİ

Medeniyeti yalnızca kubbeler, medreseler, saraylar, hanlar ve kervansaraylar üzerinden düşünürsek kendi çağımızı anlayamayız.

Bugün medeniyet üniversitedir.

Laboratuvardır.

Çiptir.

Algoritmadır.

Yapay zekâdır.

Uzay teknolojisidir.

Hastanedir.

Hukuktur.

Şehir planlamasıdır.

Enerjidir.

Tarım teknolojisidir.

Çevredir.

Sanattır.

Üretimdir.

Ekonomidir.

Asıl tüm bütün bunların üzerinde ise ahlâk vardır.

Medeniyet yalnızca ne ürettiğiniz değildir.

Nasıl ürettiğiniz, niçin ürettiğiniz ve insanı bu üretimin neresine koyduğunuzdur.

Çok ileri yapay zekâ teknolojiniz olabilir.

Ama insanın mahremiyetini yok ediyorsanız orada bir medeniyet problemi vardır.

Çok zengin şehirleriniz olabilir.

Ama insanı betonun, trafiğin ve yalnızlığın içine hapsediyorsanız zenginlik vardır fakat medeniyet tartışmalıdır.

Çok büyük şirketleriniz olabilir.

Ama ticaret güven yerine sömürü üzerine kurulmuşsa ekonomik büyüklük vardır fakat ahlâkî büyüklük yoktur.

İşte İslâm’ın ölçülerinin çağımızda söyleyeceği söz tam burada yeniden önem kazanıyor.

Mesele geçmişin biçimlerini bugüne taşımak değil; İslâm’ın değişmeyen ölçülerinden çağın değişen meselelerine cevap üretebilmektir.

BAŞKALARININ KURDUĞU DÜNYANIN SADECE TÜKETİCİSİ OLARAK MEDENİYET İDDİASI KURULAMAZ

  1. yüzyılda bu mesele bilim ve teknolojiden bağımsız düşünülemez.

Telefonu başkası tasarlıyor.

İşletim sistemini başkası kuruyor.

Çipi başkası tasarlıyor.

Yapay zekâ modelini başkası geliştiriyor.

Dijital platformu başkası kuruyor.

Bilimsel paradigmayı başkası oluşturuyor.

Biz bunların çok iyi tüketicisi olabiliriz.

Ama tüketmek ile medeniyet üretmek aynı şey değildir.

Medeniyet yalnızca satın alma gücü değil; üretme, anlamlandırma ve yön verme gücüdür.

Burada Batı’nın veya başka bir medeniyetin ürettiği bilgiyi reddetmekten söz etmiyorum.

Bilgi insanlığın ortak birikimidir.

Alırız.

Öğreniriz.

Geliştiririz.

Ama üzerine kendi sözümüzü söylemek zorundayız.

Çünkü sürekli başkalarının kurduğu dünyanın içerisinde yaşayarak kendi medeniyet tasavvurumuzu güçlü biçimde hayata geçiremeyiz.

Belki çağımızda İslâm’ın ölçülerinden hareket eden toplumların insanlığa söyleyebileceği en güçlü sözlerden biri de şudur:

Teknolojiyi büyütürken insanı küçültmeyen bir dünya mümkündür.

MEDENİYET, DEĞERİN KURUMA DÖNÜŞMÜŞ HÂLİDİR

Bence meselenin en önemli taraflarından biri de burasıdır.

Adaletten söz etmek başka şeydir.

Adil bir hukuk sistemi kurmak başka şeydir.

İlimden söz etmek başka şeydir.

Dünya çapında üniversiteler ve araştırma merkezleri kurmak başka şeydir.

Merhametten söz etmek başka şeydir.

Yoksulluğu azaltacak kurumlar oluşturmak başka şeydir.

Ahlâklı ticaretten söz etmek başka şeydir.

Güvenilir ve adil bir ekonomik düzen kurmak başka şeydir.

Emanetten söz etmek başka şeydir.

Kamu yönetimini liyakat ve hesap verebilirlik üzerine kurmak başka şeydir.

İşte benim medeniyetten anladığım tam da budur:

Medeniyet, değerin kuruma dönüşmüş hâlidir.

İslâm bize değeri ve ölçüyü verir.

Fakat o değeri üniversiteye, mahkemeye, şehre, ekonomiye, teknolojiye, sanata ve toplumsal hayata dönüştürmek insanın sorumluluğudur.

Başaramadığımız yerde sorumluluğu kaynağa yükleyemeyiz.

MESELE “İSLÂM MEDENİYETİNİ YENİDEN KURMAK” DEĞİLDİR

Burada kullandığımız dili de değiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Sık sık:

“İslâm medeniyetini yeniden kurmalıyız.”

diyoruz.

Ama hangi medeniyeti?

Abbasi’yi mi?

Endülüs’ü mü?

Selçuklu’yu mu?

Osmanlı’yı mı?

Bunların hiçbiri yeniden kurulamaz.

Zaten kurulması da gerekmez.

Çünkü her biri kendi çağının, coğrafyasının, insanının ve tarihî şartlarının medeniyetiydi.

Bizim vazifemiz geçmişi kopyalamak değildir.

İslâm’ın değişmeyen ölçülerinden hareket ederek kendi çağımızın medeniyetini kurmaktır.

Bugünün üniversitesini kurmak.

Bugünün bilimini üretmek.

Bugünün şehrini inşa etmek.

Bugünün ekonomisine adalet getirmek.

Bugünün teknolojisine ahlâk kazandırmak.

Yapay zekâ karşısında insanın hukukunu konuşmak.

Biyoteknolojide insanın sınırlarını tartışmak.

Dijital dünyada mahremiyeti korumak.

Servet ve yoksulluk arasındaki uçuruma yeni kurumlarla cevap vermek.

Tabiatı yalnızca tüketilecek bir kaynak değil, emanet olarak gören modeller geliştirmek.

Kök aynı olabilir.

Ama dal değişir.

İlke aynı olabilir.

Ama kurum değişir.

Değer aynı kalabilir.

Ama onu hayata geçiren araç değişir.

İlim değişmeyen bir değerdir.

Fakat ilim artık sadece medresede değil; laboratuvarda, süper bilgisayarda, uzay teleskobunda ve yapay zekâ merkezinde de üretilmektedir.

Vakıf ruhu değişmeyebilir.

Ama vakıf çağımızda aşevinin yanında bilim fonu, araştırma merkezi, teknoloji bursu, sosyal girişim ve küresel insani yardım ağı da olabilir.

Medeniyet geçmişin şeklini tekrar etmek değil, değişmeyen değerlerden çağın kurumlarını üretebilmektir.

GEÇMİŞİMİZLE ÖVÜNELİM AMA ARKASINA SAKLANMAYALIM

Bağdat bizim tarihimizdir.

Buhara bizim tarihimizdir.

Semerkant bizim tarihimizdir.

Kurtuba bizim tarihimizdir.

İstanbul bizim tarihimizdir.

Bunların her biri büyük bir mirastır.

Bununla iftihar edelim.

Ama geçmişi geleceği kurmamanın bahanesine çevirmeyelim.

Çünkü sürekli dedelerimizin ne yaptığını anlatıp çocuklarımızın ne yapacağını konuşmuyorsak medeniyet hafızamız güçlü olabilir ama medeniyet iddiamız zayıflamış demektir.

Geçmişimizin büyüklüğü bize üstünlük belgesi vermez.

Bize sorumluluk yükler.

Hârizmî bize:

“Bir Müslüman çağının matematiğine yön verebilir.”

der.

İbn Sînâ:

“Bir Müslüman çağının tıp bilgisini şekillendirebilir.”

der.

Birûnî:

“Bir Müslüman dünyayı merak edebilir, ölçebilir, hesaplayabilir.”

der.

Mimar Sinan:

“Bir Müslüman güzelliği, estetiği ve mühendisliği bir araya getirebilir.”

der.

Yani geçmiş bize yalnızca:

“Ne kadar büyüktük.”

demiyor.

Çok daha ağır bir şey söylüyor:

“Demek ki yapılabiliyor.”

ARTIK SORUYU DEĞİŞTİRMELİYİZ

Bundan böyle:

“İslâm medeniyeti ne kadar büyüktü?”

sorusuna takılıp kalmak yerine başka sorular sormalıyız.

Dini İslâm olan geçmiş medeniyetler neyi doğru yaptı?

Nerede İslâm’ın ölçülerine yaklaştılar?

Nerede onlardan uzaklaştılar?

Başarılarından ne öğrenebiliriz?

Hatalarından hangi dersleri çıkarabiliriz?

En önemlisi:

Biz kendi çağımızda ne inşa ediyoruz?

Kur’an hâlâ elimizde.

Sünnet hâlâ önümüzde.

Adalet ölçüsü değişmedi.

İlim emri değişmedi.

Emanet değişmedi.

Merhamet değişmedi.

Ahlâk değişmedi.

İnsan onuru değişmedi.

O hâlde eksik olan kaynak değildir.

Eksik olan, kaynağı çağın gerçeğine dönüştürecek insan, akıl, irfan, ilim, irade ve kurum üretme kabiliyetimizdir.

Geçmişin medeniyetlerini miras alabiliriz.

Ama geleceğin medeniyetini miras alamayız.

Onu bizim kurmamız gerekir.

Üstelik kuracağımız medeniyet Abbasi olmayacaktır.

Endülüs olmayacaktır.

Selçuklu olmayacaktır.

Osmanlı olmayacaktır.

Bizim çağımızın medeniyeti olacaktır.

Fakat adaletinde, ilminde, ahlâkında, merhametinde, emanet anlayışında ve insan tasavvurunda İslâm’ın ölçülerinden ne kadar beslendiği, onun nasıl bir medeniyet olacağını belirleyecektir.

O nedenle belki yazının başındaki soruyu artık daha doğru biçimde değiştirmeliyiz.

Mesele:

“İslâm medeniyeti neden hep geçmiş zamanda konuşuluyor?”

sorusundan daha büyüktür.

Asıl soru şudur:

Geçmişte dini İslâm olan büyük medeniyetler kuruldu. Onların sevapları da oldu, günahları da. Hiçbiri İslâm’ın kendisi değildi. İslâm onların da üzerinde bir ölçüydü.

Şimdi sıra bizde.

Bundan sonra kendimize sorabileceğimiz en ağır soru da şudur:

Bin yıl sonra insanlar bizim çağımızı anlatırken, İslâm’ın ölçülerinden beslenerek insanlığa nasıl bir medeniyet bıraktığımızı konuşabilecekler mi?

Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir