TÜRKİYE’NİN TARIM SORUNU – V

TÜRKİYE’Yİ BİRKAÇ İLİN TARLASINA MAHKÛM ETMEYELİM

Üretimi Tüketiciye Yaklaştıran Yeni Bir Tarım Coğrafyası

Türkiye’de yaş sebze ve meyveyi konuşurken çoğu zaman üretim miktarını konuşuyoruz.

Ne kadar domates ürettik?

Ne kadar biber?

Ne kadar salatalık?

Ne kadar çilek?

Fakat artık başka bir soruyu da sormamız gerektiğini düşünüyorum:

Nerede ürettik ve nerede tükettik?

Çünkü bir ürünün çok üretilmesi tek başına yeterli değildir. O ürünün Türkiye’nin hangi noktasında üretildiği, hangi şehirde tüketileceği, kaç kilometre yol yaptığı, hangi şartlarda taşındığı, ne kadar fire verdiği ve tüketicinin sofrasına hangi kalitede ulaştığı da en az üretim miktarı kadar önemlidir.

Türkiye’nin yaş sebze ve meyve üretiminde Antalya, Mersin, İzmir, Muğla gibi şehirlerimizin çok önemli bir yeri var.

Bu şehirlerimizin iklimi, üretim kültürü, çiftçi tecrübesi, seracılık altyapısı ve yıllar içerisinde oluşmuş tedarik zinciri ülkemiz açısından büyük bir avantajdır. Bunları zayıflatmak değil, daha da güçlendirmek gerekir.

Fakat benim sorduğum soru başka:

85 milyonu aşkın insanın yaş sebze ve meyve ihtiyacının önemli bir bölümünü belirli üretim merkezlerinden ülkenin dört bir tarafına taşımaya dayalı bir sistem ne kadar sürdürülebilir?

Mesele Antalya’nın çok üretmesi değil.

Mesele, Türkiye’nin başka bölgelerde de üretilebilecek ürünlerde birkaç merkeze aşırı bağımlı kalmasıdır.

BİR KİLOGRAM DOMATESİN GÖRÜNMEYEN YOLCULUĞU

Antalya’da yetişen bir domates İstanbul’a gelecek.

Yüzlerce kilometre yol yapacak.

Kamyon kullanılacak, mazot yakılacak, gerektiğinde soğutulacak, yükleme ve boşaltma yapılacak, dağıtım merkezine gidecek, oradan başka bir araçla markete veya pazara taşınacak.

Bütün bunların bir maliyeti var.

Fakat mesele yalnızca para değil.

Ürün de yolculuk yapıyor.

Yaş sebze ve meyve bir sanayi ürünü değildir. Hasat edildiği anda biyolojik süreçleri sona ermez.

Su kaybeder, solunum yapar, olgunlaşmaya devam eder. Sıcaklıktan, nemden, darbelerden ve bekleme süresinden etkilenir.

Bazı ürünlerde uygun olmayan hasat sonrası şartlar yalnızca görünüşü ve raf ömrünü değil, besin değerinin korunmasını da etkileyebilir.

O halde uzun yolun maliyetini yalnızca:

“Kamyon kaç litre mazot yaktı?”

diye hesaplayamayız.

Bir de şunu sormalıyız:

“Ürün tarladan çıktığı kalitede sofraya ulaşabildi mi?”

Çünkü bazen kaybettiğimiz şey yalnızca para değildir.

Ürünün kendisidir.

HER ÜRÜNÜN YOLA DAYANIKLILIĞI AYNI DEĞİL

Bir kasa çileğin yüzlerce kilometre taşınmasıyla bir kasa patatesin taşınması aynı değildir.

Domates ile kuru bakliyat aynı değildir.

Marul ile buğday, kiraz ile soğan aynı değildir.

Her tarım ürününün zamana, sıcaklığa, neme ve taşımaya karşı dayanıklılığı farklıdır.

Dolayısıyla tarımsal lojistikte ürünleri yalnızca ton olarak görmek eksik bir yaklaşımdır.

Ürünün biyolojik hassasiyetini de hesaba katmalıyız.

Bir ürün uzun mesafeye dayanabiliyorsa uzak üretim merkezlerinden taşınabilir.

Başka bir ürün tazeliğini hızla kaybediyorsa tüketim merkezine yakın üretim çok daha değerli hâle gelebilir.

Bu durumda kilometre yalnızca lojistik mesafesi değildir.

Aynı zamanda kalite mesafesidir.

ANTALYA ÜRETSİN, AMA TÜRKİYE DE ÜRETSİN

Burada yanlış anlaşılmak istemem.

Antalya üretmesin demiyorum.

Mersin üretmesin demiyorum.

İzmir veya Muğla üretmesin demiyorum.

Tam tersine, coğrafi üstünlüğü olan şehirlerimiz güçlü oldukları ürünlerde daha fazla katma değer üretmeli, ihracat kabiliyetlerini geliştirmelidir.

Benim itirazım başka:

Türkiye’nin üretilebilir bir ürünü, sırf alışılmış üretim coğrafyası öyle oluştu diye yüzlerce kilometre taşımayı değişmez bir kader kabul etmesine itiraz ediyorum.

İstanbul’un çevresi var.

Ankara’nın çevresi var.

Bursa, Kocaeli, Sakarya, Konya, Kayseri, Samsun ve diğer büyük tüketim havzalarının çevresinde farklı tarımsal imkânlar var.

Her yerde aynı ürünü açık tarlada yetiştiremeyebiliriz.

İşte teknoloji burada devreye giriyor.

TOPRAK UYGUN DEĞİLSE, TOPRAKSIZ ÜRETİMİ DE KONUŞALIM

Tarımı sadece klasik tarla üzerinden düşünürsek coğrafyanın bize çizdiği sınırlar içerisinde kalırız.

Oysa kontrollü sera sistemleri ve hidroponik tarım, belirli ürünlerde bize yeni seçenekler sunuyor.

Hidroponik tarımda bitki ihtiyaç duyduğu su ve besin elementlerini kontrollü bir besin çözeltisinden alır. Böylece üretimin klasik toprak yapısına bağımlılığı önemli ölçüde azaltılabilir.

Domates, salatalık, biber, patlıcan, marul ve çeşitli yapraklı sebzeler ile çilek; uygun sistem ve ekonomik şartlar sağlandığında hidroponik veya farklı topraksız tarım yöntemleriyle yetiştirilebilen ürünler arasındadır.

Bu bize çok önemli bir imkân veriyor:

Üretimin bir bölümünü tüketimin olduğu yere yaklaştırmak.

Ama burada teknoloji hayranlığına kapılıp her yere sera kuralım demiyorum.

Hidroponik üretimin de yatırım, enerji, iklimlendirme, besin çözeltisi, teknik bilgi ve işletme maliyetleri var.

Dolayısıyla soru:

“Hidroponik tarım yapılabilir mi?”

değil.

Asıl soru:

“Hangi üründe, hangi şehirde, hangi enerji ve su şartlarında hidroponik üretim toplam sistem açısından daha avantajlıdır?”

Tarımda karar tek değişkenle verilmez.

İSTANBUL’UN DOMATESİNİN TAMAMI ANTALYA’DAN GELMEK ZORUNDA MI?

Asıl tartışmamız gereken sorulardan biri bu.

Elbette cevap “İstanbul bütün domatesini kendi üretsin” değildir.

Böyle bir yaklaşım savunduğumuz coğrafi üstünlük düşüncesine de aykırı olur.

Fakat İstanbul ve çevresinde tüketilen belirli yaş sebzelerin belli bir oranının yakın üretim kuşaklarından sağlanmasının toplam maliyetini neden hesaplamayalım?

Bir tarafta yüzlerce kilometre öteden gelen ürün var.

Diğer tarafta büyük tüketim merkezinin yakınında kontrollü ortamda üretilen ürün.

Birincisinde üretim maliyeti daha düşük olabilir.

İkincisinde üretim maliyeti biraz daha yüksek olabilir.

Ama hesap burada bitmemeli.

Üretim + su + enerji + nakliye + soğuk zincir + zaman + fire + kalite

birlikte hesaplanmalı.

Hangisi daha avantajlıysa sistem onu tercih etmeli.

Bazen Antalya kazanacaktır.

Bazen İstanbul çevresindeki sera.

Bazen başka bir bölge.

Kararı alışkanlık değil, toplam değer vermelidir.

ÜRETİM HARİTASININ YANINA TÜKETİM HARİTASINI KOYALIM

Türkiye tarım haritasını şimdiye kadar çoğunlukla üretim üzerinden okuduk.

Konya tahıl.

Rize çay.

Ordu fındık.

Antalya sera.

Malatya kayısı.

Manisa üzüm.

Bunlar çok değerli üretim kimliklerimizdir.

Fakat geleceğin tarım haritasına ikinci bir katman daha koymalıyız:

Tüketim haritası.

İstanbul ne tüketiyor?

Ankara ne tüketiyor?

İzmir ne tüketiyor?

Bursa-Kocaeli havzası ne tüketiyor?

Bu şehirlerin nüfusu on yıl sonra ne olacak?

Hangi ürünlere talep artacak?

Hangi ürünler yakın çevrede üretilebilir?

Hangilerini başka bölgelerden getirmek daha doğru?

Hangilerinde hidroponik üretim ekonomik?

Hangilerinin uzak mesafeden taşınması kalite açısından dezavantaj oluşturuyor?

İşte Millî Tarım Zekâsı, Türkiye’nin yalnızca üretim haritasını değil, tüketim haritasını da aynı anda görebilmelidir.

Sonra bu iki haritayı üst üste koymalıdır.

ÜRETİM HARİTASI + TÜKETİM HARİTASI

Bir tarafta toprak, su, iklim, enerji ve üretim kapasitesi.

Diğer tarafta nüfus, tüketim, mesafe, lojistik, fire, tazelik ve pazar.

Bu iki harita birleştiğinde artık yalnızca:

“Nerede ne yetişir?”

diye sormayız.

Şunu sorarız:

“Nerede üretirsek Türkiye’nin toplam maliyeti düşer ve tüketiciye daha taze, daha kaliteli ürün ulaştırabiliriz?”

Bence Türkiye tarımının yeni sorularından biri bu olmalıdır.

HER ŞEHİR HER ŞEYİ ÜRETMESİN

Burada özellikle altını çiziyorum.

81 ilin 81’inde domates, biber, salatalık üretelim demiyorum.

Bu da başka bir plansızlık olur.

Coğrafi üstünlük temel kriterimiz olmaya devam etmelidir. Fakat buna artık tüketiciye yakınlığı ve toplam sistem maliyetini de eklemeliyiz.

Bazı şehirler ulusal üretim merkezi olabilir.

Bazıları ihracat merkezi.

Bazıları belirli ürünlerde yakın tüketim üretim kuşağı.

Bazıları hidroponik ve kontrollü tarımda uzmanlaşabilir.

Bazıları işleme, depolama ve lojistik merkezi olabilir.

Türkiye’nin gücü bütün şehirlerin aynı şeyi üretmesinde değil, birbirini tamamlayan bir üretim ve tüketim ağı kurmasında olacaktır.

MESAFEYİ DE TARIMSAL GİRDİ SAYMALIYIZ

Tohumu girdi kabul ediyoruz.

Gübreyi girdi kabul ediyoruz.

Suyu girdi kabul ediyoruz.

Enerjiyi ve mazotu girdi kabul ediyoruz.

Artık başka bir şeyi daha hesaba katmalıyız:

Mesafe.

Çünkü mesafe yakıt tüketiyor.

Zaman tüketiyor.

Soğutma gerektiriyor.

Lojistik altyapısı kullanıyor.

Bazı ürünlerde fireyi artırıyor.

Tazelik ve kalite üzerinde baskı oluşturuyor.

O halde bir ürünün gerçek verimliliğini yalnızca tarlada ölçmek eksik kalır.

Gerçek verim, ürünün tarladan sofraya kadar bütün yolculuğunun verimidir.

YERİNDE ÜRETİM AYNI ZAMANDA GIDA GÜVENLİĞİDİR

Üretimi ekonomik ve coğrafi olarak uygun olduğu ölçüde tüketiciye yaklaştırmanın başka bir faydası daha var:

Dayanıklılık.

Bir afet, yol kapanması, enerji krizi veya büyük bir lojistik kesinti yaşandığında yaş sebze ve meyve tedarikinin aşırı derecede birkaç bölgeye bağlı olması risk oluşturabilir.

Bu nedenle üretimin akıllı biçimde coğrafi olarak çeşitlendirilmesi yalnızca fiyat meselesi değildir.

Aynı zamanda millî gıda güvenliği meselesidir.

Üstelik bu model mevcut güçlü üretim merkezlerimizin rakibi de değildir.

Tam tersine, onların yükünü hafifletebilir; su, enerji, iş gücü ve lojistik baskısını azaltırken bu şehirlerimizin daha yüksek katma değerli üretime ve ihracata yönelmesine imkân sağlayabilir.

Mesele üretimi Antalya’dan almak değildir.

Türkiye’nin tarımsal yükünü daha akıllı dağıtmaktır.

TÜRKİYE’NİN YENİ TARIM COĞRAFYASI

Türkiye’nin tarım haritasını yıllardır toprağa bakarak çizdik.

Artık o haritanın üzerine nüfusu, tüketimi, suyu, enerjiyi, lojistiği, teknolojiyi ve mesafeyi de koymak zorundayız.

Antalya yine üretecek.

Mersin yine üretecek.

Türkiye’nin güçlü tarım şehirleri daha da güçlenecek.

Fakat 85 milyonu aşkın insanın yaş sebze ve meyve sistemini birkaç üretim merkezinden yüzlerce kilometrelik kamyon yolculuklarıyla yönetmeyi değişmez bir kader olarak kabul edemeyiz.

Gerektiğinde tarla kullanacağız.

Gerektiğinde sera.

Ekonomik ve ekolojik olarak doğru olduğu yerde hidroponik üretim.

Gerektiğinde ürünü yüzlerce kilometre uzaktaki güçlü üretim merkezinden getireceğiz.

Kararı alışkanlık değil, toplam sistem verimliliği verecek.

Çünkü geleceğin tarımında mesele yalnızca bir dekardan kaç kilogram ürün aldığımız olmayacak.

Bir kilogram ürünü kaç litre suyla, ne kadar enerjiyle, kaç kilometre yol yaptırarak, ne kadar fireyle ve hangi kalitede sofraya ulaştırdığımız da verimin parçası olacak.

İşte Türkiye tarımının yeni hesabı budur.

Mesele Antalya’dan daha az üretmek değil; Türkiye’nin daha akıllı üretmesidir.

Çünkü bazen tarımda yapılabilecek en büyük verim artışı, tarladan daha fazla ürün çıkarmak değildir.

Tarlayı sofraya daha akıllıca yaklaştırmaktır.

Taşkın Koçak

Facebook
Twitter
Telegram
WhatsApp
Email

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir