TÜRKİYE’NİN TARIM SORUNU – III

TOPRAK VAR, AMA ÜRETİM PARÇALI

Tapuyu Değil, Üretimi Birleştiren Yeni Bir Arazi Modeli

Türkiye’nin tarım meselesini konuşurken çoğunlukla suyu, gübreyi, mazotu, tohumu, destekleri ve ürün fiyatlarını konuşuyoruz.

Bunların hepsi önemli.

Fakat köylerimize biraz daha yakından baktığımızda başka bir sorunla karşılaşıyoruz.

Toprak var.

Üretmek isteyen çiftçi var.

Traktör var.

Yol var.

Bazı yerlerde sulama imkânı da var.

Ama toprağın kendisi üretim açısından parçalanmış durumda.

Bir çiftçinin arazisi beş ayrı yerde.

Bir tarlanın sekiz hissedarı var.

Başka bir parselin sahibi şehirde yaşıyor.

Bir diğerinde miras intikali tamamlanmamış.

Yan yana duran tarlaların tapuları farklı, sahipleri farklı, kullanım biçimleri farklı.

Sonuçta elimizde tarım arazisi var ama onu ekonomik ölçekte işletmek giderek zorlaşıyor.

Bence Türkiye tarımında bundan sonra üzerinde durmamız gereken büyük sorunlardan biri tam olarak budur:

Türkiye’nin tarım arazilerini yeniden bölüştürmeye değil, üretimi yeniden bütünleştirmeye ihtiyacı var.

TAPU PARSELİ İLE ÜRETİM PARSELİ AYNI ŞEY Mİ?

Bir köy düşünün.

Yan yana 30 tarım parseli var.

18 ayrı malik bulunuyor.

Bazıları hisseli.

Bazılarının sahibi köyde yaşamıyor.

Bir kısmı ekiliyor.

Bir kısmı yıllardır boş.

Tapu kayıtlarına baktığımızda karşımızda 30 ayrı taşınmaz görüyoruz.

Peki tarım açısından baktığımızda neden 30 ayrı üretim birimi görmek zorundayız?

Toprak yapıları birbirine yakınsa, aynı sulama sistemi kullanılabiliyorsa, aynı makineyle işlenebiliyorsa ve aynı üretim desenine uygunsa bu alan neden tarımsal açıdan daha büyük bir bütün olarak çalışmasın?

Bence burada çok önemli bir ayrım yapmalıyız:

TAPU PARSELİ ≠ ÜRETİM PARSELİ

Tapular birleşmek zorunda değil.

Üretim birleşebilir.

Mülkiyet değişmek zorunda değil.

İşletme ölçeği değişebilir.

Miras hakkı ortadan kalkmak zorunda değil.

Toprağın üretim kabiliyeti korunabilir.

Bir kişinin 5 dönümü, diğerinin 8 dönümü, bir başkasının 12 dönümü olabilir.

Tapuları yine kendilerinde kalır.

Fakat uygun hukuki yapı, sözleşme sistemi ve teşvik modeli kurulursa bu küçük parseller tarımsal açıdan 300 veya 500 dönümlük tek bir üretim bütünlüğü içerisinde çalışabilir.

Ben buna Tarımsal Üretim Bütünlüğü diyorum.

Kısaca:

Sabit Mülkiyet + Dinamik İşletme = Tarımsal Üretim Bütünlüğü

Mülkiyet sabit kalıyor.

Üretimin ölçeği ve organizasyonu değişiyor.

Bence Türkiye’nin geçmişten gelen arazi sorununu çözerken üzerinde düşünmesi gereken yeni yaklaşım tam da budur.

TOPRAK BÖLÜNDÜKÇE ÜRETİM DE BÖLÜNDÜ

Köylerimizde bunun nasıl oluştuğunu hepimiz biliyoruz.

Dededen kalan tarla çocuklara geçti.

Çocuklardan torunlara.

Torunlardan onların çocuklarına…

Toprak büyümedi.

Ama malik sayısı büyüdü.

Bir süre sonra tek kişinin işletebildiği arazi, çok sayıda insanın ortak mülkiyetine dönüştü.

Birisi köyde kaldı.

Diğeri İstanbul’a gitti.

Bir başkası yurt dışına yerleşti.

Biri ekmek istiyor.

Biri satmak istiyor.

Diğeri kiraya vermek istemiyor.

Bazen hissedarlardan birine bile ulaşılamıyor.

Mülkiyet devam ediyor fakat toprağın üretim kabiliyeti giderek kilitleniyor.

Üstelik sorun sadece hisseli tapu değil.

Bir çiftçinin toplam 70 dönüm arazisi olabilir. Fakat 70 dönüm tek yerde değilse tablo değişiyor.

15 dönüm burada.

8 dönüm ileride.

20 dönüm köyün öbür tarafında.

Kalanı başka yerde.

Traktör hepsine ayrı ayrı gidecek.

Yakıt harcanacak.

Sulama ayrı çözülecek.

Zaman kaybedilecek.

Makine kullanımının verimi düşecek.

Bu nedenle artık sadece:

“Türkiye’nin kaç hektar tarım arazisi var?”

diye sormak yetmez.

Bir soru daha sormalıyız:

“Bu arazilerin ne kadarı ekonomik ve verimli üretim bütünlüğü içerisinde çalışıyor?”

İki soru arasındaki fark düşündüğümüzden çok daha büyüktür.

BU SORU YENİ DEĞİL

Anadolu’da devlet ile toprak arasındaki ilişki yüzyıllardır üzerinde düşünülen bir konu.

Selçuklularda iktâ, Osmanlılarda tımar sistemi kendi dönemlerinin askerî, mali ve üretim şartları içerisinde toprağın kullanımını düzenleyen yapılardı.

Elbette bunları modern özel mülkiyet sistemiyle birebir karşılaştırmak doğru olmaz.

“Tımar sistemine geri dönelim” demek de doğru değildir.

Fakat o dönemlerden bugüne kalan çok önemli bir soru var:

Toprağın üretimde kalmasını nasıl sağlayacağız?

Bence tarihten almamız gereken şey sistemin kendisi değil, bu sorudur.

  1. yüzyıl Türkiye’sinin cevabı ne iktâ olabilir ne tımar.

Biz kendi çağımızın modelini kurmak zorundayız.

Özel mülkiyeti koruyan.

Miras hakkını koruyan.

Çiftçinin emeğini koruyan.

Aynı zamanda tarım arazisinin üretim kabiliyetini de koruyan bir model.

Mülkiyet hakkı ile üretim bütünlüğünü birbirinin rakibi olmaktan çıkarmalıyız.

TÜRKİYE ÖNEMLİ BİR ADIM ATTI

Burada yapılan çalışmaları da görmemiz gerekiyor.

Türkiye, tarım arazilerinin miras yoluyla sürekli küçülmesinin önüne geçmek amacıyla 2014 yılında önemli bir düzenleme yaptı. 6537 sayılı Kanun ile 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nda değişiklikler yapıldı; tarım arazilerinin miras ve devir süreçlerine ilişkin yeni kurallar getirildi.

Bu önemliydi.

Çünkü yeni parçalanmanın önüne geçmeye çalışıyoruz.

Fakat şimdi önümüzde daha zor bir soru var:

Geçmişten kalan parçalanmayı ne yapacağız?

Yeni yaranın açılmasını engellemek başka şey.

Yıllardır oluşmuş yarayı tedavi etmek başka şey.

Türkiye’nin asıl büyük arazi dönüşümü burada başlayacak.

YENİ PARÇALANMAYI ÖNLEMEK YETMEZ

Köylerimizde geçmişten gelen çok büyük bir arazi yapısı var.

Hisseli parseller.

Dağınık tarlalar.

Miras intikali tamamlanmamış araziler.

Ekonomik işletme büyüklüğünün altında kalmış parçalar.

Sahibi başka şehirde yaşayan topraklar.

Uzun süredir işlenmeyen alanlar.

Nitekim işlenmeyen tarım arazilerinin kiralanmasına ilişkin 2024 tarihli düzenlemede de hisselilik, mülkiyet ihtilafı, parçalılık ve göç gibi unsurlar işlenmeme nedenleri arasında açıkça yer alıyor.

Demek ki bu yalnızca köylerde gördüğümüz bir manzara değil.

Devletin de tespit ettiği yapısal bir sorun.

O halde ikinci büyük adımı konuşmamız gerekiyor:

Yeni parçalanmayı mümkün olduğunca önledik. Şimdi geçmişten kalan parçalanmayı üretim açısından yeniden düzenlemeliyiz.

Burada özellikle “üretim açısından” diyorum.

Çünkü çözüm insanların tapularını ellerinden almak değildir.

Çözüm zorla mülkiyet devri değildir.

Çözüm:

Mülkiyeti değil, üretimi bütünleştirmektir.

MİLLÎ TARIM ARAZİLERİ DÖNÜŞÜM PROGRAMI

Bunun için Türkiye çapında uzun vadeli bir Millî Tarım Arazileri Dönüşüm Programı düşünülebilir.

İlk yapılacak iş, gerçek arazi fotoğrafını çıkarmaktır.

Hangi parsel aktif olarak işleniyor?

Hangisi boş?

Hangisi hisseli?

Kaç hissedarı var?

Miras intikali tamamlanmış mı?

Fiilen kim kullanıyor?

Ekonomik üretim için yeterli büyüklükte mi?

Hangi küçük parseller komşularıyla birlikte işletildiğinde anlamlı bir üretim ölçeğine ulaşabilir?

Hangi bölgelerde toplulaştırma öncelikli olmalı?

Hangi bölgelerde arazi sahibiyle üretmek isteyen çiftçiyi buluşturmak gerekiyor?

Bunları tek bir sistemde gördüğümüz zaman Türkiye’nin arazi problemi de bütün açıklığıyla önümüze çıkar.

Sonra çözüm aşamasına geçilir.

Gönüllü toplulaştırma daha güçlü teşvik edilebilir.

Hissedarlar arasındaki tarımsal uyuşmazlıkların yıllarca sürmesini önleyecek hızlı mekanizmalar geliştirilebilir.

Kullanılmayan arazilerin güvenli sözleşmelerle üreticiye ulaşması kolaylaştırılabilir.

Küçük arazi sahiplerinin mülkiyetlerini kaybetmeden daha büyük üretim organizasyonlarına katılması sağlanabilir.

Kooperatifler ve üretici örgütleri gerektiğinde bu sistemin işletme tarafında görev alabilir.

Devlet burada toprağı alan taraf değil;

eşleştiren, düzenleyen, hakları güvence altına alan ve üretimin önünü açan taraf olmalıdır.

DİJİTAL ARAZİ HAVUZU

Burada bir adım daha ileri gidelim.

Türkiye çapında bir Dijital Arazi Havuzu düşünelim.

Tarım yapmak istemeyen fakat toprağını satmak da istemeyen vatandaş, belirli hukuki güvenceler altında arazisini sisteme dahil edebilsin.

Üretmek isteyen çiftçi ise bulunduğu bölgede üretime açılabilecek arazileri görebilsin.

Fakat sistem yalnızca “kiralık tarla” ilanlarının bulunduğu bir ekran olmasın.

Asıl fark burada ortaya çıkmalı.

Sistem komşu parselleri de değerlendirsin.

Örneğin aynı bölgede 37 küçük parsel var.

Tek tek baktığınızda ekonomik açıdan zayıf görünüyorlar.

Fakat bu parsellerden uygun olanlar birlikte işletildiğinde 400 dönümlük anlamlı bir üretim alanı ortaya çıkabiliyor.

Sistem bunu gösterebilmeli.

İşte yapay zekânın burada gerçek bir işi olabilir.

Yapay zekâ toprağın kime ait olacağına karar vermeyecek.

Dağınık mülkiyet içerisindeki en verimli üretim geometrisini hesaplayacak.

Hangi parseller birlikte çalışabilir?

Ortak sulama nasıl kurulabilir?

Makine hareketi nasıl azaltılabilir?

Hangi ürün deseni bu bütünlükte daha verimli olur?

Depoya ve pazara ulaşım nasıl planlanabilir?

Bu sorular birlikte hesaplandığında teknoloji, tapu kayıtlarının üzerine gerçek bir üretim zekâsı koymuş olur.

ÜRETİM PASAPORTU ŞİMDİ TAMAMLANIYOR

Önceki yazıda her tarım parselinin bir Üretim Pasaportu olması gerektiğini söylemiştim.

Bu konu, o fikrin neden sadece toprağın kimlik kartından ibaret olmaması gerektiğini gösteriyor.

Üretim Pasaportunun üç tarafı olmalı.

Toprağın kimliği: Toprak yapısı, su, eğim, rakım, mikroklima ve ürün kabiliyeti.

Mülkiyet ve kullanım kimliği: Tek malik mi, hisseli mi, kirada mı, işleniyor mu, fiilen kim kullanıyor?

Üretim kimliği: Tek başına ekonomik üretime uygun mu, hangi komşu parsellerle birlikte çalışabilir, hangi sulama ve makine sistemine uygun?

Böylece Üretim Pasaportu yalnızca:

“Bu toprakta ne yetişir?”

sorusuna cevap vermez.

Şunu da söyler:

“Bu toprak nasıl daha verimli bir üretim bütünlüğünün parçası olabilir?”

Asıl dönüşüm burada.

TAPU SINIRIYLA TARLA SINIRI AYNI OLMAK ZORUNDA MI?

Bu sorunun üzerinde özellikle durmak istiyorum.

Çünkü Türkiye’de tarım arazisine çoğu zaman tapu üzerinden bakıyoruz.

Tapuda çizgi varsa tarımda da çizgi varmış gibi düşünüyoruz.

Oysa hukuki sınır ile üretim sınırı aynı şey olmak zorunda değil.

Yan yana beş farklı kişinin arazisi bulunabilir.

Mülkiyet beş kişide kalabilir.

Fakat traktör neden beş ayrı üretim düzenine göre çalışsın?

Sulama neden beş kez ayrı ayrı kurulsun?

Girdi neden beş ayrı küçük ölçekte alınsın?

Ürün neden beş ayrı lojistik zincirine girsin?

Uygun model kurulduğunda tapular değişmeden bütün bunlar birlikte yapılabilir.

İşte bu nedenle:

Tapu parseli ile üretim parselini birbirinden ayırmayı öğrenmeliyiz.

Bu geçmişin tımar sistemi değildir.

Devlet çiftçiliği değildir.

Özel mülkiyetin ortadan kaldırılması hiç değildir.

Bu, özel mülkiyeti koruyarak üretim ölçeğini büyütmektir.

İŞLENMEYEN TARLA SADECE BOŞ TARLA DEĞİLDİR

Türkiye son dönemde üst üste iki yıl işlenmeyen belirli tarım arazilerinin tarımsal amaçla kiralanmasına yönelik bir sistem de kurdu.

Bu önemli bir adımdır.

Fakat bana göre bir sonraki soru daha değerlidir:

O tarla neden işlenmedi?

Hisselilik yüzünden mi?

Miras ihtilafından mı?

Parsel çok küçük olduğu için mi?

Sulama imkânı olmadığı için mi?

Sahibi köyden göç ettiği için mi?

Üretim ekonomik olmadığı için mi?

Yol problemi mi var?

Çünkü sadece boş tarlayı yeniden kiraya vermek sonucu çözer.

Neden boş kaldığını çözmek ise sistemi değiştirir.

Türkiye’nin hedefi ikincisi olmalıdır.

TÜRKİYE’NİN ARAZİ ENVANTERİNE BAŞKA GÖZLE BAKMALIYIZ

Artık yalnızca kaç hektar tarım arazimiz olduğunu bilmek yetmez.

Kaç parselimiz var?

Kaçı hisseli?

Ortalama kaç hissedarı var?

Kaçında miras intikali tamamlanmamış?

Kaçı işlenmiyor?

Kaçı ekonomik işletme büyüklüğünün altında?

Kaç parsel komşu arazilerle birlikte işletildiğinde ekonomik ölçeğe ulaşabilir?

Kaç yerde fiilî kullanıcıyla tapu sahibi farklı?

Parçalılık nedeniyle ne kadar yakıt, zaman ve su kaybediliyor?

Asıl tarım envanteri bunları da gösterebilmelidir.

Çünkü bir ülkenin elindeki tarım arazisinin büyüklüğü ile fiilen kullanabildiği üretim kapasitesi aynı şey değildir.

Aradaki farkı ortaya çıkarabilirsek Türkiye’nin kullanılmayan üretim gücünü de görmeye başlarız.

TOPRAĞI BÖLÜŞEBİLİRİZ, ÜRETİMİ BÖLMEYELİM

Miras haktır.

Özel mülkiyet haktır.

Bunları tartışmıyorum.

Fakat tarım toprağının her nesilde üretim kabiliyetinden biraz daha kaybetmesini de kader kabul edemeyiz.

Selçuklu ve Osmanlı kendi dönemlerinin şartlarına göre toprağın üretimde kalmasına cevap aradı.

Cumhuriyet Türkiye’sinin görevi onların sistemlerini geri getirmek değildir.

Kendi çağının cevabını vermektir.

Yeni parçalanmayı engellemek bunun ilk adımıydı.

Geçmişten kalan parçalanmayı üretim açısından yeniden bütünleştirmek ikinci adım olmalıdır.

Tapular sahiplerinde kalabilir.

Üretim ölçeği büyüyebilir.

Parseller ayrı kalabilir.

Tarlalar birlikte çalışabilir.

Arazi sahibi mülkiyetini koruyabilir.

Üretmek isteyen çiftçi toprağa ulaşabilir.

Teknoloji bütün bunları aynı sistemde buluşturabilir.

Türkiye’nin bazı bölgelerinde ihtiyacımız olan şey daha fazla tarım arazisi değildir.

Elimizdeki araziyi yeniden üretilebilir hâle getirmektir.

O nedenle bundan sonra bir tarlaya baktığımızda sadece:

“Bu toprağın sahibi kim?”

diye sormayalım.

Yanına ikinci soruyu koyalım:

“Bu toprağın üretim gücünü nasıl harekete geçiririz?”

Çünkü bir ülkenin tarımsal gücü, tapu kayıtlarında kaç milyon hektar toprağa sahip olduğuyla değil, o toprağın ne kadarını verimli, sürdürülebilir ve ekonomik bir üretim sistemine dönüştürebildiğiyle ölçülür.

Türkiye’nin toprağı var.

Çiftçisinin tecrübesi var.

Teknolojisi var.

Üretmek isteyen insanı da var.

Şimdi tapudaki parçaları, üretimde bir bütüne dönüştürecek yeni bir arazi aklına ihtiyacımız var.

Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir