TÜRKİYE’NİN TARIM SORUNU – II

81 İL, 81 TARIMSAL KİMLİK

Türkiye’nin İdari Haritasından Tarımsal Kabiliyet Haritasına

Türkiye’nin haritasına baktığımızda 81 il görüyoruz. Tarım açısından baktığımızda ise karşımıza çok daha farklı bir harita çıkıyor.

Çünkü toprağın il sınırı yok. Yağmur ilçe sınırında durmuyor. Yeraltı suyu belediye sınırlarına göre hareket etmiyor. Rakım, sıcaklık, nem, rüzgâr, güneşlenme süresi ve mikroklima bizim çizdiğimiz idari sınırlara göre oluşmuyor.

İdari haritayı insan çiziyor, tarım haritasını coğrafya.

Türkiye tarımını yeniden düşünürken bana göre önce buradan başlamamız gerekiyor.

Konya’ya tahıl, Antalya’ya sera, Rize’ye çay, Malatya’ya kayısı, Aydın’a incir demek elbette yanlış değil. Ancak artık yeterli de değil.

Aynı ilin iki ilçesinde, aynı ilçenin iki köyünde, hatta birbirine yakın iki tarlada bile şartlar değişebiliyor. Bir yerde su bolken birkaç kilometre ileride sınırlı olabiliyor. Bir yerde don riski yüksekken diğer tarafta mikroklima avantajı bulunabiliyor. Toprağın yapısı, rakım, yağış ve güneşlenme süresi değiştikçe üretim kabiliyeti de değişiyor.

O halde tarım planlamasını yalnızca il üzerinden yapmak yerine daha aşağıya doğru indirmeliyiz:

İl → İlçe → Havza → Köy → Parsel

Sonunda şu sorunun cevabını verebilmeliyiz:

Türkiye’nin hangi parselinde, hangi ürünü, ne kadar ve neden üretmeliyiz?

Tarımda yeni dönemin temel sorularından biri bana göre budur.

“BURADA NE YETİŞİR?” SORUSU ARTIK YETMİYOR

Yıllardır tarımda en temel sorulardan biri şu oldu:

“Bu toprakta ne yetişir?”

Bunun yanına daha önemli bir soru koymalıyız:

“Bu toprakta ne yetiştirmek daha doğru?”

Aradaki fark küçük gibi görünüyor ama tarıma bakışımızı tamamen değiştiriyor.

Bir bölgede mısır çok iyi yetişiyor olabilir. Fakat o havzanın suyu giderek azalıyorsa artık mısırın yetişip yetişmediğine değil, o suyla ne üretmenin daha doğru olduğuna bakmalıyız.

Daha düşük tonaj veren fakat çok daha az su tüketen bir ürün, toplamda Türkiye için daha doğru bir tercih olabilir.

Başka bir yerde domates çok yüksek verim verebilir. Fakat ürünün yüzlerce kilometre taşınması gerekiyorsa nakliyeyi, enerjiyi ve fireyi de hesaba katmak zorundayız.

Aynı arazi üzerinde başka bir ürün biraz daha az tonaj verebilir; buna karşılık daha az su tüketebilir, pazara daha yakın olabilir, çiftçiye daha fazla gelir bırakabilir veya işlenerek daha yüksek katma değere dönüşebilir.

O halde yalnızca toprağa bakamayız.

Toprakla birlikte suyu, iklimi, maliyeti, pazarı, lojistiği ve ülkenin ihtiyacını aynı hesapta görmek zorundayız.

Bir ürünün yetişebilmesi başka şeydir, orada yetiştirilmesinin doğru olması başka şey.

Türkiye tarımında üzerinde durmamız gereken ayrım budur.

TÜRKİYE’NİN TARIMSAL DNA’SI

Her coğrafyanın kendine ait bir üretim karakteri vardır.

Ben buna Tarımsal DNA diyorum.

Bir havzanın Tarımsal DNA’sını toprağı, suyu, rakımı, sıcaklığı, yağışı, nemi, güneşi, don riski, mera yapısı ve mikrokliması oluşturuyor.

Fakat sadece bunlar değil.

O bölgede yaşayan insan da bu DNA’nın bir parçası.

Yılların üretim kültürü, çiftçinin tecrübesi, hayvancılık geleneği, yerel ürünler, iş gücü, depolama imkânları, işleme tesisleri, pazara ve ulaşım ağlarına erişim de işin içinde.

Bütün bunları üst üste koyduğumuzda Türkiye’ye farklı bir gözle bakmaya başlarız.

Karşımızda yalnızca nerede ne üretildiğini gösteren klasik bir tarım haritası değil, Türkiye Tarımsal Kabiliyet Haritası oluşur.

Bu harita bize sadece:

“Burada ne üretiliyor?”

demeyecek.

Şunu da söyleyecek:

“Bu coğrafyanın gerçek üretim kabiliyeti nedir?”

Bir bölgede yıllardır alışkanlıkla aynı ürünü ekiyor olabiliriz. Oysa o coğrafyanın asıl üstünlüğü başka bir üründe bulunabilir.

Kimi bölgelerde tarla tarımında ısrar etmek yerine hayvancılık ve mera ekonomisi çok daha doğru olabilir.

Bazı yerlerde yeterince değerlendirilmemiş bir mikroklima, yüksek katma değerli bir ürün için ciddi bir fırsat taşıyabilir.

Şu anda doğru görünen bir ürün de su kaynaklarındaki azalma nedeniyle on beş yıl sonra yanlış bir tercihe dönüşebilir.

Tarımda geleceği planlamak istiyorsak coğrafyanın yalnızca ne verdiğine değil, gerçekte ne yapabileceğine bakmamız gerekiyor.

HER PARSELİN BİR ÜRETİM PASAPORTU OLSA?

Şimdi konuyu tarlaya kadar indirelim.

Türkiye’de üretim yapılan her parselin dijital bir Üretim Pasaportu olduğunu düşünelim.

O parselin toprak yapısı biliniyor.

Su kapasitesi biliniyor.

Rakımı, eğimi, güneşlenme süresi biliniyor.

Geçmiş yıllarda hangi ürünlerin ekildiği, ne kadar verim alındığı, ne kadar su kullanıldığı biliniyor.

Don ve kuraklık riski, hastalık geçmişi, yakınındaki depolar ve işleme tesisleri de sisteme dahil.

Ürünün büyük tüketim merkezlerine, ana yollara, demiryoluna veya limana ne kadar uzakta olduğunu da biliyoruz.

O zaman bir tarlaya baktığımızda yalnızca:

“Burada 100 dönüm arazi var.”

demeyiz.

Şunu söyleyebiliriz:

“Bu 100 dönümün üretim kabiliyeti şu.”

İkisi arasında büyük fark var.

Dönüm bize toprağın büyüklüğünü söyler.

Üretim Pasaportu ise o toprağın kabiliyetini söyler.

Bunu Türkiye’deki milyonlarca tarım parseline uyguladığımızı düşünün.

Elimizde sadece kaç dönüm tarım arazimiz olduğunu gösteren bir envanter değil, Türkiye’nin gerçek üretim kapasitesini gösteren yaşayan bir harita olur.

PARSELDEN TÜRKİYE’YE

Benim düşündüğüm yapının dört temel katmanı var:

Parsel → Üretim Pasaportu

Havza → Tarımsal DNA

İl → Tarımsal Kimlik Kartı

Türkiye → Tarımsal Kabiliyet Haritası

Bunları dört ayrı proje olarak görmüyorum. Hepsi birbirini besleyen tek bir sistemin parçaları.

Örneğin bir ilin Tarımsal Kimlik Kartında sadece “şu kadar ton buğday, şu kadar ton domates üretildi” yazmayacak.

O ilin su kapasitesi, mera potansiyeli, hayvan varlığı, güçlü olduğu ürünler, depolama ve işleme imkânları, çiftçi profili, lojistik avantajları ve geliştirebileceği alanlar birlikte görülecek.

Daha önemlisi, bu kart sadece mevcut durumu göstermeyecek.

2030’u, 2040’ı, 2050’yi de hesaba katacak.

Hangi ürünlerde güçleneceğiz?

Hangi bölgelerde su nedeniyle ürün desenini değiştirmek zorunda kalacağız?

Nerede hayvancılık öne çıkacak?

Nerede işleme sanayisi kurulmalı?

Nerede yeni depolama kapasitesine ihtiyaç var?

Nerede tarım arazilerini çok daha sıkı korumamız gerekiyor?

Bunları şimdiden konuşmazsak geleceğin tarımını planlamış olmayız.

Burada amaç her ilin her şeyi üretmesi de değildir.

Her ilin kendine yetmesi gerekmiyor; Türkiye’nin kendine yetebilmesi gerekiyor.

Bunun yolu, coğrafi üstünlükleri birbirini tamamlayan millî bir üretim ağına dönüştürmekten geçiyor.

ÇİFTÇİ NEDEN GEÇEN YILIN FİYATINA BAKARAK EKİYOR?

Tarımda yıllardır yaşadığımız bir döngü var.

Bir ürün bir yıl iyi para ediyor. Ertesi yıl birçok üretici o ürüne yöneliyor. Üretim artıyor, fiyat düşüyor. Bazen ürün tarlada kalıyor.

Sonraki yıl çiftçi o üründen uzaklaşıyor. Bu kez arz azalıyor, fiyat yükseliyor.

Sonra yeniden aynı noktaya dönüyoruz.

Burada çiftçiyi suçlamak kolay.

Ama çiftçinin önünde gelecek sezona ilişkin yeterli bilgi yoksa neye bakacak?

Geçen yılın fiyatına.

Önünü göremeyen insan, ister istemez dikiz aynasına bakarak yol almaya çalışır.

Oysa artık elimizde çok farklı imkânlar var.

Uydu görüntüleri, meteorolojik tahminler ve ekim alanı verileri var. Geçmiş üretimi, tüketim miktarlarını, ithalatı, ihracatı ve fiyat hareketlerini biliyoruz. Su kaynaklarındaki değişimi de izleyebiliyoruz.

O zaman neden bir ürünün fazla üretildiğini hasattan sonra konuşalım?

Asıl başarı, bunu daha ekim kararı verilirken görebilmek değil mi?

Türkiye genelinde bir ürüne yöneliş hızla artıyorsa sistem bunu görebilir.

Ekim alanı, geçmiş verim, yağış, sıcaklık ve su durumu birlikte değerlendirilerek muhtemel rekolte hesaplanabilir.

Bu rakam iç tüketimle, sanayinin ihtiyacıyla ve ihracat imkânlarıyla karşılaştırılabilir.

Böylece çiftçinin önünde yalnızca geçen yılın fiyatı olmaz.

Gelecek sezonun muhtemel resmi de olur.

TARIMSAL NAVİGASYON

Arabaya bindiğimizde navigasyonu açıyoruz.

Navigasyon bizim yerimize direksiyonu çevirmiyor. Nereye gideceğimize de karar vermiyor.

Ama önümüzde trafik varsa söylüyor. Yol kapalıysa gösteriyor. Daha uygun bir güzergâh varsa öneriyor.

Ben tarımda da buna benzer bir yapının kurulabileceğini düşünüyorum.

Adına Tarımsal Navigasyon diyebiliriz.

Çiftçi kendi tarlasına ilişkin sisteme girdiğinde önünde yalnızca hava durumu olmamalı.

Sistem ona örneğin şunları söyleyebilmeli:

“Bu üründe Türkiye genelinde ekim artıyor.”

“Bölgenizde üretim fazlası riski oluşuyor.”

“Bu havzada su seviyesi düşüyor.”

“Şu alternatif ürün daha az su tüketiyor.”

“Bu ürünün iç talebinde artış bekleniyor.”

“Şu pazarda ihracat fırsatı oluşuyor.”

“En yakın işleme tesisi 42 kilometre.”

“Bu ürünün tahmini lojistik maliyeti şu kadar.”

Sonra çiftçiye:

“Şunu ekeceksin.”

demeyecek.

“Tablo bu. Seçeneklerin bunlar. Muhtemel sonuçları da bunlar.”

diyecek.

Kararı yine çiftçi verecek.

Ama artık kararını karanlıkta vermeyecek.

Benim Tarımsal Navigasyon derken kastettiğim tam olarak bu.

TÜRKİYE SIFIRDAN BAŞLAMIYOR

Şunu da özellikle söylemek lazım:

Türkiye tarımda bütün bunlara sıfırdan başlamıyor.

Çiftçi Kayıt Sistemi var. Tarım havzaları üzerine yıllardır çalışmalar yapılıyor. Planlı üretime ilişkin uygulamalar var. Su kısıtını dikkate alan düzenlemeler de giderek daha fazla gündeme geliyor.

Dolayısıyla söylediğim, “Bugüne kadar hiçbir şey yapılmadı, her şeyi yeniden kuralım” değildir.

Tam tersine.

Elimizde parçalar var. Yapmamız gereken bu parçaları aynı akılda buluşturmak.

Bir sonraki aşama bana göre burası.

Kayıt tutan, destek sağlayan ve üretimi düzenleyen yapının üzerine, çiftçinin karar anına dokunan bir öngörü katmanı koymak.

Toprağı, suyu, iklimi, maliyeti, üretim miktarını, lojistiği ve pazarı aynı anda okuyabilen bir sistem.

Çiftçiye sadece:

“Bu ürünü ekersen şu destekten yararlanırsın.”

demek başka şey.

“Bu ürünü ekersen önümüzdeki sezon karşılaşabileceğin su, maliyet, arz ve pazar tablosu bu”

diyebilmek başka şey.

Türkiye’nin geçmesi gereken aşamanın bu olduğunu düşünüyorum.

Devlet elbette destek verecek, düzenleme yapacak, üreticiyi koruyacak.

Bunların yanına başka bir görev daha koymalıyız:

Öngörü üretmek.

ÇİFTÇİNİN HAFIZASINI KAYBETMEYELİM

Teknolojiyi konuşurken bir şeyi unutmayalım.

Türkiye’nin tarım bilgisi yalnızca veri merkezlerinde değil.

Köylerde.

Tarlalarda.

Çiftçinin hafızasında.

Kırk yıldır aynı toprağı işleyen insan hangi tarlanın su tuttuğunu bilir. Hangi yamacın erken don aldığını bilir. Rüzgârın yönünden hava değişimini sezer. Bitkinin yaprağındaki küçük bir değişikliği fark eder.

Dedesinden, babasından öğrendiği, yıllar içinde kendi tecrübesiyle geliştirdiği bir bilgi vardır.

Bunu eski dünyanın bilgisi diye kenara itemeyiz.

Çiftçinin bilgisi de Türkiye’nin tarım verisidir.

Teknolojinin görevi çiftçiye “Ben senden daha iyi biliyorum” demek olmamalı.

Doğru ilişki bence şu:

Sen kendi tarlanı biliyorsun, sistem Türkiye’nin tamamını görüyor. İkisini birleştirelim.

Çiftçinin tecrübesini bilimin bilgisiyle, sahayı devletin verisiyle, bütün bunları teknolojinin hesaplama gücüyle buluşturabilirsek asıl değer orada ortaya çıkar.

YARININ COĞRAFYASINI PLANLAMAK

Bütün bunları yalnızca mevcut üretim için düşünürsek yine eksik kalırız.

Çünkü 2050’nin Türkiye’si aynı iklim şartlarında üretim yapmayacak.

Su kaynakları değişecek.

Sıcaklık ortalamaları değişecek.

Bazı ürünlerin üretim alanları kuzeye veya daha yüksek rakımlara kayabilecek.

Bazı havzalarda su baskısı çok daha ciddi hale gelebilecek.

Şehirlerin tüketim haritası değişecek.

Dünya gıda ticaretinde yeni ürünler ve yeni pazarlar ortaya çıkacak.

O halde Tarımsal Kabiliyet Haritasının bir de gelecek katmanı olmalı:

Geleceğin Tarımsal Kabiliyet Haritası.

Şimdi:

“Burada ne yetişiyor?”

diye soruyoruz.

Bir de şunu soralım:

“2040’ta, 2050’de burada ne yetiştirmek doğru olacak?”

Bu soruyu şimdiden sormak zorundayız.

Çünkü bir meyve bahçesi bir yılda kurulmuyor.

Sulama yatırımı bir sezon için yapılmıyor.

Hayvancılık altyapısı birkaç aylık düşünülmüyor.

Tarım sanayisi tesisi onlarca yıllık yatırımla kuruluyor.

Şimdi verdiğimiz bazı kararların sonucunu bizden sonraki nesiller görecek.

Bu nedenle tarımda öngörü yalnızca teknoloji konusu değildir.

Devlet aklıdır.

TARIMDA BAŞARIYI NEYLE ÖLÇECEĞİZ?

Tarımda başarıyı çoğu zaman tonla ölçüyoruz.

“Bu yıl şu kadar milyon ton ürettik.”

Elbette üretim miktarı önemli.

Ama tek başına yeterli mi?

Bir ürün çok yüksek verim veriyor fakat çok fazla su tüketiyorsa?

Girdisinin önemli bölümü dışarıdan geliyorsa?

Ürünün büyük kısmı yüzlerce kilometre taşınıyorsa?

Fire yüksekse?

Çiftçinin cebine yeterli para kalmıyorsa?

O zaman sadece ton üzerinden başarı hesabı yapmak eksik kalır.

Bence önümüzdeki dönemde daha fazla konuşmamız gereken ölçülerden biri şu olmalı:

Kaynak Başına Tarımsal Değer.

Bir dekar topraktan kaç kilogram aldığımız kadar, ne kadar net değer ürettiğimize de bakalım.

Bir metreküp sudan ne kadar değer oluşturduk?

Ne kadar dış girdiye ihtiyaç duyduk?

Çiftçinin elinde ne kaldı?

Ürünün ne kadarını işledik?

Ne kadarını katma değerli hale getirdik?

Ne kadarını kaybettik?

Bu hesabı yaptığımızda “çok verimli” dediğimiz bazı üretim biçimlerine başka gözle bakabiliriz.

Çünkü gelecekte tarımdaki yarış yalnızca daha çok üretme yarışı olmayacak.

Aynı toprak ve aynı suyla daha doğru değer üretme yarışı olacak.

BİR EKRAN DÜŞÜNÜN

Karşınızda Türkiye haritası var.

Ama bu defa yalnızca 81 il görmüyorsunuz.

Milyonlarca tarım parseli var karşınızda.

Bir bölgeye dokunuyorsunuz.

Ekili ürünler, beklenen rekolte, su ihtiyacı, kuraklık riski, üretim maliyeti, depolar, işleme tesisleri, iç tüketim ve ihracat potansiyeli aynı ekranda karşınıza geliyor.

Sonra 2035’i açıyorsunuz.

2040’ı.

2050’yi.

Harita değişmeye başlıyor.

Bazı bölgelerde su riski artıyor. Bazı ürünlerin uygunluk alanı değişiyor. Yeni üretim bölgeleri ortaya çıkıyor. Bir yerde risk belirirken başka bir yerde fırsat oluşuyor.

Harita artık yalnızca toprağı göstermiyor, geleceği de göstermeye başlıyor.

Bu uzak bir hayal değil.

Uydu sistemleri, sensörler, coğrafi bilgi sistemleri, meteorolojik modeller, büyük veri ve yapay zekâ bunun önemli bir kısmını mümkün hale getiriyor.

Teknoloji elimizde.

Asıl ihtiyaç, bu imkânları aynı millî tarım aklının içinde buluşturabilmek.

81 TARIMSAL KİMLİK, TEK MİLLÎ AKIL

Türkiye’nin tarım haritasını yeniden çizmeye ihtiyacımız yok.

Coğrafya onu zaten çizmiş.

Bizim yapmamız gereken o haritayı daha doğru okumak.

Parselin Üretim Pasaportu olacak.

Havzanın Tarımsal DNA’sı olacak.

İlin Tarımsal Kimlik Kartı olacak.

Türkiye’nin Tarımsal Kabiliyet Haritası olacak.

Çiftçinin önünde Tarımsal Navigasyon bulunacak.

Devletin önünde ise yalnızca mevcut durumu değil, gelecek on yılları da okuyabilen bir karar sistemi olacak.

Bunlar ayrı ayrı projeler değil.

Aynı tarım aklının birbirini tamamlayan katmanları.

Çiftçiye ne ekeceğini Ankara’dan söyleyen bir sistemden söz etmiyorum.

Tam tersine, çiftçinin kararını daha güçlü bilgiyle verebildiği bir sistemden söz ediyorum.

Türkiye’nin önünde yaklaşık 783 bin kilometrekarelik bir ülke haritası var.

Fakat geleceğin tarımında belirleyici olan yalnızca bu haritanın büyüklüğü olmayacak.

Asıl belirleyici olan, o haritayı ne kadar doğru okuyabildiğimiz olacak.

Çünkü önümüzdeki dönemde tarımsal üstünlük yalnızca çok toprağı veya çok suyu olan ülkelerin elinde olmayacak.

Elindeki toprağın hangi parselinde neyi, ne kadar, hangi kaynakla ve hangi gelecek hesabıyla üretmesi gerektiğini bilen ülkeler öne çıkacak.

Türkiye’nin toprağı var.

Çiftçisinin tecrübesi var.

Bilimsel birikimi var.

Teknolojik imkânı da var.

Şimdi bunların hepsini aynı akılda buluşturma zamanı.

Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir