“İSLAM DÜNYASI” 2050’DE BİLGİ VE TEKNOLOJİ YARIŞININ NERESİNDE OLACAK?

Dünya yeni bir dönemin eşiğinde değil; artık o dönemin içerisindeyiz.

Yapay zekâ, biyoteknoloji, kuantum teknolojileri, yarı iletkenler, ileri malzemeler, enerji ve uzay teknolojileri yalnızca ekonomiyi değil; ülkelerin güçlerini, bağımsızlıklarını ve dünyadaki konumlarını da yeniden belirliyor.

Böyle bir dönemde “İslam dünyası” açısından asıl mesele teknolojiyi kullanıp kullanmamak değildir. Çok daha temel bir soruyla karşı karşıyayız:

Bilgiyi ve teknolojiyi üretenlerden mi olacağız, yoksa başkalarının ürettiği bilgiyi ve teknolojiyi kullananlardan mı?

Yaklaşık iki milyarlık nüfus, geniş coğrafya, enerji kaynakları, doğal zenginlikler ve genç insan potansiyeli elbette büyük bir imkândır. Ancak bütün bunlar kendiliğinden bilimsel, teknolojik veya ekonomik güce dönüşmüyor.

Çünkü nüfus tek başına güç değildir.

Nüfus potansiyeldir. Nitelikli insan sermayedir. Bilgi üreten insan güçtür. Bu insanları birbirine bağlayan kurumlar ise medeniyet kapasitesidir.

Bu nedenle nüfusumuzun büyüklüğünden önce başka sorular sormamız gerekiyor.

Kaç insanımız yeni bilgi üretebiliyor? Kaç araştırmacımız dünyanın bilimsel sınırlarında çalışıyor? Kaç üniversitemiz mevcut bilgiyi öğretmenin ötesine geçerek yeni bilgi üretiyor? Kaç mühendisimiz mevcut teknolojileri kullanmakla yetinmeyip yeni teknolojiler geliştirebiliyor? Kaç şirketimiz dünyada olmayan bir ürünü ortaya çıkarabiliyor? Kaç gencimiz henüz cevabı bulunmamış bir sorunun peşinden gidebiliyor?

Asıl mesele burada başlıyor.

BİLGİ AÇIĞINDAN DAHA TEHLİKELİSİ: ZAMAN AÇIĞI

“İslam dünyası”nın karşı karşıya olduğu problemlerden biri bilgi açığıdır. Kanaatimce bundan daha tehlikeli olan ise zaman açığıdır.

Ben buna epistemik gecikme diyorum.

Dünyanın bir yerinde yeni bir soru soruluyor, yeni bir bilimsel alan ortaya çıkıyor veya yeni bir teknoloji geliştiriliyor. Üniversiteler programlarını oluşturuyor, araştırma merkezleri kuruluyor, sermaye o alana yöneliyor, bilim insanları yetiştiriliyor.

Biz ise bazen tartışmaya yıllar sonra katılıyoruz.

Mesele yalnızca bilgiyi geç öğrenmek değildir.

Soruyu da geç soruyoruz.

Burada daha ciddi bir problem var:

Bilgiyi ithal etmekten daha tehlikelisi, soruyu ithal etmektir.

Çünkü soruyu başkası belirlediğinde, hangi problemi çözeceğinizi, hangi alanı araştıracağınızı ve çoğu zaman hangi geleceğin peşinden gideceğinizi de başkası belirlemeye başlar.

Bilim ve teknoloji yarışında güçlü toplumlar yalnızca doğru cevapları bulan toplumlar değildir. Hangi soruların sorulacağını belirleyen toplumlar aynı zamanda dünyanın bilimsel ve teknolojik gündemini de belirler.

Bu nedenle bilimsel bağımsızlık yalnızca kendi cevabımızı üretebilmek değildir.

Kendi sorumuzu da üretebilmektir.

Bir medeniyetin geride kaldığının en tehlikeli göstergesi cevaplarının eski olması değildir; sorularının başkaları tarafından belirlenmesidir.

Bugünün dünyasında bağımlılık yalnızca bir makineyi, çipi veya yazılımı dışarıdan satın almakla oluşmuyor. Düşünce gündeminizi, araştırma önceliklerinizi ve gelecek tasavvurunuzu sürekli başkalarından alıyorsanız daha görünmez bir bağımlılıkla karşı karşıyasınız.

Sanayi çağında bazı alanlarda 20-30 yıllık gecikmelerin telafisi mümkün olabiliyordu. Yapay zekâ çağında ise birkaç yıllık gecikme bile ciddi bir mesafe oluşturabiliyor.

Bu yüzden artık yalnızca bilgi açığını değil, zaman açığını kapatmak zorundayız.

2050 BUGÜN BAŞLIYOR

2050 bize uzak görünebilir. Oysa önümüzde yaklaşık bir eğitim nesli var.

Bugün ilkokula başlayan çocuklarımız 2050 yılında yaklaşık 30 yaşında olacaklar. Bugün ortaokulda, lisede ve üniversitede bulunan gençlerimiz 2050’nin bilim insanları, mühendisleri, girişimcileri ve yöneticileri olacaklar.

Burada çok temel bir gerçeği görmemiz gerekiyor:

2050’de güçlü olmak istiyorsak 2050’nin teknolojisini bugünden tahmin etmek yetmez; 2050’nin teknolojisini üretecek insanı bugünden yetiştirmek zorundayız.

Bu nedenle 2050 vizyonu yalnızca fabrika, yatırım, bütçe ve ekonomik büyüklük hesabından ibaret olamaz.

Asıl yatırım insana yapılmalıdır.

Merak eden insana.

Soru soran insana.

Matematik bilen insana.

Dünyayı okuyabilen insana.

Araştıran, deneyen, yanılan ve yeniden deneyen insana.

2050, 2045 yılında hazırlanılacak bir hedef değildir.

2050 bugün başlıyor.

TERCÜME PROBLEM DEĞİLDİR; TERCÜMEDE KALMAK PROBLEMDİR

Dünyadan öğrenmekten çekinmemeliyiz.

İnsanlık tarihinde büyük bilim ve teknoloji merkezleri birbirlerinden öğrenerek geliştiler. Bilgiyi aldılar, tercüme ettiler, uyguladılar, denediler, geliştirdiler ve sonunda kendi özgün üretimlerini ortaya koydular.

Müslümanların bilim tarihinde de benzer bir tecrübe görüyoruz. Başka bilgi havzalarından alınan eserler yalnızca tercüme edilmedi; tartışıldı, eleştirildi, geliştirildi ve üzerine yeni bilgiler konuldu. Bir süre sonra başka toplumların öğrenmeye başladığı yeni bir bilgi havzası ortaya çıktı.

Bugün de ihtiyacımız olan budur.

Tercüme problem değildir; tercümede kalmak problemdir.

Bilgi ve teknoloji yolculuğunu şöyle düşünmeliyiz:

Tercüme – Öğrenme – Özümseme – Uygulama – Tersine mühendislik – Geliştirme – Özgün üretim – Küresel bilgi üretimi

İlk basamaklarda sürekli dolaşan toplumlar başkalarının ürettiği bilgiyi tüketir. Zincirin sonuna ulaşabilenler ise başkalarının kullanacağı bilgiyi üretmeye başlar.

Hedefimiz açık olmalıdır:

Dünyanın ürettiği bilgiyi tercüme etmekten, dünyanın tercüme ettiği bilgiyi üretmeye geçmek.

Bunun için Amerika’dan da Çin’den de Avrupa’dan da Japonya’dan da Güney Kore’den de Hindistan’dan da öğreneceğiz.

Bilgi dünyanın neresindeyse oraya gideceğiz.

Gençlerimizi güçlü üniversitelere ve araştırma merkezlerine göndereceğiz. Dünyanın başarılı bilim insanlarını kendi üniversitelerimize getireceğiz. Ortak laboratuvarlar kuracağız. Know-how alacağız. Teknoloji transferi yapacağız. Gerektiğinde patent ve şirket satın alacağız.

Bütün bunları yaparken sürekli öğrenci olarak kalmayacağız.

Öğreneceğiz, özümseyeceğiz, geliştireceğiz ve aşacağız.

Dünyadan öğrenmek zorundayız; dünyayı taklit etmek zorunda değiliz.

TARİHİMİZLE ÖVÜNMEK YETMEZ

Geçmişte ne kadar büyük olduğumuzu sürekli anlatmak bugünün problemlerini çözmez.

“Bir zamanlar dünya bizden öğreniyordu” demek yerine şu soruyu sormamız gerekiyor:

Onlar bunu nasıl başardılar?

Beytü’l-Hikme’yi konuşuyorsak yalnızca binasını ve tarihini değil, onu ortaya çıkaran zihniyeti anlamaya çalışmalıyız.

Başka kültürlerden öğrenme cesaretini, tercüme iradesini, bilim insanına verilen değeri, farklı düşüncelerle karşılaşmaktan korkmamayı ve alınan bilginin üzerine yeni bilgi koyabilme kabiliyetini konuşmalıyız.

Bir zamanlar dünyanın bizim kitaplarımızı tercüme etmiş olması bugün bize ancak tarihî bir özgüven verebilir.

Asıl başarı, yeniden dünyanın tercüme etmek isteyeceği kitapları, kullanmak isteyeceği teknolojileri ve öğrenmek isteyeceği fikirleri üretebilmektir.

Geçmişimiz bize kimlik ve istikamet verir. Bugünün dünyası bize mevcut bilgiyi verir. Geleceği ise bizim bunların üzerine ne koyacağımız belirler.

ORTAK BİR BİLGİ VE TEKNOLOJİ EKOSİSTEMİ

“İslam dünyası”ndaki bütün ülkelerin her teknoloji alanında tek başına dünya lideri olması ne mümkündür ne de gereklidir.

Asıl ihtiyaç birbirini tamamlayan bir bilim ve teknoloji ekosistemidir.

Bir ülke yapay zekâda, bir başkası biyoteknolojide, diğeri enerji teknolojilerinde, başka bir ülke tarım ve gıda teknolojilerinde, bir başka merkez yarı iletkenlerde, ileri malzemelerde veya uzay teknolojilerinde uzmanlaşabilir.

Ortak araştırma fonları, doktora programları, laboratuvarlar, veri merkezleri ve yüksek hesaplama altyapıları kurulabilir. Bilim insanlarının, sermayenin, üniversitelerin ve sanayinin ülkeler arasında daha güçlü bir ağ içerisinde buluşması sağlanabilir.

Çünkü 21. yüzyılda yalnızca bilgi sahibi olmak yetmez.

Bilgiyi teknolojiye, teknolojiyi üretime, üretimi ekonomik ve stratejik güce dönüştürebilen bir ekosistem gerekir.

Mesele iki milyar insanın aynı medeniyet havzasında bulunması değildir.

Mesele bu büyük insan kaynağının bilgi, sermaye, teknoloji ve üretim kapasitesini birbirine bağlayabilmektir.

YAPAY ZEKÂ: TARİHÎ FIRSAT MI, YENİ BİR BAĞIMLILIK MI?

Yapay zekâ, bilgi yarışında geride kalmış toplumlar için tarihî bir fırsat oluşturabilir.

Bugün genç bir araştırmacı çok geniş bilimsel literatürü kısa sürede tarayabiliyor, farklı dillerdeki kaynaklara ulaşabiliyor, kod yazabiliyor, veri analiz edebiliyor, modelleme ve simülasyon süreçlerini hızlandırabiliyor.

Doğru kullanıldığında yapay zekâ bazı alanlarda aradaki mesafeyi daha hızlı kapatma imkânı verebilir.

Fakat bunun tam tersi de mümkündür.

Dün makineyi ithal ediyorduk.

Sonra yazılımı ithal ettik.

Yarın zekâ altyapısını ithal edebiliriz.

Bu üç cümle üzerinde özellikle düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.

Çünkü makineyi dışarıdan aldığınızda üretim aracınız başkasına bağımlıdır. Yazılımı dışarıdan aldığınızda dijital altyapınız başkasına bağımlıdır. Zekâ altyapısını dışarıdan aldığınızda ise bir süre sonra yalnızca neyle ürettiğiniz değil, nasıl düşündüğünüz, nasıl analiz ettiğiniz ve nasıl karar verdiğiniz de başkalarının sistemleri üzerinden şekillenebilir.

Yapay zekâ çağının bağımsızlık tartışması tam da burada başlayacaktır.

Kendi verimiz, hesaplama altyapımız, modellerimiz, bilim insanlarımız ve yapay zekâ ekosistemimiz bu nedenle yalnızca ekonomik değil, stratejik bir meseledir.

ASIL SERMAYE İNSANDIR

Sonunda yine insana geliyoruz.

Petrol tükenir. Doğal gaz tükenir. Maden tükenir.

Bilgi üretebilen insan ise yeniden değer üretebilir.

Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca toprağının altında ne bulunduğuyla değil, insanlarının zihninde ne üretilebildiğiyle de ölçülür.

2050 vizyonumuzun merkezine bu nedenle yalnızca fabrikayı, binayı, sermayeyi veya doğal kaynakları değil, insanı koymalıyız.

Sorgulayan, araştıran, matematik bilen, dil bilen, dünyayı takip eden, teknolojiyi anlayan, yapay zekâyı kullanan fakat düşünme yeteneğini ona teslim etmeyen insanı yetiştirmek zorundayız.

Kendisine “Bu olmaz” denildiğinde:

“Neden olmaz?”

diye sorabilen insana ihtiyacımız var.

“İslam dünyası”nın asıl problemi yalnızca ekonomik geri kalmışlık değildir.

Asıl mesele bilgiyi zamanında yakalamak, kendi sorularımızı üretebilmek, bilgiyi teknolojiye, teknolojiyi üretime, üretimi ekonomik ve stratejik güce dönüştürebilmektir.

Dünyaya kapanarak bunu başaramayız. Dünyadan öğreneceğiz, insan göndereceğiz, insan getireceğiz, ortaklıklar kuracağız, know-how alacağız ve teknoloji transfer edeceğiz.

Ancak bir noktadan sonra öğrenci olmaktan üretici olmaya geçmek zorundayız.

Çünkü nihai hedef dünyanın bilgisini sürekli tercüme etmek değildir.

Nihai hedef, dünyanın da bizden öğreneceği bilgiyi üretebilmektir.

Bir zamanlar dünyanın bizden öğrendiğini anlatmakla yetinemeyiz.

Dünyanın yeniden bizden öğreneceği şeyler üretmek zorundayız.

2050’ye giderken önümüzdeki asıl soru budur:

2050 yılında hâlâ dünyanın ürettiği teknolojiyi nasıl kullanacağımızı mı konuşacağız; yoksa dünya bizim ürettiğimiz bilgiyi ve teknolojiyi nasıl kullanacağını mı konuşacak?

Bu sorunun cevabı 2050’de verilmeyecek.

Bugün verdiğimiz cevap, 2050’de karşımıza sonuç olarak çıkacak.

2050 bugün başlıyor.

Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir