Enflasyonla Mücadele Döneminde Türkiye İçin Millî Üretim Finansman Sistemi Önerisi
Türkiye, yüksek enflasyonu kalıcı biçimde düşürmek amacıyla zorunlu ve kapsamlı bir ekonomik mücadele yürütmektedir. Fiyat istikrarının sağlanması; gelir dağılımının korunması, yatırım ortamının öngörülebilir hâle gelmesi ve sürdürülebilir büyümenin yeniden tesis edilmesi bakımından vazgeçilmezdir.
Ancak sıkı para politikasının tüketim talebi üzerindeki etkisi ile üretim kapasitesi üzerindeki etkisi birbirinden ayrıştırılamadığında, enflasyonla mücadele sürecinin sanayi yatırımlarını, işletme sermayesini, üretim devamlılığını ve ihracat kabiliyetini zayıflatma riski ortaya çıkmaktadır.
Bu çalışmada önerilen Millî Üretim Finansman Sistemi, genel faiz politikasına veya Merkez Bankasının fiyat istikrarı hedeflerine alternatif değildir. Modelin amacı, sıkı para politikası devam ederken üretimin finansman kanallarını korumak; tüketim amacıyla kullanılan kredi ile üretim, teknoloji, istihdam ve ihracat kapasitesi oluşturan finansmanı birbirinden ayırmaktır.
Önerilen sistem;
– İhracatçı olma şartı aramadan gerçek üretim yapan işletmeleri kapsayacak,
– Finansmanı doğrudan üretim harcamalarına yönlendirecek,
– Kredileri kapalı devre sistemle kullandıracak,
– Faiz veya kâr payı desteğini üretim performansına bağlayacak,
– Kamu, banka ve işletme arasında dengeli risk paylaşımı kuracak,
– Makine, teknoloji, sipariş ve işletme sermayesi ihtiyaçlarını ayrı finansman araçlarıyla karşılayacak,
– Mevcut kurumların yerine geçmeyecek; onların arasındaki üretim finansmanı boşluğunu tamamlayacaktır.
Bu modelin mutlaka yeni ve büyük bir kamu bankası şeklinde kurulması gerekmemektedir. Cumhurbaşkanlığı koordinasyonunda, mevcut kamu finans kuruluşlarını ve bankaları ortak bir üretim stratejisi altında buluşturan küçük fakat yüksek yetkili bir üst yapı da oluşturulabilir.
Sistem ilk aşamada belirli stratejik sektörlerde ve seçilmiş üretim bölgelerinde pilot olarak uygulanmalı; üretim, istihdam, verimlilik, ihracat ve kamu maliyeti bakımından bağımsız biçimde ölçüldükten sonra kademeli olarak genişletilmelidir.
Çalışmanın temel tezi açıktır:
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca mevcut ihracatçıya daha fazla kredi vermek değildir. Asıl ihtiyaç, üretim kabiliyeti bulunan sanayiciyi yarının ihracatçısına dönüştürmektir. Çünkü ihracat gümrük kapısında değil; fabrikanın yatırım kararında, makine parkında, ham madde tedarikinde ve üretim bandında başlar.»
GİRİŞ: ENFLASYONU DÜŞÜRÜRKEN ÜRETİMİ NASIL KORUYACAĞIZ?
Türkiye son yıllarda kolay olmayan, fakat ertelenmesi de mümkün bulunmayan bir ekonomik mücadele yürütmektedir.
Yüksek enflasyonla mücadele edilmektedir.
İç talebin dengelenmesi, fiyat artışlarının yavaşlatılması, beklentilerin düzeltilmesi ve ekonomide yeniden güven ortamının kurulması amacıyla sıkı para politikası uygulanmaktadır.
Bu mücadelenin gerekliliğini tartışmıyorum.
Enflasyonun yüksek olduğu bir ülkede çalışanların geliri erir, tasarruf sahibi zarar görür, yatırımcı geleceği hesaplayamaz, maliyetler öngörülemez hâle gelir. Fiyat istikrarı sağlanmadan kalıcı refaha, adil gelir dağılımına ve sürdürülebilir büyümeye ulaşmak kolay değildir.
Ancak tam da bu noktada cevap vermemiz gereken hayati bir soru bulunmaktadır:
Enflasyonu düşürmeye çalışırken üretim gücümüzü nasıl koruyacağız?
Çünkü faiz yalnızca tüketimi yavaşlatmıyor.
Sanayicinin işletme sermayesini de pahalılaştırıyor.
Makine yatırımını da zorlaştırıyor.
KOBİ’nin ham madde almasını da güçleştiriyor.
Üreticinin kapasite artırmasını da erteliyor.
İhracat siparişi alan fabrikanın bu siparişi zamanında üretmesini de etkiliyor.
Uzun vadeli sanayi yatırımlarının ekonomik yapılabilirliğini zayıflatıyor.
Bir taraftan iç tüketimi yavaşlatmaya çalışırken, diğer taraftan üretimin finansman yollarını da daraltırsak enflasyonu düşürmek için ihtiyaç duyduğumuz ekonomik temeli zayıflatma tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz.
Çünkü üretim azalırsa arz daralır.
Arz daralırsa maliyet ve fiyat baskısı kolay kolay ortadan kalkmaz.
Üretim yavaşlarsa ihracat da yavaşlar.
İhracat yavaşlarsa ülkeye giren döviz azalır.
Döviz geliri yeterince artmazsa kur üzerindeki baskı sürer.
Kur üzerindeki baskı sürdüğünde enerji, ham madde, makine ve ara malı maliyetleri üzerinden enflasyon yeniden beslenir.
Üretimin zayıflaması yalnızca büyüme rakamlarını etkilemez. Fabrikaların teknolojiye, verimliliğe ve kapasiteye yapacağı yatırımlar ertelendiğinde, ülkenin gelecekteki rekabet gücü de geriler.
Bu nedenle üretimi korumak, enflasyonla mücadelenin karşısında duran bir tercih değildir.
Tam tersine, kalıcı fiyat istikrarının, güçlü ihracatın ve ekonomik dayanıklılığın en önemli dayanaklarından biridir.
ASIL SORUNUMUZ “FAİZİN” VARLIĞI DEĞİL, FİNANSMANIN AYRIŞTIRILAMAMASIDIR
Türkiye’de faizlerin yüksek olduğu bir dönemde bütün kredi türlerini aynı ekonomik etkiye sahipmiş gibi değerlendiremeyiz.
Bir kişi ithal otomobil almak için kredi kullanabilir.
Bir şirket arsa veya bina almak için borçlanabilir.
Bir işletme üretimle ilgisi olmayan ticari bir faaliyet için finansman isteyebilir.
Bir sanayici ise ham madde almak, çalışanının ücretini ödemek, yeni makine kurmak, enerji giderlerini karşılamak veya aldığı ihracat siparişini üretebilmek için finansmana ihtiyaç duyar.
Bunların tamamını aynı finansman anlayışı içinde değerlendirmek doğru mudur?
Kanaatimce değildir.
Çünkü tüketimi finanse eden kredi ile üretimi artıran kredi aynı sonucu doğurmaz.
Tüketim kredisi kısa sürede talebi büyütebilir.
Ancak üretim finansmanı kapasite oluşturur.
Yeni mal üretir.
İstihdam sağlar.
Verimliliği artırır.
İthalatın yerini alabilecek ürünlerin geliştirilmesine katkı verir.
İhracat yapılmasını mümkün kılar.
Ülkeye döviz kazandırır.
Teknolojik yetkinlik ve kurumsal bilgi birikimi oluşturur.
Bir fabrikanın aldığı makine yalnızca o işletmenin bilançosuna eklenen bir varlık değildir. O makine yıllar boyunca üretim, istihdam, vergi, ihracat ve teknik bilgi oluşturur.
Dolayısıyla Türkiye’nin asıl ihtiyacı, yüksek faiz politikasının bütünüyle terk edilmesi değildir.
İhtiyacımız, tüketim finansmanı ile üretim finansmanını birbirinden kesin çizgilerle ayıran yeni bir yapı kurmaktır.
Para politikası, enflasyonla mücadele için genel olarak sıkı kalabilir.
Ancak bu sıkılığın üretim yapan, istihdam sağlayan, ithalatı azaltan ve gelecekte ihracat yapabilecek sanayiciyi boğmaması gerekir.
Türkiye’nin yeni bir tüketim kredisine ihtiyacı yoktur.
Türkiye’nin yeni bir genel kredi genişlemesine de ihtiyacı yoktur.
Türkiye’nin; kaynağı doğrudan üretime yönelten, kullanım alanını sıkı biçimde denetleyen, yatırımın sonucunu ölçen ve başarıyı ödüllendiren özel bir üretim finansmanı sistemine ihtiyacı vardır.
Buradaki ayrım son derece önemlidir:
Enflasyonist kredi genişlemesi ile üretim kapasitesi oluşturan seçici finansman aynı şey değildir.
Birincisi talebi büyütürken arzı aynı hızda artırmayabilir.
İkincisi ise doğrudan arz kapasitesini, verimliliği ve ihracat gücünü artırmayı hedefler.
MEVCUT KURUMLARIMIZ ÇOK KIYMETLİDİR, FAKAT SORUNUN TAMAMINI ÇÖZEMEMEKTEDİR
Türkiye’de üreticiyi ve ihracatçıyı desteklemek için kurulmuş önemli kurumlar bulunmaktadır.
Türk Eximbank; ihracat kredileri, ihracata hazırlık finansmanı, yatırım kredileri ve alacak sigortası gibi araçlarla dış satım yapan veya ihracata yönelik üretim gerçekleştiren işletmeleri desteklemektedir. İhracata Yönelik Yatırım Kredisi kapsamında imalatçıların ve imalatçı-ihracatçıların makine, teçhizat ve aksam harcamalarına finansman sağlanmaktadır.
Ticaret Bakanlığı; pazara giriş, fuar katılımı, markalaşma, Turquality, e-ihracat, yurt dışı tanıtım, birim kiralama ve benzeri alanlarda çok yönlü destekler yürütmektedir. İhracata yönelik devlet yardımları ve ilgili mevzuat, bu politika çerçevesinin önemli parçalarıdır.
KOSGEB; KOBİ’lerin gelişimi, istihdamın korunması, dijital dönüşüm ve imalat sanayisinin finansmana erişimi için çeşitli programlar uygulamaktadır. 2026 yılında ilan edilen imalat sanayisine yönelik 100 milyar TL’lik finansmana erişim programı; işletme başına belirlenen limitler ve bankalarla yapılan iş birlikleriyle üretim kapasitesinin ve istihdamın korunmasına yönelik önemli bir adımdır.
Bunlara ilave olarak Kredi Garanti Fonu teminat yetersizliği yaşayan işletmelere kefalet sağlamakta, İhracatı Geliştirme A.Ş. ihracatçıların finansmana erişimini desteklemekte, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı yatırım teşvikleri ve bölgesel kalkınma araçları sunmakta, TÜBİTAK ise Ar-Ge ve teknoloji geliştirme çalışmalarını desteklemektedir.
Bütün bu kurumlarımızın hakkını teslim etmek gerekir.
Türkiye’nin günümüzde ulaştığı üretim ve ihracat düzeyinde bu yapıların çok önemli katkısı vardır.
Bu çalışmanın amacı mevcut kurumları değersizleştirmek veya onların yerine yeni bir yapı koymak değildir.
Tam tersine amaç, mevcut kurumların arasında kalan ve yüksek faiz dönemlerinde daha görünür hâle gelen üretim finansmanı boşluğunu tamamlamaktır.
Çünkü bizim tartıştığımız mesele, bu kurumların var olup olmaması değildir.
Mesele şudur:
Yüksek enflasyon ve yüksek faiz dönemlerinde, henüz ihracatçı olamamış veya ihracatı sınırlı olan üretici sanayici nasıl ayakta tutulacaktır?
Eximbank ağırlıklı olarak ihracat ve ihracata yönelik üretim üzerinden çalışmaktadır.
KOSGEB’in programları önemli olmakla birlikte, bütün sanayi sisteminin uzun vadeli işletme sermayesi ve yatırım finansmanı ihtiyacını tek başına karşılamak üzere kurulmuş değildir.
KGF ve benzeri kefalet yapıları, teminat sorununu hafifletebilir; fakat piyasa faizinin yüksekliğini tek başına ortadan kaldırmaz.
Ticaret Bakanlığının destekleri ihracatçının pazara açılmasına yardımcı olur; fakat fabrikanın günlük işletme sermayesi, ham madde finansmanı veya makine yenileme ihtiyacını bütünüyle karşılamak amacıyla tasarlanmamıştır.
Yani elimizde çok sayıda değerli araç bulunmaktadır.
Fakat bu araçların arasında;
– Yalnızca üretimin sürekliliğini merkeze alan,
– Yüksek faiz dönemlerinde güçlenen,
– İhracatçı olma şartı aramadan sanayiciyi geleceğin ihracatçısı olarak gören,
– İşletme sermayesi ile uzun vadeli yatırımı birbirinden ayıran,
– Finansman maliyetini performans şartıyla düşüren,
– Kaynağın kullanımını baştan sona izleyen
bütüncül bir sistem henüz yeterince güçlü değildir.
İhtiyacımız olan yeni model tam olarak bu boşluğu doldurmalıdır.
İHRACAT GÜMRÜK KAPISINDA DEĞİL, FABRİKADA BAŞLAR
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca mevcut ihracatçıya daha fazla kredi vermek değildir.
Asıl ihtiyaç, henüz ihracatçı olamamış fakat üretim kabiliyeti bulunan sanayiciyi yarının ihracatçısına dönüştürmektir.
Çünkü ihracat, bir ürünün gümrük kapısından geçtiği gün başlamaz.
İhracat;
o ürünün tasarlandığı gün,
kalıbının hazırlandığı gün,
makinesinin satın alındığı gün,
ham maddesinin temin edildiği gün,
çalışanının eğitildiği gün,
kalite belgesinin alındığı gün,
seri üretimin başladığı gün
ve maliyetlerinin dünya ile rekabet edebilecek seviyeye indirildiği gün başlar.
Bir sanayici yalnızca iç piyasaya üretim yapıyorsa, bu onun ihracat yapmamsı için engel değilidir.
Eğer doğru makineye, yeterli işletme sermayesine, teknolojik altyapıya ve uluslararası kalite belgelerine eriştiğinde yarının ihracatçısı hâline gelebilir.
Bu nedenle üretim finansmanı sistemi yalnızca geçmiş ihracat rakamlarına bakmamalıdır.
Firmanın;
– Üretim potansiyeline,
– Ürün niteliğine,
– Teknolojik kabiliyetine,
– Yeni pazarlara uyum kapasitesine,
– İthal ikame imkânına,
– Tedarik zincirindeki stratejik yerine
de bakmalıdır.
Türkiye mevcut ihracatçısını elbette korumalıdır.
Ancak bununla yetinmemelidir.
Yeni ihracatçılar, yeni ürünler, yeni teknolojiler ve yeni sanayi yetenekleri üretmelidir.
YENİ BİR MODEL: MİLLÎ ÜRETİM FİNANSMAN SİSTEMİ
Türkiye’nin yeni bir kamu bankası kurup piyasadaki bankalarla rekabet etmesi şart değildir.
Yeni bir bina, yeni bir bürokrasi ve binlerce çalışanla klasik bir banka oluşturmak yerine; kaynak üreten, ölçüt belirleyen, faiz veya kâr payı desteği sağlayan, riski paylaşan ve üretimi izleyen yeni bir üst yapı kurulabilir.
Bu yapının adı:
Millî Üretim Finansman Sistemi
olabilir.
Sistemin koordinasyon ve uygulama mekanizması ise:
Millî Üretim Finansman ve Dayanıklılık Kurumu
adı altında yapılandırılabilir.
Ancak burada “kurum” ifadesinden mutlaka yeni, büyük ve ağır bir bürokratik teşkilat anlaşılmamalıdır.
Bu model üç ayrı kurumsal seçenekle hayata geçirilebilir:
Birinci Seçenek: Bağımsız ve Yeni Bir Kurum
Kanunla kurulacak, özel bütçeli ve yüksek denetim standartlarına sahip bağımsız bir üretim finansmanı kurumu oluşturulabilir.
Bu seçenek kurumsal netlik sağlar; ancak yeni bir bürokratik yapılanma ve kuruluş maliyeti doğurabilir.
İkinci Seçenek: Mevcut Bir Kurumun Yeniden Yapılandırılması
Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası veya benzeri mevcut bir kamu finans kuruluşunun içinde, ayrı bilanço ve özel görev tanımıyla Millî Üretim Finansmanı Başkanlığı kurulabilir.
Bu seçenek mevcut insan kaynağından ve finansal altyapıdan yararlanılmasını sağlar.
Üçüncü Seçenek: Cumhurbaşkanlığı Koordinasyonunda Üst Yapı
Cumhurbaşkanlığı koordinasyonunda; Hazine ve Maliye Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, TCMB, kamu bankaları, katılım finans kuruluşları, KGF, İGE ve ilgili kurumları aynı sistemde buluşturan küçük fakat yüksek yetkili bir Millî Üretim Finansmanı Strateji Kurulu oluşturulabilir.
Krediler mevcut bankalar tarafından kullandırılır.
Üst yapı ise;
– Kaynağı,
– Sektör önceliklerini,
– Destek oranlarını,
– Risk paylaşımını,
– Veri sistemini,
– Performans ölçümünü
yönetir.
Kanaatimce ilk aşamada en uygulanabilir yol, üçüncü seçenektir.
Böylece yeni ve ağır bir bürokrasi kurulmadan, mevcut kurumların imkânları ortak bir millî üretim stratejisi altında birleştirilebilir.
Önemli olan kurumun adı, binası veya personel sayısı değildir.
Önemli olan üretim finansmanının;
– Tek strateji,
– Ortak veri altyapısı,
– Açık ölçütler,
– Güçlü denetim,
– Performansa bağlı destek
anlayışıyla yönetilmesidir.
Bu yapının temel görevi doğrudan kredi dağıtmak değil, üretim finansmanı mimarisini yönetmek olmalıdır.
Sistem;
– Hangi sektörlerin stratejik öncelik taşıdığını belirlemeli,
– Üretici işletmeleri ölçülebilir ölçütlere göre sınıflandırmalı,
– Bankalara ve katılım finans kuruluşlarına uzun vadeli kaynak aktarmalı,
– Finansman maliyetinin belirli bir bölümünü üstlenmeli,
– Kredi riskinin kontrollü bir bölümünü paylaşmalı,
– Kaynağın üretim dışında kullanılmasını engellemeli,
– Üretim, istihdam, verimlilik ve ihracat sonuçlarını izlemelidir.
Bu sistem, Merkez Bankasının para politikasına alternatif olmayacaktır.
Tam tersine, para politikasını tamamlayacaktır.
Merkez Bankası enflasyonu kontrol etmek amacıyla genel talebi yönetmeye devam ederken, Millî Üretim Finansman Sistemi yalnızca üretim kapasitesini koruyan ve artıran yatırımları destekleyecektir.
Buradaki temel yaklaşım şu olmalıdır:
Para politikası sıkı olabilir; fakat üretimin damarları tıkanmamalıdır.
MİLLÎ ÜRETİCİ STATÜSÜ
Her işletmeye koşulsuz düşük maliyetli finansman sağlamak doğru değildir.
Böyle bir yaklaşım kaynak israfına, haksız rekabete, kredi suistimaline ve enflasyonun yeniden güçlenmesine yol açabilir.
Bu nedenle sisteme kabul edilecek işletmelere Millî Üretici Statüsü verilmelidir.
Bu statü bir unvan veya ayrıcalık değil, ekonomik sorumluluk belgesi olmalıdır.
Bir işletmenin bu statüyü kazanabilmesi için:
– Gerçek anlamda imalat faaliyeti yürütmesi,
– Sanayi siciline ve doğrulanabilir üretim kapasitesine sahip olması,
– Kayıtlı istihdam sağlaması,
– Vergi ve sosyal güvenlik yükümlülüklerini düzenli yerine getirmesi,
– Yerli katma değer oluşturması,
– Kaynağı yalnızca üretim amacıyla kullanmayı kabul etmesi,
– Finansman talebini sipariş, kapasite veya yatırım planıyla desteklemesi,
– Verimlilik, teknoloji, istihdam, ithal ikamesi ya da ihracat hedeflerinden en az birini üstlenmesi
gerekir.
İhracat yapan üretici elbette öncelikli olabilir.
Ancak ihracat yapmayan sanayici sistemin dışında bırakılmamalıdır.
Çünkü bugün iç piyasaya üretim yapan sağlam bir KOBİ, doğru finansman ve yönlendirmeyle yarının ihracatçısı olabilir.
Statü kalıcı ve sorgulanamaz olmamalıdır.
Firmalar belirli aralıklarla yeniden değerlendirilmeli; üretimden çekilen, kaynakları amacı dışında kullanan veya yükümlülüklerini yerine getirmeyen işletmeler sistemden çıkarılmalıdır.
Buna karşılık hedeflerini aşan firmalara;
– Daha uzun vade,
– Daha düşük maliyet,
– Daha yüksek finansman limiti,
– Yeni yatırım pencerelerine öncelikli erişim
sağlanabilir.
Böylece Millî Üretici Statüsü, yalnızca finansmana ulaşmanın değil, ekonomik sorumluluk ve üretim disiplininin de göstergesi hâline gelir.
FİNANSMAN DÖRT ANA PENCEREDEN SAĞLANMALIDIR
Tek tip krediyle sanayinin bütün sorunlarını çözmek mümkün değildir.
Üreticinin günlük faaliyetini sürdürme ihtiyacı ile on yıllık makine yatırımı aynı şekilde finanse edilemez.
Bu nedenle Millî Üretim Finansman Sistemi en az dört ayrı pencereye sahip olmalıdır.
1. Üretim Devamlılığı Finansmanı
Bu finansman; siparişi, üretim gücü ve pazarı olduğu hâlde yüksek finansman maliyeti nedeniyle işletme sermayesi sıkıntısı yaşayan firmalara verilmelidir.
Kaynak şu alanlarda kullanılabilmelidir:
– Ham madde ve ara malı alımı,
– Enerji giderleri,
– Üretimle doğrudan ilişkili işçilik giderleri,
– Tedarikçi ödemeleri,
– Bakım ve onarım,
– Üretimin devamı için zorunlu işletme giderleri.
Ancak kredi şirketin serbest kullanım hesabına bırakılmamalıdır.
Finansman, doğrulanmış e-fatura ve üretim belgeleri üzerinden doğrudan ham madde tedarikçisine, enerji şirketine veya ilgili hizmet sağlayıcıya ödenmelidir.
Böylece düşük maliyetli kaynak;
arsaya,
konuta,
otomobile,
dövize,
altına
veya üretim dışı ticari işlemlere yönlendirilemez.
Üretim devamlılığı finansmanı, kalıcı biçimde zarar eden ve ekonomik olarak yaşama kabiliyetini kaybetmiş işletmeleri yıllarca ayakta tutmak için kullanılmamalıdır.
Amaç verimsizliği finanse etmek değil; geçici finansman baskısı yaşayan, siparişi ve üretim gücü bulunan işletmelerin kapasitesini korumaktır.
2. Makine, Verimlilik ve Teknolojik Dönüşüm Finansmanı
Teknolojik dönüşüm tarihte eşi benzeri görülmemiş bir hız kazanmıştır.
Yapay zekâ üretimin kurallarını yeniden yazarken, bilgi ekonomisi küresel rekabetin merkezine yerleşmektedir. Aynı dönemde artan jeopolitik gerilimler ve kırılganlaşan tedarik zincirleri, üretim gücünü yalnızca ekonomik değil, stratejik bir mesele hâline getirmektedir.
Bu dönüşümde yalnızca daha çok işçi çalıştırmak veya mevcut makineleri daha uzun süre kullanmak yeterli olmayacaktır.
Türk sanayicisinin;
– Makine parkını yenilemesi,
– Robotik üretime geçmesi,
– Yapay zekâyı kalite kontrol, bakım, planlama ve tasarım süreçlerinde kullanması,
– Enerji tüketimini düşürmesi,
– Karbon salımını azaltması,
– Dijital tedarik ve üretim sistemleri kurması,
– Siber güvenliğini güçlendirmesi,
– Tasarım ve mühendislik kapasitesini geliştirmesi
gerekmektedir.
Ancak yüksek faiz ortamında bu yatırımların geri dönüş süresi uzamakta ve yatırım kararı ekonomik olmaktan çıkmaktadır.
Bu nedenle makine ve teknolojik dönüşüm finansmanı uzun vadeli olmalıdır.
İlk yıllarda anapara ödemesiz dönem sağlanmalı, geri ödeme yatırım üretime geçtikten ve gelir oluşturmaya başladıktan sonra başlatılmalıdır.
Finansmanın vadesi, makinenin ekonomik ömrüne ve yatırımın beklenen geri dönüş süresine uygun belirlenmelidir.
Beş yılda kendisini amorti edecek bir makineye bir veya iki yıllık kredi verilmesi, sanayiciyi desteklemek değil sıkıştırmaktır.
Yatırım sonunda sağlanan;
– Enerji tasarrufu,
– Üretim artışı,
– Fire azalması,
– Kalite iyileşmesi,
– İş gücü verimliliği
ölçülmeli ve finansman desteğinin bir bölümü bu sonuçlara bağlanmalıdır.
3. Siparişe Dayalı Üretim Finansmanı
Günümüzde birçok KOBİ’nin gayrimenkul teminatı sınırlıdır.
Ancak üretim bilgisi, çalışanı, makinesi ve gerçek siparişi vardır.
Bankacılık sistemi çoğu zaman fabrikanın gelecekteki üretim gücünden önce geçmiş bilançosuna ve gayrimenkulüne bakmaktadır.
Oysa doğrulanmış bir sipariş de ekonomik değerdir.
Bu nedenle yurt içinden veya yurt dışından alınmış;
– Kesin sipariş,
– Uzun süreli tedarik sözleşmesi,
– Onaylanmış fatura akışı,
– Büyük sanayi kuruluşuyla yapılan alt tedarik anlaşması,
– Kamu veya savunma sanayisi siparişi
finansman değerlendirmesinde teminat niteliğinde kabul edilmelidir.
Firma yalnızca gayrimenkulünü değil, üretim kabiliyetini ve siparişini de konuşturabilmelidir.
Siparişe dayalı finansmanda ödeme, mümkün olduğunca alıcıdan doğrudan finansman kuruluşuna yönlendirilmeli; böylece geri ödeme riski azaltılmalıdır.
Büyük sanayi kuruluşları da tedarikçilerinin finansmanına dâhil edilmelidir.
Ana firma siparişi doğrular, banka finansmanı sağlar, kamu sınırlı risk üstlenir, ödeme ise teslimat sonrasında doğrudan finansman hesabına yapılır.
Bu yapı özellikle otomotiv, makine, mobilya, tekstil, savunma, beyaz eşya, kimya ve gıda tedarik zincirlerinde önemli bir rahatlama sağlayabilir.
4. İhracata Geçiş Finansmanı
Her üretici bir anda ihracatçı olamaz.
İhracat için;
– Ürünün dış pazara uyarlanması,
– Test ve belgelendirme,
– Kalıp ve numune üretimi,
– Ambalaj değişikliği,
– Patent ve marka işlemleri,
– Yabancı dilde tanıtım,
– Lojistik hazırlık,
– Üretim kapasitesinin artırılması,
– Uluslararası kalite standartlarına uyum
gibi harcamalar gerekir.
Bu nedenle yalnızca mevcut ihracatçıların değil, ihracat yapabilecek üreticilerin de desteklenmesi gerekir.
İhracata Geçiş Finansmanı, belirli bir hazırlık programını tamamlayan sanayicinin ilk dış satışına kadar olan üretim ve dönüşüm maliyetlerini karşılamalıdır.
Bu firmalara yalnızca finansman verilmemeli; Ticaret Bakanlığı, ihracatçı birlikleri, odalar ve üniversiteler aracılığıyla;
– Hedef pazar seçimi,
– Fiyatlandırma,
– Sözleşme hukuku,
– Lojistik,
– Tahsilat güvenliği,
– Dijital ihracat
konularında danışmanlık da sağlanmalıdır.
Böylece Türkiye yalnızca mevcut ihracatçısını korumaz.
Yeni ihracatçılar üretir.
FİNANSMAN MALİYETİ NASIL DÜŞÜRÜLECEKTİR?
Modelin en kritik noktası budur.
Piyasa faizlerinin yüksek olduğu bir ortamda üreticiye daha düşük maliyetli finansman nasıl sağlanacaktır?
Bunun yolu genel faiz oranlarını yapay biçimde düşürmek veya sınırsız para dağıtmak değildir.
Üç katmanlı bir maliyet paylaşım modeli kurulmalıdır.
Birinci Katman: Uzun Vadeli Kaynak
Millî Üretim Finansman ve Dayanıklılık Kurumu;
– Hazine destekli üretim tahvilleri,
– Kira sertifikaları,
– Uluslararası kalkınma bankalarından uzun vadeli kaynaklar,
– Kalkınma ve yatırım fonları,
– Emeklilik ve yatırım fonlarının yatırım yapabileceği üretim araçları,
– Yeşil dönüşüm ve enerji verimliliği fonları,
– Yurt dışındaki Türk tasarruf sahiplerine yönelik üretim tahvilleri
üzerinden uzun vadeli kaynak oluşturmalıdır.
Bu kaynak, doğrudan bütçeden karşılıksız para dağıtmak yerine geri dönen ve yeniden kullanılabilen bir finansman havuzu oluşturmalıdır.
Kamu bütçesinin rolü kredinin tamamını finanse etmek değil; kaynak maliyetini düşürmek, ilk kayıp riskinin sınırlı bölümünü karşılamak ve özel finansmanı harekete geçirmek olmalıdır.
Böylece kamu tarafından ayrılan her 1 TL, bankalar ve yatırım fonları aracılığıyla bunun birkaç katı büyüklüğünde üretim finansmanını harekete geçirebilir.
İkinci Katman: Faiz veya Kâr Payı Desteği
Piyasa faizinin tamamını kamu üstlenmemelidir.
Üretici de makul bir maliyet ödemelidir.
Ancak piyasa maliyeti ile üreticinin taşıyabileceği maliyet arasındaki farkın belirli bir bölümü kamu tarafından karşılanabilir.
Bu destek baştan ve koşulsuz verilmemelidir.
Firma;
– Üretimini sürdürürse,
– İstihdamını korursa,
– Yatırımını tamamlarsa,
– Verimliliğini artırırsa,
– İhracata başlarsa veya ihracatını artırırsa,
– Yerli girdi oranını yükseltirse,
– Enerji tüketimini düşürürse
faiz ya da kâr payı desteğinin tamamına hak kazanmalıdır.
Hedeflerin kısmen gerçekleştirilmesi hâlinde destek de kısmi olmalıdır.
Kötüye kullanım hâlinde ise sağlanan avantaj geri alınmalı ve işletme belirli süre sistemden çıkarılmalıdır.
Böylece kamu kaynağı işletmeye verilmiş koşulsuz bir ayrıcalık değil, ortaya çıkan üretim sonucunun karşılığı olur.
Üçüncü Katman: Risk Paylaşımı
Bankalar yüksek risk gördükleri firmalara kredi vermekten kaçınabilir.
Bu noktada kamu, kredinin tamamını değil, belirli bir bölümünün riskini üstlenmelidir.
Risk;
– Banka,
– Millî Üretim Finansman Kurumu,
– İşletme
arasında paylaşılabilir.
Böylece banka da kredi değerlendirmesinde sorumluluk taşır.
Kamu bütün zararı üstlenmez.
İşletme de öz kaynak koyarak riskin bir bölümünü paylaşır.
Bu yapı, kamu güvencesine dayanarak ölçüsüz kredi verme eğilimini azaltır ve finansman disiplinini güçlendirir.
KATILIM FİNANSMANI GERÇEK BİR SEÇENEK OLMALIDIR
Türkiye’de önemli bir kesim faizli finansmana mesafeli durmaktadır.
Ancak yalnızca kredinin adını değiştirip “faiz” yerine “kâr payı” demek yeterli değildir.
Üretim riskini gerçekten paylaşan katılım modellerine ihtiyaç vardır.
Bu çerçevede;
– Makine murabahası,
– Finansal kiralama,
– Azalan ortaklık,
– Siparişe dayalı üretim finansmanı,
– Gelir paylaşımı,
– Sukuk veya kira sertifikası temelli yatırım finansmanı
uygulanabilir.
Özellikle makine yatırımlarında kurum makineyi satın alıp üreticiye uzun vadeli kiralayabilir.
Büyüme potansiyeli yüksek işletmelerde belirli süreli ortaklık kurulabilir.
Üretim başladıktan sonra işletme, kurumun payını aşamalı olarak geri alabilir.
Böylece sanayicinin yalnızca borç yükü artmaz; yatırım riski belirli ölçüde paylaşılmış olur.
Katılım finansmanı, sistemin kenarında bulunan sembolik bir alternatif değil, eşit şartlarda çalışan ana finansman kanallarından biri olarak tasarlanmalıdır.
DÜNYA NE YAPIYOR?
Üretimin özel finansman araçlarıyla desteklenmesi yalnızca Türkiye’ye özgü bir arayış değildir.
Almanya’da KfW, ticari bankaların yerine geçmeden ve kredileri çoğunlukla bankalar üzerinden kullandırarak KOBİ’lere uzun vadeli yatırım finansmanı sunmaktadır. KfW’nin tarihsel modelinde sermaye piyasalarından sağlanan kaynakların bankalar üzerinden işletmelere aktarılması ve uzun vadeli yatırım kredileri önemli yer tutmaktadır.
Fransa’da Bpifrance; kredi, garanti, öz kaynak, inovasyon ve ihracat desteğini tamamlayıcı araçlarla sunmaktadır. Bankalarla risk paylaşan garanti mekanizmaları ve yeniden sanayileşmeyi hedefleyen sanayi kredileri, üretim finansmanının tek bir araçtan ibaret olmadığını göstermektedir.
Avrupa’daki kalkınma finansmanı modellerinde uzun vadeli kamu kaynağı, yerel bankalar ve özel finans kuruluşları üzerinden üreticiye yönlendirilmekte; garanti ve risk paylaşımı yoluyla kamu kaynağının özel finansmanı harekete geçirmesi hedeflenmektedir.
Güney Kore’de kalkınma bankacılığı, sanayileşmenin ilk yıllarından bu yana stratejik sektörlere uzun vadeli kaynak sağlamakta ve üretim dönüşümünü devlet politikasının bir parçası olarak ele almaktadır.
Japonya’da ise yarı iletkenler, enerji, kritik teknolojiler, ilaçlar, madenler ve tedarik zincirleri giderek daha fazla ekonomik güvenlik yaklaşımı içinde değerlendirilmektedir.
Bu örneklerin bize verdiği temel ders şudur:
Gelişmiş ülkeler sanayi finansmanını yalnızca piyasanın kendiliğinden vereceği kararlara bırakmamaktadır.
Ancak Türkiye hiçbir modeli olduğu gibi kopyalamamalıdır.
Almanya’nın sermaye yapısı farklıdır.
Güney Kore’nin sanayi örgütlenmesi farklıdır.
Japonya’nın tasarruf düzeyi farklıdır.
Fransa’nın kamu yatırım bankacılığı geleneği farklıdır.
Türkiye; kendi enflasyon yapısını, KOBİ ağırlıklı sanayi sistemini, genç nüfusunu, bölgesel farklılıklarını, katılım finansmanı potansiyelini ve ihracat hedeflerini dikkate alan özgün bir model kurmalıdır.
Millî Üretim Finansman Sistemi bu özgünlüğün adı olmalıdır.
SİSTEMİN MERKEZİ İLKESİ: KAPALI DEVRE FİNANSMAN
Düşük maliyetli kaynağın en büyük riski, üretim dışına kaçmasıdır.
Geçmişte farklı dönemlerde uygun maliyetle alınan kredilerin;
dövize,
altına,
arsaya,
konuta
ve farklı ticari faaliyetlere yöneldiğine ilişkin eleştiriler yaşanmıştır.
Yeni sistem bu riski baştan ortadan kaldırmalıdır.
Finansman kapalı devre çalışmalıdır.
Para doğrudan;
– Ham madde tedarikçisine,
– Makine üreticisine,
– Teknoloji sağlayıcısına,
– Enerji şirketine,
– Sertifikasyon kuruluşuna,
– Gerekli durumlarda çalışanların ücret hesaplarına
aktarılmalıdır.
E-fatura sistemi, banka hareketleri, SGK kayıtları, kapasite raporları, sanayi sicili ve gümrük kayıtları ortak bir sayısal altyapıda birleştirilmelidir.
Yapay zekâ destekli risk izleme sistemiyle;
– Olağan dışı para transferleri,
– Şişirilmiş faturalar,
– İlişkili şirketler üzerinden yapılan işlemler,
– Üretim kapasitesiyle uyuşmayan alımlar,
– Finansmanın amaç dışı kullanımı
anında tespit edilmelidir.
Ancak yapay zekâ nihai karar verici olmamalıdır.
Sistem riskli işlemleri işaretlemeli, nihai değerlendirme uzman denetçiler tarafından yapılmalıdır.
Bu sayede kredi üretime gider.
Kamu kaynağı korunur.
Finansman enflasyonist tüketime dönüşmez.
Dürüst sanayici ile sistemi kötüye kullanmak isteyen işletme birbirinden ayrılır.
BANKALAR SİSTEMDE OLMALI, FAKAT TEK KARAR VERİCİ OLMAMALIDIR
Ticari bankaların kredi değerlendirme, tahsilat ve risk yönetimi birikiminden yararlanılmalıdır.
Ancak üretim finansmanı yalnızca bankaların klasik teminat anlayışına bırakılamaz.
Bir sanayi işletmesinin değeri yalnızca bilançosundan veya sahip olduğu gayrimenkulden oluşmaz.
O işletmenin;
– Yetişmiş çalışanları,
– Müşteri ilişkileri,
– Üretim reçeteleri,
– Kalıpları,
– Makineleri,
– Tedarik ağı,
– Teknik bilgisi,
– Patent ve tasarımları,
– Yıllarca oluşturduğu güveni
de ekonomik değerdir.
Bu nedenle üretim finansmanı değerlendirmesi yalnızca bankacılar tarafından yapılmamalıdır.
Kurullarda;
– Finans uzmanları,
– Mühendisler,
– Sektör temsilcileri,
– Dış ticaret uzmanları,
– Teknoloji ve verimlilik uzmanları
yer almalıdır.
Bir firmanın yalnızca borcunu ödeme yeteneğine değil, Türkiye’ye sağlayacağı üretim, istihdam, teknoloji, ithal ikamesi ve döviz katkısına da bakılmalıdır.
Bankanın görevi finansal riski ölçmektir.
Teknik kurulun görevi yatırımın üretim değerini değerlendirmektir.
Kamu otoritesinin görevi ise ülkenin stratejik önceliklerini gözetmektir.
Bu üç bakış bir araya gelmediği sürece üretim finansmanı yalnızca gayrimenkul teminatına dayanan klasik kredi mantığından kurtulamaz.
HANGİ SEKTÖRLER ÖNCELİKLİ OLMALIDIR?
Sistemin ilk aşamada bütün sektörlere aynı anda açılması doğru değildir.
Önceliklendirme yapılmalıdır.
Ancak bu önceliklendirme yalnızca “yüksek teknoloji” başlığıyla sınırlanmamalıdır.
Türkiye’nin hem yüksek teknolojili hem de yoğun istihdam ve ihracat üreten geleneksel sektörlerini birlikte koruyan dengeli bir yaklaşım geliştirilmelidir.
Öncelik belirlenirken şu ölçütler kullanılabilir:
– Yüksek katma değer oluşturma kapasitesi,
– İthalatı azaltma potansiyeli,
– İhracat ve yeni pazar imkânı,
– İstihdam etkisi,
– Tedarik zincirindeki stratejik konum,
– Teknolojik dönüşüm ihtiyacı,
– Bölgesel kalkınmaya katkı,
– Enerji verimliliği potansiyeli,
– Savunma ve ekonomik güvenlik açısından önem.
Makine, elektronik, savunma sanayisi, kimya, ilaç, tıbbi cihaz, enerji teknolojileri, yazılım destekli üretim, otomotiv yan sanayisi ve ileri malzemeler stratejik öncelikler arasında yer alabilir.
Bununla birlikte tekstil, hazır giyim, mobilya, gıda, metal işleme, plastik, seramik ve diğer güçlü geleneksel sektörler de yalnız bırakılmamalıdır.
Çünkü Türkiye’nin ihracat, istihdam ve üretim ekosistemi yalnızca birkaç yüksek teknoloji sektöründen oluşmamaktadır.
Amaç geleceğin sektörlerini kurarken mevcut üretim gücünü kaybetmemektir.
DESTEK SÜREKLİ DEĞİL, EKONOMİK DÖNGÜYE BAĞLI OLMALIDIR
Millî Üretim Finansman Sistemi sürekli ve sınırsız düşük maliyetli kredi dağıtan bir yapı olmamalıdır.
Sistem ekonomik şartlara göre çalışmalıdır.
Faiz ve enflasyon normal düzeylere indiğinde destek oranları azaltılabilir.
Finansmana erişimin bozulduğu, sanayi yatırımlarının hızla gerilediği veya üretim kapasitesinin ciddi risk altında olduğu dönemlerde destek güçlendirilebilir.
Bunun için açık ve önceden belirlenmiş ölçütler kullanılmalıdır:
– Ticari kredi maliyetleri,
– Sanayi üretim eğilimi,
– Kapasite kullanım oranı,
– Yatırım harcamaları,
– İhracat siparişleri,
– İmalat sanayisindeki istihdam,
– İşletme kapanışları ve konkordato eğilimleri,
– Üretici güven göstergeleri,
– Makine ve teçhizat yatırımlarındaki değişim.
Böylece kararlar günlük taleplere veya siyasi baskılara göre değil, ölçülebilir ekonomik göstergelere göre alınır.
Sistem, şartlar ağırlaştığında güçlenen; ekonomik normalleşme sağlandığında ise kademeli olarak küçülen bir otomatik üretim dayanıklılığı mekanizması hâline getirilebilir.
PİLOT UYGULAMA: ÖNCE ÖLÇ, SONRA BÜYÜT
Bu ölçekte bir sistemin bir gecede bütün Türkiye’de uygulanması doğru değildir.
İlk aşamada kontrollü bir pilot program başlatılmalıdır.
Pilot uygulama;
– Üç ila beş stratejik sektör,
– Farklı sanayi yapılarını temsil eden seçilmiş organize sanayi bölgeleri,
– Mikro, küçük ve orta ölçekli işletmelerden oluşan dengeli bir firma grubu
üzerinde yürütülebilir.
Pilot programın süresi, yatırım türüne göre en az 18 ila 24 ay olmalıdır.
İlk aşamada örneğin;
– Makine ve metal işleme,
– Mobilya,
– Tekstil ve teknik tekstil,
– Otomotiv yan sanayisi,
– Gıda teknolojileri
gibi farklı özellikler taşıyan sektörler seçilebilir.
Böylece sistemin sermaye yoğun, emek yoğun, ihracatçı ve iç pazara çalışan işletmeler üzerindeki farklı etkileri gözlemlenebilir.
Pilot uygulamada her işletme için başlangıç verileri kaydedilmelidir:
– Üretim miktarı,
– Kapasite kullanım oranı,
– İstihdam,
– Enerji tüketimi,
– İhracat,
– Yerli girdi oranı,
– Finansman gideri,
– Verimlilik,
– Vergi ve SGK ödemeleri.
Program sonunda aynı göstergeler yeniden ölçülmelidir.
Pilot uygulamanın sonuçları bağımsız üniversiteler, Sayıştay denetimi ve uzman kuruluşlar tarafından değerlendirilmeli; başarılı sonuç alınması hâlinde sistem kademeli olarak genişletilmelidir.
Bu yaklaşımın temel ilkesi şudur:
Önce ölç, sonra destekle; önce dene, sonra büyüt.
Böylece enflasyonla mücadele, kamu maliyesi ve finansal istikrar riske atılmadan yeni model sınanabilir.
BAŞARI NASIL ÖLÇÜLECEKTİR?
Programın başarısı yalnızca kullandırılan kredi miktarıyla ölçülmemelidir.
“Şu kadar milyar TL kredi kullandırıldı” ifadesi tek başına başarı göstergesi değildir.
Asıl sorulması gereken şudur:
Bu kaynak karşılığında Türkiye ne kazandı?
Başarı için şu göstergeler kullanılmalıdır:
– Üretim hacmindeki değişim,
– Korunan ve oluşturulan istihdam,
– Gerçekleştirilen makine yatırımı,
– İş gücü ve enerji verimliliği,
– İhracata başlayan yeni firma sayısı,
– İhracat artışı,
– İthalatın yerini alan yerli üretim,
– Yerli girdi oranındaki yükseliş,
– Vergi ve sosyal güvenlik gelirlerindeki artış,
– Kredilerin geri ödeme performansı,
– Kamu tarafından karşılanan her 1 TL’ye karşı oluşturulan üretim değeri.
Her program için açık hedefler belirlenmelidir.
Sonuçlar yıllık olarak yayımlanmalıdır.
Başarısız programlar sonlandırılmalı veya yeniden tasarlanmalıdır.
Başarılı programların kapsamı ise genişletilmelidir.
Kamu kaynağının nereye, neden ve hangi sonuç karşılığında kullanıldığı toplum tarafından görülebilmelidir.
Şeffaflık yalnızca yolsuzluğu önlemez.
Aynı zamanda sisteme güveni ve dürüst sanayicinin programa katılma isteğini artırır.
BÜTÇE DİSİPLİNİ VE ENFLASYON RİSKİ NASIL KORUNACAKTIR?
Bu modelin en önemli itirazlarından biri, sağlanacak düşük maliyetli finansmanın enflasyonu artırabileceği düşüncesidir.
Bu endişe ciddiye alınmalıdır.
Bu nedenle sistem beş temel güvenceye dayanmalıdır:
Birincisi: Finansman yalnızca doğrulanmış üretim harcamaları için kullanılmalıdır.
İkincisi: Kaynak şirketin serbest hesabına değil, doğrudan tedarikçiye aktarılmalıdır.
Üçüncüsü: Toplam program büyüklüğü yıllık bütçe ve para politikası hedefleriyle uyumlu biçimde sınırlandırılmalıdır.
Dördüncüsü: Destekler üretim ve verimlilik sonuçlarına bağlanmalıdır.
Beşincisi: Genel talebi artıran tüketim finansmanı ile arz kapasitesi oluşturan üretim finansmanı kesin biçimde ayrıştırılmalıdır.
Bu model sınırsız kredi genişlemesi değildir.
Piyasanın tamamına ucuz para dağıtılması hiç değildir.
Bu model;
– Seçici,
– Ölçülü,
– Kapalı devre,
– Performansa bağlı,
– Geri dönüşlü
bir finansman sistemidir.
Üretim artışıyla karşılığı oluşan finansmanın enflasyonist etkisi, üretim dışı alanlara yönelen genel kredi genişlemesinden farklı olacaktır.
Ancak bu fark, sistemin sınırsız uygulanabileceği anlamına gelmez.
Programın ölçeği, zamanlaması ve sektör dağılımı para ve maliye politikalarıyla eş güdüm içinde yönetilmelidir.
ON İKİ MADDELİK UYGULAMA YOL HARİTASI
Millî Üretim Finansman Sistemi şu adımlarla hayata geçirilebilir:
Bir: Cumhurbaşkanlığı koordinasyonunda Millî Üretim Finansmanı Strateji Kurulu oluşturulmalıdır.
İki: Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, TCMB, ilgili kamu finans kuruluşları, odalar, borsalar ve üniversiteler ortak veri altyapısında buluşturulmalıdır.
Üç: Yeni ve ağır bir bürokrasi kurmadan uygulanabilecek kurumsal model belirlenmeli; mevcut kurumların görev çakışmaları önlenmelidir.
Dört: Millî Üretici Statüsü için nesnel, sayısal ve denetlenebilir ölçütler hazırlanmalıdır.
Beş: Üretim devamlılığı, makine yatırımı, sipariş finansmanı ve ihracata geçiş için ayrı finansman pencereleri açılmalıdır.
Altı: Kamu bankaları, özel bankalar ve katılım finans kuruluşları sisteme eşit ve şeffaf şartlarla dâhil edilmelidir.
Yedi: Krediler kapalı devre sistemle yalnızca üretim harcamalarında kullanılmalıdır.
Sekiz: Faiz veya kâr payı desteği üretim, istihdam, verimlilik ve ihracat performansına bağlanmalıdır.
Dokuz: Bankalar, kamu ve işletmeler arasında dengeli risk paylaşımı kurulmalıdır.
On: Üniversiteler, teknik kuruluşlar ve meslek odaları firmaların verimlilik ve dönüşüm projelerine danışmanlık sağlamalıdır.
On Bir: Sistem ilk aşamada belirli sektör ve bölgelerde pilot olarak uygulanmalı, sonuç alınmadan ülke geneline yayılmamalıdır.
On İki: Programın sonuçları her yıl üretim, istihdam, ihracat, verimlilik, geri ödeme ve kamu maliyeti bakımından bağımsız olarak ölçülmeli ve kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
SONUÇ: ENFLASYONU DÜŞÜRÜRKEN ÜRETİM GÜCÜMÜZÜ KAYBETMEMELİYİZ
Türkiye’nin önünde iki ayrı yol bulunmamaktadır.
Bir tarafta enflasyonla mücadele, diğer tarafta üretim yoktur.
Doğru yol, ikisini birlikte yürütmektir.
Enflasyonla mücadele kararlılıkla devam etmelidir.
Ancak bu mücadele yürütülürken fabrikaların yatırım yapma gücü, KOBİ’lerin üretim kabiliyeti ve sanayicinin dünya ile rekabet etme imkânı korunmalıdır.
Çünkü bir fabrika kapandığında yalnızca bir şirket kapanmaz.
Yılların teknik bilgisi kaybolur.
Yetişmiş çalışanlar dağılır.
Tedarik zinciri bozulur.
İhracat müşterisi başka ülkeye gider.
Makine parkı atıl kalır.
Bir şehrin ekonomik dengesi zarar görür.
Ülkenin gelecekte yeniden kurmak zorunda kalacağı bir üretim yeteneği kaybedilir.
Bütün bunları yeniden kurmak, çoğu zaman yıllar alır.
Bazı üretim yetenekleri ise kaybedildikten sonra kolay kolay geri getirilemez.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir genel kredi genişlemesi değildir.
İhtiyacımız;
hedefi belli,
ölçüsü belli,
denetimi güçlü,
üretim dışına çıkmayan,
başarıyı ödüllendiren,
kamu ile özel sektörü aynı sorumlulukta buluşturan,
enflasyonla mücadeleye zarar vermeden üretimin damarlarını açık tutan
yeni bir finansman mimarisidir.
Bunun adı Millî Üretim Finansman Sistemi olmalıdır.
Bu sistem, mevcut kurumların yerine geçmemelidir.
Onların imkânlarını birbiriyle konuşturmalı, aralarındaki boşlukları tamamlamalı ve bütün yapıyı ortak bir üretim hedefi etrafında birleştirmelidir.
Çünkü Türkiye’nin geleceği yalnızca ne kadar tükettiğiyle değil, ne kadar ürettiğiyle belirlenecektir.
Ne kadar borç bulduğuyla değil, ne kadar katma değer oluşturduğuyla belirlenecektir.
Ne kadar mal ithal ettiğiyle değil, dünyaya ne kadar mal, teknoloji, bilgi ve marka satabildiğiyle belirlenecektir.
Ne kadar ihracatçı firmaya sahip olduğuyla değil, her yıl kaç üreticisini yeni bir ihracatçıya dönüştürebildiğiyle belirlenecektir.
Türkiye Yüzyılı, finansman maliyetlerine yenilmiş bir sanayiyle kurulamaz.
Türkiye Yüzyılı;
üreten,
yatırım yapan,
teknoloji geliştiren,
ihracata hazırlanan,
dünyayla rekabet eden,
kriz dönemlerinde üretim kabiliyetini koruyan
güçlü bir sanayiyle kurulabilir.
Türkiye’nin ihtiyacı, sanayiciyi piyasa şartlarından bütünüyle korumak değildir.
Sanayiciden beklenen verimlilik, yenilik, kayıtlılık, mali disiplin ve rekabet sorumluluğu devam etmelidir.
Ancak devlet de üretim kapasitesinin stratejik değerini görmeli; geçici finansman şartlarının kalıcı sanayi kayıplarına dönüşmesine izin vermemelidir.
Çünkü millî güvenlik yalnızca sınırların korunması değildir.
Enerji güvenliği, gıda güvenliği, teknoloji güvenliği, tedarik zinciri güvenliği ve üretim kapasitesinin korunması da millî güvenliğin ayrılmaz parçalarıdır.
Bu nedenle üretim finansmanı yalnızca bankacılık sisteminin teknik bir konusu olarak görülmemelidir.
Bu mesele;
sanayi politikasıdır,
istihdam politikasıdır,
ihracat politikasıdır,
teknoloji politikasıdır,
ekonomik güvenlik politikasıdır.
Son sözümüz açık olmalıdır:
Enflasyonu dizginlemek için tüketimi yavaşlatabiliriz. Fakat üretimi yavaşlatırsak, enflasyonla mücadele edecek ekonomik gücümüzü de zayıflatırız.
İhracat gümrükte değil, fabrikada başlar.
Faiz yüksek olabilir; fakat üretim durmamalıdır.
Çünkü üretimi korumak, Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını ve stratejik geleceğini korumaktır.Bu sürüm, kamuoyunda yayımlanabilecek bir fikir yazısı olmasının yanında Cumhurbaşkanlığına, ilgili bakanlıklara ve ekonomi kurullarına sunulabilecek politika raporu omurgasına da ulaştı.
Taşkın Koçak
