Dünya düzeni gözümüzün önünde değişiyor.
ABD–Çin rekabeti artık yalnızca ticaret üzerinden yürümüyor. Yapay zekâ, çip, enerji, savunma, kritik madenler, deniz yolları ve yeni ticaret koridorları üzerinden büyük bir güç mücadelesi yaşanıyor. Rusya yeniden nüfuz alanları arıyor. Hindistan yükseliyor. Küresel Güney daha fazla söz istiyor. Avrupa kendi güvenliğini yeniden tartışıyor.
Peki bütün bunlar olurken İslam ülkeleri nerede duruyor?
Masada mı, yoksa menüde mi?
İslam İşbirliği Teşkilatı’nın 57 üyesi var. Atlantik’ten Pasifik’e, Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan muazzam bir coğrafyadan söz ediyoruz. Enerji kaynakları, genç nüfus, sermaye, tarım alanları, kritik madenler ve dünyanın en önemli ticaret geçişlerinin önemli bir bölümü bu coğrafyayla doğrudan ilişkili.
Hürmüz Boğazı’nı düşünün. Babülmendep’i, Türk Boğazlarını, Kızıldeniz’i, Basra Körfezi’ni, Hint Okyanusu’nu ve Malakka hattını düşünün.
Fakat stratejik bir coğrafyada yaşamak, stratejik bir güç olmak anlamına gelmiyor.
Petrole sahip olmak başka, enerji geleceğini belirlemek başka. Büyük nüfusa sahip olmak başka, o nüfusu bilim ve teknoloji gücüne dönüştürmek başka. Sermayeye sahip olmak başka, o sermayeden patent, teknoloji, üniversite, yapay zekâ ve küresel marka üretmek başka.
Güç tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Bugünkü uluslararası sistemin en çarpıcı göstergelerinden biri Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’dir. Beş daimî üye; ABD, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere’dir. İİT üyesi 57 ülkeden hiçbirinin daimî üyeliği ve veto hakkı yoktur.
Bu tablo yalnızca Birleşmiş Milletler’in yapısını değil, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan güç düzenini de anlatıyor.
Fakat artık 1945’in dünyasında yaşamıyoruz.
2050’ye doğru yeni güç merkezleri ortaya çıkıyor. O hâlde asıl soru şudur:
Müslüman ülkeler yeni dünya düzeni kurulurken büyük güçler arasında tercih yapan ülkeler mi olacak, yoksa kendi stratejik ağırlığını üreten aktörler mi?
Bana göre mesele ABD karşıtlığı, Çin karşıtlığı, Rusya karşıtlığı veya Avrupa karşıtlığı değildir.
Asıl soru “Kime karşıyız?” değil, “Biz neyiz, ne biliyoruz ve ne üretebiliyoruz?” sorusudur.
Üstelik 21. yüzyılda “menüde olmak” sadece toprağınızın işgal edilmesi anlamına gelmiyor. Verinizin başka ülkelerin şirketlerinde tutulması, teknolojinizin dışarıdan gelmesi, savunmanızın kritik parçalarında başkalarına bağımlı olmanız, gençlerinizin ürettiği değerin başka ekonomilere akması ve doğal kaynaklarınızın yüksek katma değerli ürüne başkalarının elinde dönüşmesi de yeni bağımlılık biçimleridir.
Bu nedenle bağımsızlığı artık yalnızca sınırlarla tarif edemeyiz. Veri bağımsızlığı, enerji güvenliği, gıda güvenliği, teknolojik egemenlik ve nitelikli insan kaynağı da millî gücün parçalarıdır.
Bugünün egemenliği artık yalnızca sınır taşlarında değil; laboratuvarlarda, veri merkezlerinde ve algoritmalarda da kuruluyor.
Bir başka mesele de temsil gücüdür. Dünya sisteminin kuralları yeniden tartışılırken Müslüman ülkeler yalnızca mevcut kurumlarda daha fazla sandalye istememeli; bilimden finansa, teknolojiden ticarete kadar kendi aralarındaki kurumsal kapasiteyi de büyütmelidir. Çünkü başkasının masasında daha büyük sandalye istemek ile kendi ağırlığınızı oluşturmak aynı şey değildir.
Türkiye’nin sanayi ve savunma tecrübesini, Körfez’in sermayesini, Endonezya ve Pakistan’ın insan gücünü, Malezya’nın teknoloji ve finans birikimini, Orta Asya’nın enerji ve madenlerini, Afrika’daki Müslüman ülkelerin genç nüfusunu ve tarım potansiyelini ayrı ayrı düşünürsek elimizde büyük ama dağınık imkânlar kalır.
Bunları birbirini tamamlayan bir sisteme dönüştürürsek bambaşka bir güç ortaya çıkar.
Masada olmak, 57 ülkenin her konuda aynı düşünmesi anlamına gelmez. Türkiye ile Endonezya’nın, Suudi Arabistan ile Malezya’nın, Pakistan ile Kazakistan’ın millî çıkarları elbette birebir aynı değildir.
Stratejik olgunluk, farklılıkları ortadan kaldırmak değil; ortak çıkar bulunan alanlarda kalıcı mekanizmalar kurabilmektir.
Ortak üniversiteler, bilim ve teknoloji merkezleri, yapay zekâ altyapıları, yatırım fonları, öğrenci ve akademisyen hareketliliği, gıda ve su güvenliği projeleri, savunma iş birlikleri, ticaret ve lojistik koridorları kurulabilir.
Bunların üzerinde ise 2050’yi görebilen ortak bir stratejik akıl bulunmalıdır.
Geçenlerde “İslam Dünyasının Erasmus’u Neden Yok?” diye sormamın sebebi de buydu. Birbirinin ülkesinde okumayan gençlerin, birlikte araştırma yapmayan akademisyenlerin ve ortak teknoloji geliştirmeyen şirketlerin bulunduğu bir coğrafyada yalnızca siyasi zirvelerle kalıcı bir güç birliği oluşturmak kolay değildir.
Yeni dünya düzeninde masada olmanın şartı yalnızca askerî güç de değildir.
Bilginiz olacak. Teknolojiniz olacak. Üretiminiz olacak. Sermayeniz olacak. İnsan kaynağınız olacak. Diplomatik kapasiteniz olacak.
En önemlisi, bunları birbirine bağlayan stratejik aklınız olacak.
Türkiye açısından da önemli bir soru var.
Yıllardır Türkiye için “Doğu ile Batı arasında köprü” ifadesi kullanılıyor. Bana göre 21. yüzyılda yalnızca köprü olmak yeterli değildir.
Köprüden başkaları geçer.
Türkiye, Doğu ve Batı ile ilişkilerini sürdüren fakat kendi çevresinde ekonomik, teknolojik, bilimsel ve diplomatik kapasite üretebilen bir merkez ülke olmalıdır.
Burada hiçbir ülkenin diğerine hükmettiği bir yapıdan söz etmiyorum. Ortak çıkarların ortak projelere dönüştüğü, ülkelerin birbirinin eksiklerini tamamladığı bir sistemden söz ediyorum.
Çünkü yeni dünya düzeninde kimse size masada yer ayırmaz.
O sandalyeyi bilginizle, üretiminizle, teknolojinizle, insan kaynağınızla, diplomatik etkinliğinizle ve stratejik aklınızla kazanırsınız.
Coğrafyamızın, enerjimizin, sermayemizin, genç nüfusumuzun, verimizin ve pazarımızın başkalarının stratejik hesaplarında kullanılmasını seyrediyorsak menüdeyiz.
Bunları bilgiye, teknolojiye, üretime, ortak çıkara ve stratejik güce dönüştürebiliyorsak masadayız.
İslam ülkelerinin önündeki soru bu nedenle Batı mı, Doğu mu değildir.
Çok daha büyük bir sorudur:
Başkalarının kurduğu denklemlerde değişken mi olacağız, yoksa kendi denklemimizi kurabilen aktörler mi?
Dünya yeniden kuruluyor.
O hâlde soruyu bir kez daha soralım:
Dünya düzeni değişirken İslam ülkeleri masada mı, menüde mi?
Cevabı, bugün vereceğimiz kararlar belirleyecek.
Taşkın Koçak