Türkiye ekonomisini konuşurken çoğu zaman birkaç temel göstergenin etrafında dönüp duruyoruz: Enflasyon ne olacak, faiz ne zaman düşecek, döviz nereye gider, büyüme kaç olur, ihracat ne kadar artar?
Bunların hepsi önemli. Hatta kısa ve orta vadede ekonominin yönünü belirleyen temel göstergeler bunlar.
Fakat benim zihnimi daha temel bir soru meşgul ediyor:
Türkiye’nin asıl meselesi enflasyonu düşürmek mi, yoksa enflasyonu düşürürken ekonomik çarkı döndürmek ve birkaç yıl sonra aynı sorunları yeniden üretmeyecek bir ekonomik yapı kurmak mı?
Kanaatimce artık ikinci soruyu daha fazla konuşmamız gerekiyor.
Önümüzdeki 2–3 yılda uygulanacak para ve maliye politikalarıyla enflasyon önemli ölçüde aşağı çekilebilir. Bütçe disiplini güçlendirilebilir, rezervler artırılabilir, finansal dengeler iyileştirilebilir.
Bunların her biri son derece önemlidir.
Fakat bütün ekonomik politikayı tek bir göstergeye bağlarsak başka bir riskle karşılaşabiliriz.
Çünkü ekonomi yalnız enflasyondan ibaret değildir.
Ekonomi üretimdir, yatırımdır, ihracattır, istihdamdır, teknolojidir, tarımdır, enerjidir, girişimciliktir, insan kaynağıdır ve bütün bunların birlikte döndürdüğü büyük bir çarktır.
Bu çarkın dönmeye devam etmesi gerekir.
Enflasyonu düşürmeye çalışırken yatırımlar erteleniyor, üretici finansmana ulaşamıyor, sanayici makinesini yenileyemiyor, KOBİ küçülüyor, ihracatçı pazar kaybediyor ve girişimci yatırım iştahını yitiriyorsa; bir göstergede iyileşme sağlarken ekonominin gelecekteki büyüme kapasitesinden kaybediyor olabiliriz.
Burada söylemek istediğim elbette “enflasyonu önemsemeyelim” değildir.
Tam tersine yüksek enflasyon gelir dağılımını bozar, satın alma gücünü aşındırır, uzun vadeli yatırım kararlarını zorlaştırır ve ekonomide öngörülebilirliği azaltır.
Fakat enflasyonu düşürmek ile ekonomiyi geliştirmek aynı şey değildir.
Enflasyonun düşmesi istikrarın önemli bir şartıdır. Fakat istikrarın kendisi tek başına kalkınma değildir.
Bu nedenle Türkiye’nin önümüzdeki 2–3 yıllık orta vadeli dönemini yalnız bir enflasyonu düşürme dönemi olarak değil, aynı zamanda bir ekonomik dönüşüm dönemi olarak görmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü para politikası bize zaman kazandırabilir; fakat o zamanı yapısal dönüşüm için kullanamazsak birkaç yıl sonra yeniden başladığımız yere dönme riskiyle karşılaşabiliriz.
Asıl mesele kısır döngüyü kırmak
Türkiye’nin geçmiş ekonomik tecrübelerine baktığımızda bazı sorunların farklı dönemlerde yeniden karşımıza çıktığını görüyoruz.
Enflasyon yükseliyor.
Para politikası sıkılaşıyor.
Talep yavaşlıyor.
Finansman maliyetleri yükseliyor.
Bir süre sonra dengelenme sağlanıyor.
Ardından büyüme ihtiyacı yeniden öne çıkıyor.
Fakat üretim yapısındaki, verimlilikteki, enerjideki, tarımdaki, teknolojideki ve finansmandaki temel sorunlar yeterince değişmemişse yeni bir iç veya dış şokla aynı tartışmalar yeniden başlayabiliyor.
İşte Türkiye’nin asıl kırması gereken kısır döngü budur.
Enflasyonu bir kez düşürmek kadar, onu yeniden üreten ekonomik mekanizmaları değiştirmek zorundayız.
Enerjide yüksek dışa bağımlılık devam ediyorsa…
Tarımda arz ve planlama sorunları çözülmemişse…
Üretimde verimlilik yeterince yükselmiyorsa…
İhracat düşük ve orta katma değerde yoğunlaşıyorsa…
Sermaye üretimden çok kısa vadeli kazanç alanlarına gidiyorsa…
Sanayici uzun vadeli finansmana ulaşamıyorsa…
Eğitim sistemi ekonominin ihtiyaç duyduğu insan kaynağını yetiştiremiyorsa…
Fiyatları geçici olarak istikrara kavuştursak bile ekonominin temel kırılganlıklarını tamamen ortadan kaldırmış olmayız.
Yeni bir enerji krizi, jeopolitik gerilim, kur şoku veya küresel tedarik problemi aynı mekanizmaları yeniden harekete geçirebilir.
Dolayısıyla Türkiye’nin önünde iki ayrı dönem olduğunu düşünmüyorum:
Önce istikrar, sonra kalkınma.
Hayır.
İstikrar ile yapısal dönüşüm aynı anda yürümelidir.
Enflasyonu düşürürken ekonomik çarkı durdurmamalıyız
Burada çok hassas bir denge var.
Bir tarafta fiyat istikrarını sağlamak zorundayız.
Diğer tarafta üretim kapasitemizi korumak, yatırımı devam ettirmek, ihracat pazarlarımızı kaybetmemek ve teknolojik dönüşümü hızlandırmak zorundayız.
Çünkü dünya bizi beklemiyor.
Biz enflasyonu konuşurken dünyada yapay zekâ devrimi yaşanıyor.
Robotik üretim hızla yaygınlaşıyor.
Enerji teknolojileri değişiyor.
Tedarik zincirleri yeniden kuruluyor.
Üretim giderek daha fazla veriyle yönetiliyor.
Yeni malzemeler, batarya teknolojileri, biyoteknoloji ve otonom sistemler yeni ekonomik alanlar oluşturuyor.
Böyle bir dönemde Türkiye bütün enerjisini yalnız mevcut ekonomik sorunları yönetmeye ayırırsa, önümüzde açılan bazı büyük sıçrama alanlarını kaçırabilir.
Enflasyonu düşürelim derken Türkiye’nin sıçrama dönemini ertelememeliyiz.
Bugün kaybedilen bir ihracat pazarının geri alınması yıllar sürebilir.
Bugün ertelenen bir teknoloji yatırımı yarın rakibimizin birkaç yıl gerisine düşmemize neden olabilir.
Bugün yatırım yapmaktan vazgeçen sanayiciyi birkaç yıl sonra yeniden yatırıma ikna etmek kolay olmayabilir.
Dolayısıyla orta vadeli ekonomi politikasının başarısını yalnız “Enflasyon kaç puan düştü?” sorusuyla ölçmemeliyiz.
Aynı anda şunları da sormalıyız:
Üretim ne kadar güçlendi?
Verimlilik ne kadar arttı?
Yeni yatırımlar ne kadar yükseldi?
İhracatın katma değeri ne kadar arttı?
Teknolojik kapasitemiz ne kadar gelişti?
Enerji bağımlılığımız ne kadar azaldı?
Tarımda verimlilik ne kadar yükseldi?
İstihdamın niteliği ne kadar iyileşti?
Fiyat istikrarı ekonominin temel hedeflerinden biridir; fakat ekonominin kendisi değildir.
Türkiye’nin yeni meselesi: Verimlilik
Uzun zamandır büyümeyi konuşuyoruz.
Oysa artık büyümenin kendisi kadar büyümenin niteliğini konuşmamız gerekiyor.
Bir fabrika geçen yıl 100 kişiyle 100 birim üretiyor, bu yıl aynı imkânlarla 105 birim üretiyorsa büyümüştür.
Fakat aynı fabrika teknoloji, otomasyon, eğitim, yapay zekâ ve yeni yönetim sistemleri sayesinde 100 kişiyle 150 birim üretebiliyorsa başka bir şey gerçekleşmiştir:
Verimlilik sıçraması.
Türkiye’nin gerçek zenginleşmesi burada başlayacaktır.
Bu nedenle önümüzdeki 2–3 yıllık dönemde ekonomide takip ettiğimiz göstergelerin yanına çok temel bir soru daha koymalıyız:
Bir saatlik Türk emeği ne kadar değer üretiyor?
Çünkü ücretleri ve refahı kalıcı olarak yükseltmenin yolu yalnız ücretleri nominal olarak artırmaktan değil, insanımızın ürettiği değeri yükseltmekten geçer.
Bir çalışanın ürettiği değer yükselmeden o çalışanın gelirini kalıcı biçimde yükseltmek zorlaşır.
Bu nedenle Türkiye’nin orta vadeli ekonomik hikâyesinin merkezinde kanaatimce verimlilik bulunmalıdır.
Üretimin finansmanını yeniden düşünmeliyiz
Üretim dönüşümü finansmansız gerçekleşmez.
Fakat burada çok temel bir ayrım yapmalıyız:
Tüketimin finansmanı ile üretimin finansmanı aynı şey değildir.
Yeni fabrika kuran, ihracat yapan, makine alan, robotlaşan, enerji tüketimini azaltan, Ar-Ge yapan, dijitalleşen ve istihdam oluşturan işletmelerin uzun vadeli finansmana ulaşabilmesi gerekir.
Fakat mesele yalnız ucuz kredi vermek de değildir.
Desteklenen işletmeden dönüşüm istenmelidir.
İhracatın ne kadar arttı?
Çalışan başına üretimin ne oldu?
Enerji tüketimin ne kadar düştü?
Kaç yeni pazara girdin?
Teknoloji seviyeni ne kadar yükselttin?
Dijitalleşme sana ne kadar verimlilik kazandırdı?
Yeni teşvik anlayışımız parayı değil, dönüşümü finanse etmelidir.
Üstelik Türkiye üretimin finansmanını yalnız banka kredisine dayandıramaz.
Risk sermayesi, girişim sermayesi fonları, proje finansmanı, sukuk, uzun vadeli sermaye piyasası araçları, teknoloji yatırım fonları ve uygun alanlarda kitle fonlaması gibi alternatif mekanizmaları büyütmeliyiz.
Özellikle teknoloji yatırımlarında finansörün yalnız borç veren değil, gerektiğinde riski paylaşan ortak olduğu modeller geliştirmeliyiz.
Çünkü yeni dünyanın şirketleri her zaman ipotek gösterebilen şirketler olmayacaktır.
Bazen en büyük sermayeleri fikirleri, patentleri, yazılımları, verileri ve yetişmiş insanları olacaktır.
İhracatta yeni soru: Ne kadar sattık değil, ne satıyoruz?
İhracatın artması elbette önemlidir.
Fakat aynı miktarda ihracat yapan iki ülke aynı ekonomik güce sahip olmayabilir.
Bir kilogram ürünü birkaç dolara satmak başka; aynı kilogramın içine mühendislik, tasarım, patent, yazılım, teknoloji ve marka koyarak çok daha yüksek değer üretmek başka bir ekonomik seviyedir.
Bu nedenle ihracatta yalnız toplam rakamı değil;
kilogram başına ihracat değerini,
çalışan başına katma değeri,
orta-yüksek ve yüksek teknolojili ürünlerin payını,
patent ve lisans gelirlerini,
dünyaya açılan Türk markalarının sayısını da konuşmalıyız.
Türkiye’nin ihracat politikası yalnız daha fazla konteyner göndermeyi değil,
konteynerin içindeki aklı pahalılaştırmayı hedeflemelidir.
Her şeyi üretmek değil, hızlı sıçrayabileceğimiz alanları seçmek
Önümüzdeki 2–3 yıl içerisinde her alanda dünya lideri olmak elbette mümkün değildir.
Zaten böyle bir hedefe ihtiyacımız da yok.
Asıl mesele Türkiye’nin mevcut sanayi birikiminden, insan kaynağından, coğrafi avantajlarından ve teknolojik kabiliyetlerinden hareketle hangi alanlarda hızlı bir sıçrama gerçekleştirebileceğini doğru seçmektir.
Yapay zekâ…
Robotik…
İleri makine…
Savunma teknolojileri…
Medikal teknolojiler…
Enerji depolama…
Batarya teknolojileri…
İleri malzemeler…
Tarım teknolojileri…
Siber güvenlik…
Yarı iletkenlerin belirli alanları…
Uzay ve uydu teknolojileri…
Her alana aynı kaynağı dağıtmak yerine Türkiye’nin güçlü olduğu veya kısa sürede güçlenebileceği alanlarda kümelenmeler oluşturmalıyız.
Savunma sanayisindeki tecrübemiz burada çok önemli bir örnektir.
Devlet hedef koydu.
Üniversite, mühendis, girişimci ve sanayici aynı hedef etrafında buluştu.
İç pazar ilk talebi oluşturdu.
Teknoloji geliştirildi.
Ardından ihracat geldi.
O hâlde şu soruyu sormalıyız:
Savunmada oluşan bu zihni neden sağlıkta, enerjide, tarımda, makinede, yapay zekâda ve ulaşım teknolojilerinde de kurmayalım?
Yapay zekâyı konuşmak yetmez, ekonominin içine sokmalıyız
Türkiye’de yapay zekâ çok konuşuluyor.
Fakat benim için asıl mesele kaç kişinin yapay zekâ uygulaması kullandığı değildir.
Asıl soru şudur:
Konya’daki fabrikaya, Gaziantep’teki tekstilciye, Bursa’daki otomotiv yan sanayicisine, İstanbul’daki ihracatçıya, Çorum’daki makine üreticisine yapay zekâ ne kadar girdi?
Bir KOBİ’nin stoklarını yapay zekâ yönetebiliyor mu?
Makine arızasını gerçekleşmeden önce tahmin edebiliyor mu?
Enerji tüketimini optimize edebiliyor mu?
Üretim planlamasını iyileştirebiliyor mu?
Yeni ihracat pazarlarını analiz edebiliyor mu?
Üretim hatasını ürün fabrikadan çıkmadan görebiliyor mu?
Müşteri talebini önceden tahmin edebiliyor mu?
İşte ekonomik yapay zekâ dönüşümü budur.
Önümüzdeki 2–3 yılda on binlerce KOBİ’yi yapay zekâ, robotik, ERP, otomasyon ve veri analitiğiyle buluşturabilirsek bunun toplam verimliliğe etkisi çok büyük olabilir.
Ben buna Türkiye Verimlilik Seferberliği derdim.
Buradaki amaç işletmelere sadece teknoloji satın aldırmak olmamalıdır.
Amaç;
aynı insanla, aynı enerjiyle ve aynı sermayeyle daha fazla değer ürettirmek olmalıdır.
Tarımı eski dünyanın yöntemleriyle yönetemeyiz
Tarım meselesini yalnız çiftçinin meselesi olarak görmekten çıkmalıyız.
Tarım aynı zamanda enflasyondur.
Sudur.
Enerjidir.
Lojistiktir.
Sağlıktır.
Millî güvenliktir.
Türkiye’nin tarımsal kapasitesini veriye dayalı olarak görebilecek teknoloji bugün elimizde.
Hangi bölgede ne ekiliyor?
Toprağın niteliği nedir?
Su rezervimiz ne kadar?
Üç ay sonra hangi üründe açık oluşabilir?
Hangi bölgede kuraklık riski yükseliyor?
Tüketim ne kadar?
Depolarda ne var?
Üretici hangi üründen vazgeçiyor?
Bütün bunları tek bir veri mimarisi içerisinde görüp yapay zekâyla analiz edebilen bir devlet, gıda krizini meydana geldikten sonra yönetmez;
gelmeden önce görür.
Ekonomide yeni devlet aklı biraz da budur:
Sorun çıktıktan sonra müdahale eden değil, sorunu önceden gören devlet.
Enerji meselesi aynı zamanda enflasyon meselesidir
Türkiye büyüdükçe enerji ihtiyacı da artıyor.
Dünyanın herhangi bir bölgesinde savaş çıktığında petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki yükseliş; üretim maliyetimizden cari açığımıza, taşımacılıktan enflasyona kadar birçok alanı etkiliyor.
Dolayısıyla enerji politikası yalnız enerji meselesi değildir.
Aynı zamanda enflasyon, sanayi ve ekonomik bağımsızlık meselesidir.
Güneş, rüzgâr, nükleer, enerji depolama, akıllı şebekeler ve enerji verimliliğini birbirinden bağımsız projeler olarak değil, tek bir millî enerji mimarisinin parçaları olarak düşünmeliyiz.
Üstelik yalnız enerjiyi üretmek yetmez.
Paneli, bataryayı, inverteri, yazılımı, güç elektroniğini ve ilgili teknolojileri de mümkün olduğunca Türkiye’de üretmeliyiz.
Aksi hâlde enerji ithalatını azaltırken teknoloji ithalatını artırabiliriz.
Özellikle sanayide enerji verimliliği önümüzdeki 2–3 yıl içerisinde en hızlı sonuç alınabilecek alanlardan biridir.
En ucuz enerji, çoğu zaman hiç tüketmek zorunda kalmadığımız enerjidir.
Eğitim sistemini ekonomiden ayrı düşünemeyiz
Bir tarafta iş arayan üniversite mezunlarımız var.
Diğer tarafta sanayicimiz usta, teknisyen, kaynakçı, CNC operatörü, yazılımcı, otomasyon uzmanı ve nitelikli üretim personeli arıyor.
Burada yalnız bir işsizlik problemi yok.
Eğitim ile ekonominin birbirini yeterince okuyamaması problemi var.
Önümüzdeki 2–3 yılda hangi sektörün hangi insan kaynağına ihtiyaç duyacağı bugünden öngörülmelidir.
Meslek liseleri, meslek yüksekokulları, üniversiteler, OSB’ler ve işletmeler birbirinden kopuk yapılar olmaktan çıkarılmalı; bölgesel insan kaynağı planlamasının parçaları hâline getirilmelidir.
Üniversitenin başarısını yalnız mezun ettiği öğrenci sayısıyla değil, bulunduğu bölgenin ekonomik ve teknolojik kapasitesine yaptığı katkıyla da ölçmeliyiz.
Çünkü yeni dünyada eğitim politikası ile ekonomi politikası birbirinden ayrı iki alan değildir.
Ekonominin dönüşümü insanın dönüşümü olmadan gerçekleşmez.
Sermayenin yönünü değiştirmeden üretim ekonomisi kuramayız
Belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken meselelerden biri budur.
Sermaye doğal olarak güvenli ve kazançlı alanı arar.
Eğer arsa almak, gayrimenkul tutmak veya kısa vadeli finansal işlemler yapmak; fabrika kurmaktan, teknoloji geliştirmekten ve ihracat yapmaktan daha cazip hâle gelirse sermayeye kızamayız.
Sistem onu oraya yönlendirmiştir.
O hâlde sistemi değiştirmek gerekir.
Üreten sermayeyi ödüllendiren bir ekonomik mimari kurmalıyız.
Fabrikaya, teknolojiye, patente, ihracata ve insan yetiştirmeye yatırılan sermaye daha cazip hâle gelmelidir.
Türkiye’nin sermayesi rantta değil,
üretirken büyümelidir.
Dünya yeniden üretim haritasını çizerken Türkiye
Türkiye bütün bunları yalnız kendi iç ekonomik şartları nedeniyle yapmak zorunda değil.
Dünya ekonomisinin kendisi değişiyor.
Pandemi, savaşlar, enerji güvenliği, jeopolitik rekabet ve büyük güçler arasındaki teknoloji yarışı küresel üretim haritasını yeniden şekillendiriyor.
Ülkeler artık yalnız “En ucuz nerede üretirim?” diye sormuyor.
Aynı zamanda:
“Nerede güvenli üretirim?”
“Nereden kesintisiz tedarik sağlarım?”
“Üretimi hangi ülkeye yaklaştırmalıyım?”
diye soruyor.
Bu değişim Türkiye açısından çok büyük bir fırsat olabilir.
Avrupa’ya yakınlığımız, sanayi altyapımız, üretim kültürümüz, lojistik kabiliyetimiz, genç insan kaynağımız ve geniş tedarikçi ağımız bize önemli avantajlar sağlıyor.
Fakat artık yalnız ucuz veya hızlı üretmek yetmeyecek.
Dijitalleşme, enerji verimliliği, yeşil dönüşüm, teknoloji, kalite ve nitelikli insan kaynağı doğrudan rekabet şartına dönüşüyor.
Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki fırsat yalnız daha fazla ihracat yapmak değildir.
Asıl fırsat, dünyanın yeniden kurulan üretim haritasında birkaç basamak yukarı çıkmaktır.
Bu fırsat penceresi sonsuza kadar açık kalmayacaktır.
Bu nedenle önümüzdeki 2–3 yıl yalnız ekonomik dengelenmenin değil, Türkiye’nin küresel üretim zincirlerindeki yerini yeniden belirlemesinin de dönemi olmalıdır.
Devletin de verimlilik devrimine ihtiyacı var
Özel sektörden sürekli verimlilik isterken devleti bunun dışında tutamayız.
Kamuda tasarruf önemlidir.
Fakat tasarruf yalnız araç sayısını azaltmak, bina kullanımını kısmak veya bazı harcamaları sınırlamak değildir.
Asıl tasarruf bazen bir işi on imzadan iki imzaya düşürmektir.
Bir ruhsatı üç ay yerine üç günde vermektir.
Aynı veriyi vatandaştan beş ayrı kurumun istememesidir.
Kamu satın almalarında veri ve yapay zekâyı kullanarak israfı daha oluşmadan görebilmektir.
Kurumların performansını gerçek zamanlı ölçebilmektir.
Ben geleceğin devletini yalnız dijital devlet olarak değil, öngören devlet olarak görüyorum.
Dijital devlet işlemi hızlandırır.
Öngören devlet ise sorun ortaya çıkmadan harekete geçer.
Güven de bir ekonomik sermayedir
Ekonominin çok konuşulmayan fakat belki de en değerli sermayelerinden biri güvendir.
Güvenin fabrikası yoktur ama fabrikayı o kurdurur.
Kamyonu yoktur ama ticareti o taşır.
Bankası yoktur ama paranın vadesini o uzatır.
Bir girişimci önümüzdeki birkaç yılı görebiliyorsa yatırım yapar.
Yerli veya yabancı yatırımcı kuralların öngörülebilir olduğuna inanıyorsa sermayesini uzun vadeye bağlar.
İnsan hukuka, kuruma, sözleşmeye ve birbirine güveniyorsa ekonominin görünmeyen maliyetleri azalır.
Bu nedenle hukuk, liyakat, kurumsal kalite ve öngörülebilirlik yalnız hukuk veya yönetim meselesi değildir.
Bunların her biri aynı zamanda ekonomik üretim faktörüdür.
Güven arttıkça sermayenin vadesi uzar.
Sermayenin vadesi uzadıkça yatırım artar.
Yatırım arttıkça üretim kapasitesi genişler.
Dolayısıyla güven, rakamlarda ayrı bir satır olarak görünmese de ekonominin tamamının içinde çalışan görünmez bir sermayedir.
Ölçmediğimiz şeyi dönüştüremeyiz
Türkiye’de çok sayıda proje, destek ve teşvik uygulanıyor.
Fakat artık yalnız “Ne kadar kaynak ayırdık?” sorusundan çıkıp “Bu kaynak neyi değiştirdi?” sorusuna geçmeliyiz.
Her büyük ekonomik dönüşüm politikasının açık ve ölçülebilir göstergeleri olmalıdır.
İki veya üç yıl sonra dönüp bakabilmeliyiz:
Kaç işletme dijitalleşti?
Kaç KOBİ yapay zekâ kullanmaya başladı?
Çalışan başına katma değer ne kadar yükseldi?
Kaç işletme ihracata başladı?
İhracatta teknoloji seviyesi ne kadar arttı?
Enerji verimliliğinde ne kadar ilerleme sağlandı?
Kaç patent ticarileşti?
Tarımda birim başına verim ne kadar yükseldi?
Çünkü ölçemediğimiz şeyi yönetmekte zorlanırız; yönetemediğimiz şeyi de dönüştüremeyiz.
Teşvikin başarısı dağıtılan para miktarıyla değil, oluşturduğu dönüşümle ölçülmelidir.
Devlet, özel sektör, üniversite ve finans aynı hedefte buluşmalı
Böylesine büyük bir dönüşümü tek bir aktör gerçekleştiremez.
Devlet her fabrikayı kuramaz.
Özel sektör tek başına eğitim sistemini değiştiremez.
Üniversite tek başına finansmanı sağlayamaz.
Finans dünyası tek başına teknoloji politikası oluşturamaz.
Bu nedenle yeni kalkınma anlayışımızın merkezinde ortak akıl bulunmalıdır.
Kamunun yön gösterdiği ve ön açtığı;
özel sektörün yatırım yaptığı ve ürettiği;
üniversitelerin bilgi, araştırma ve insan kaynağı sağladığı;
finans dünyasının yalnız borç vermediği, gerektiğinde riski de paylaştığı;
girişimcinin yenilik ürettiği bir ekonomik ekosistem…
Türkiye’nin ihtiyacı kurumların yalnız kendi alanlarında çok çalışmaları değil,
aynı hedefe doğru birlikte çalışabilmeleridir.
Önümüzdeki 2–3 yıl bir eşik olabilir
Bütün bunları bir araya getirdiğimde meseleye karamsar bakmıyorum.
Tam tersine Türkiye’nin önünde önemli bir fırsat penceresi olduğunu düşünüyorum.
Önümüzdeki 2–3 yılda;
enflasyonu düşürürken üreticisini kaybetmeyen,
mali disiplinini korurken yatırım kabiliyetini zayıflatmayan,
ekonomik çarkı döndürürken fiyat istikrarını gözeten,
ihracatını artırırken katma değerini yükselten,
KOBİ’lerini yapay zekâ ve otomasyonla buluşturan,
sermayesini ranttan üretime yönlendiren,
enerji verimliliğini artıran,
tarımını veriyle yöneten,
eğitimini üretimin ihtiyaçlarıyla buluşturan,
üniversitesini teknolojik dönüşümün parçası hâline getiren,
küresel üretim zincirlerinde daha yukarıya çıkan,
devletini yalnız müdahale eden değil, öngören bir yapıya dönüştüren
bir Türkiye için ciddi adımlar atabiliriz.
Bunların tamamının iki veya üç yılda bitirilebileceğini söylemiyorum.
Böyle bir iddia gerçekçi olmaz.
Fakat iki veya üç yılda yön değiştirilebilir, sistem kurulabilir, dönüşüm başlatılabilir ve ilk sonuçlar görünür hâle getirilebilir.
Orta vadede asıl hedef de kanaatimce budur.
Türkiye’nin ekonomik istikrarını sağlarken aynı anda yeni üretim modelini kurmaya başlamak…
Çünkü yalnız enflasyonu düşürüp ekonominin yapısal sorunlarını olduğu yerde bırakırsak, birkaç yıl sonra aynı sorunlarla yeniden karşılaşabiliriz.
Yalnız büyümeyi düşünüp fiyat istikrarını ihmal edersek de başka bir dengesizlik üretiriz.
Dolayısıyla mesele birinden vazgeçip diğerini seçmek değildir.
Mesele dengeyi kurmaktır.
Enflasyonu düşürürken üretmek.
Üretirken verimliliği artırmak.
Büyürken teknolojiyi yükseltmek.
İhracat yaparken katma değeri artırmak.
Enerji tüketirken bağımlılığı azaltmak.
Finansman sağlarken dönüşümü şart koşmak.
Eğitim verirken ekonominin gelecekte ihtiyaç duyacağı insanı yetiştirmek.
Devleti dijitalleştirirken aynı zamanda öngören bir yapıya dönüştürmek.
Belki Türkiye’nin yeni ekonomik hikâyesi tam da bu denge üzerine kurulmalıdır.
Türkiye’nin meselesi yalnız parasının değerini korumak değildir. Asıl mesele; insanının emeğini, toprağının ürününü, fabrikasının üretimini, sermayesinin yönünü ve zihninin bilgisini daha değerli hâle getirmektir.
Çünkü ülkeler yalnız daha fazla para kazandıkları için zenginleşmezler.
Dünyanın ihtiyaç duyduğu değeri üretebildikleri için zenginleşirler.
Bu nedenle önümüzdeki 2–3 yılı yalnız enflasyonla mücadele edilen bir bekleme dönemi olarak göremeyiz.
Bu dönem aynı zamanda Türkiye’nin üretimini, teknolojisini, insan kaynağını, tarımını, enerjisini, finansman modelini ve devlet kapasitesini dönüştürme dönemi olmalıdır.
Para politikası bize zaman kazandırabilir; yapısal dönüşüm ise o zamanı kalıcı refaha dönüştürür.
Türkiye’nin önündeki gerçek sıçrama kanaatimce tam burada duruyor:
Enflasyonu düşürmek bugünün meselesidir. Enflasyonu düşürürken ekonomik çarkı döndürmek ve birkaç yıl sonra aynı enflasyonu, aynı kırılganlıkları ve aynı sıkılaşma ihtiyacını yeniden üretmeyecek ekonomik yapıyı kurmak ise asıl meseledir.
Taşkın Koçak
