AYNI DAVA İÇİN YOLA ÇIKTILAR, BİRBİRLERİNİ YOLDA BIRAKTILAR

Bir sefer sırasında Muhacirlerden bir kişi Ensar’dan birini incitince iki taraf kendi topluluğunu yardıma çağırdı. “Ey Muhacirler!” ve “Ey Ensar!” sesleri yükseldi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu çağrıyı duyunca, bunun cahiliye anlayışını hatırlattığını söyledi ve terk edilmesini istedi. Küçük bir hadise, öfke ve aidiyet duygusu devreye girince büyük bir ayrışmaya dönüşebilirdi. sahibukhari.com

Bu olay, sahabiler arasında kalıcı bir düşmanlık bulunduğunu göstermez. Tam tersine, kardeşliği zedeleyebilecek bir tutumun daha büyümeden önlendiğini gösterir. Ama bize bugün de geçerli bir şeyi hatırlatır: Bazen davanın yolunu kesen, dışarıdaki düşman değil; içeride büyütülen bir kırgınlıktır.

Bir zamanlar aynı sofrada oturan, aynı dert için dua eden, aynı hedefe yürüyen insanlar düşünün. “Bu hizmet şahsımız için değil; ümmet ve Allah’ın rızası için” diyerek yola çıkmışlar. Biri yorulunca diğeri omuz vermiş, biri eksik kalınca öteki tamamlamış. Zor günlerde yan yana durmuşlar. “Biz aynı davanın kardeşleriyiz” sözü, aralarında kurulmuş bir güven köprüsü olmuş.

Sonra zaman geçmiş. Bir söz yanlış anlaşılmış, bir emek görülmemiş, bir karar tartışılmış. Kimin daha çok çalıştığı, kimin daha fazla söz sahibi olduğu konuşulmaya başlanmış. Bir makam, bir yetki, bir fikir kardeşliğin önüne geçmiş. Dava aynı dava kalmış ama herkes kendi haklılığını savunmuş. Birlikte “Biz” diye yola çıkanların dilinde, fark ettirmeden “Ben” çoğalmış.

Bir toplantı düşünün. Kardeşlerden biri bir fikir ortaya koyuyor. Daha sözünü tamamlamadan kesiliyor. Fikrinin ümmete ne fayda sağlayabileceği konuşulacağına, niyeti sorgulanıyor. Sesler yükseliyor, bakışlar sertleşiyor; etraftakiler düşüncenin doğruluğunu tartmak yerine taraf seçiyor. O kardeş bir süre sonra susuyor. Belki fikrinden vazgeçtiği için değil, artık konuşmasının bir şeyi değiştirmeyeceğini düşündüğü için…

Toplantı biter; fakat içindeki kırgınlık bitmez. O kardeş, yalnızca odadan çıkmaz. Belki yıllarca emek verdiği bir yerden de uzaklaşır. Bir zamanlar güvenle girdiği ortamda kendini yabancı hissetmeye başlar. “Ben bunca yıl ne için emek verdim?” diye düşünür. Bir fikrin reddedilmesiyle başlayan şey, bazen bir insanın aidiyetini ve hizmet şevkini kaybetmesine kadar gider.

O anda kendimize sormalıyız: Davamız kazansın diye mi sesimizi yükseltiyoruz, yoksa karşımızdakini susturmanın verdiği üstünlük duygusunu mu arıyoruz? Bir tartışmada haklı çıkmak, gerçekten hakikate hizmet etmek midir? Kardeşimizin gönlünde neyi kaybettiğimizi hiç düşünüyor muyuz?

Daha acısı, İslam davasına hizmet etme iddiası zamanla insanın kendi nefsine hizmet etmeye dönüşebilir. Dava; makamını büyütmenin, sözünü geçerli kılmanın, kendi kararını tek doğru ilan etmenin aracına dönüşür. İnsan kendi arzusunu dava adına savunur; kardeşini incitirken, dışlarken, hatta itibarını zedelerken kendisini davanın hizmetkârı sanabilir.

Oysa dava, nefsimize kılıf olsun diye değil, nefsimizi terbiye etsin diye vardır. Dava, kardeşimizin üzerine basıp çıkacağımız bir merdiven değildir. Davayı kendi nefsine kaldıraç yapan insan, bir süre sonra nefsinin sesini davanın sesi sanmaya başlayabilir. Kendi öfkesini “dava hassasiyeti”, kendi kırgınlığını “hak mücadelesi”, kendi isteğini “ümmetin ihtiyacı” diye adlandırabilir.

Kelimelerimiz ayet ve hadislerle dolu olabilir. Fakat üslubumuz kibir, küçümseme ve öfke taşıyorsa, hakikati mi anlatıyoruz, yoksa kendi egomuzu mu koruyoruz? Mesele yalnızca bir davaya sahip çıkmak değil; o davanın ahlakına layık olabilmektir. Nefsimizi terbiye etmeden davanın dilini kuşandığımızda, en yüce kavramları bile kendi öfkemize siper edebiliriz.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Sizden biri, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz” buyurur.

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir