AVRUPA NEDEN MESLEK EĞİTİMİNDEN VAZGEÇMİYOR?

Dünya yapay zekâyı, robotları, insansız fabrikaları ve yeni teknolojileri konuşuyor.

Böyle bir çağda insanın aklına doğal olarak şu soru geliyor:

Avrupa’nın sanayide güçlü ülkeleri neden hâlâ meslek eğitiminde bu kadar ısrar ediyor?

Almanya, İsviçre ve Avusturya bunun en bilinen örnekleri. Ancak mesele bu üç ülkeyle sınırlı değil. Danimarka, Hollanda, Finlandiya, Norveç ve Avrupa’nın diğer birçok ülkesinde farklı modellerle mesleki eğitim önemini koruyor.

Üstelik bu ülkeler üniversiteden, bilimden veya yüksek teknolojiden vazgeçmiş değiller. Tam tersine teknolojide ilerlerken meslek eğitimini de güçlü tutuyorlar.

Kanaatimce üzerinde düşünmemiz gereken nokta tam olarak burasıdır.

Çünkü mesele yalnızca eğitim değildir.

Mesele, bir ülkenin üretim kabiliyetini nasıl devam ettireceğidir.

Okulun kapısı fabrikaya açılmalı

Almanya, İsviçre, Avusturya ve Danimarka’nın mesleki eğitim modelleri birbirinin tamamen aynısı değildir. Fakat önemli bir ortak özellikleri vardır:

Meslek okulunun kapısı fabrikaya açılır.

Öğrenci yalnızca sınıfta ders görmez; işletmeyi tanır, üretime girer, ustayla çalışır, gerçek makineyi görür ve yaptığı işin ekonomik karşılığını öğrenir. İşverenler, meslek kuruluşları ve sektör temsilcileri de insan yetiştirme sürecinin içerisinde yer alır.

Dolayısıyla genç mezun olduğunda üretim dünyasıyla ilk defa karşılaşmaz.

Üretimin içinde yetişir.

İsviçre bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Gençlerin yaklaşık üçte ikisi mesleki eğitim yolundan geçmektedir.

Dünyanın güçlü üniversitelerine sahip bir ülkenin gençlerinin önemli bir bölümünü aynı zamanda mesleki eğitime yönlendirebilmesi üzerinde düşünmeye değer.

Çünkü orada meslek eğitimi başarısızlığın adresi değil, başka bir başarı yoludur.

Türkiye’de kırılma nerede başladı?

Türkiye’nin de güçlü bir mesleki eğitim geçmişi vardı.

Sanat okulları, endüstri meslek liseleri, teknik liseler, çıraklık ve ustalık sistemi uzun yıllar sanayimizin ihtiyaç duyduğu insan gücünün yetişmesine katkı sağladı.

Ancak zaman içerisinde önemli kırılmalar yaşadık.

1997’de sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitime geçilmesi mesleğe erken yönlendirme yapısını değiştirdi. Ardından 1999’da uygulamaya giren katsayı sistemi, meslek lisesi öğrencilerinin yükseköğretime geçişinde ciddi bir dezavantaj oluşturdu.

O dönemin tartışmaları daha çok İmam Hatip Liseleri üzerinden yapıldı. Fakat ortaya çıkan sonuç yalnızca İmam Hatip Liselerini değil, teknik ve mesleki eğitimi de etkiledi.

Aileler, çocuklarının ileride üniversite tercihlerinin sınırlanacağını düşünerek meslek liselerinden uzaklaşmaya başladı.

Fakat kanaatimce daha büyük kayıp başka yerde yaşandı:

Mesleğin itibarı zayıfladı.

Başarıyı diplomayla ölçmeye başladık

Zaman içerisinde toplumda farkında olmadan şöyle bir başarı tarifi oluştu:

Başarılı çocuk üniversiteye gider.

Peki iyi bir teknisyen olmak başarısızlık mıdır?

İyi bir CNC operatörü, elektrikçi, kalıpçı, kaynakçı veya mekatronik teknisyeni olmak neden ikinci sınıf bir başarı olarak görülsün?

Bir fabrikanın milyonlarca dolarlık üretim hattını yöneten teknik insan neden toplumsal hiyerarşide değersiz görülsün?

İşte burada eğitim meselesinin ötesinde bir zihniyet problemiyle karşılaşıyoruz.

Biz zaman içerisinde diplomayı yükseltirken mesleğin itibarını aynı ölçüde yükseltemedik.

Yükseköğretime erişimin artması Türkiye açısından önemli bir gelişmeydi. Fakat bunun yanında başka bir soruyu yeterince soramadık:

Her gencin üniversite diplomasına mı, yoksa kabiliyetine uygun yüksek nitelikli bir eğitime mi ihtiyacı var?

Bu ikisi aynı şey değildir.

Çünkü ekonomi diplomalarla değil, birbirini tamamlayan yetkinliklerle çalışır.

Sanayinin görünmeyen sermayesi

Bir fabrikanın değerini hesaplarken arsasını, binasını, makinelerini, stoklarını ve sermayesini hesaba katıyoruz.

Fakat bilançoda kolay kolay görünmeyen başka bir varlık daha vardır:

Üretim tecrübesi.

Makinenin sesinden problemini anlayan usta, üretim hattındaki küçük bir sapmayı fark eden teknisyen, malzemenin nasıl davranacağını yılların tecrübesiyle bilen çalışan ve mühendisin çizimini gerçek ürüne dönüştüren teknik kadro…

Bunların her biri yıllar içerisinde oluşmuş bir bilgi taşır.

Bir usta emekli olduğunda yerine yenisini yetiştirmediyseniz sadece bir çalışan kaybetmezsiniz.

Bazen otuz yıllık üretim hafızasını da onunla birlikte emekli edersiniz.

Meslek eğitiminin çok konuşulmayan taraflarından biri budur.

Meslek eğitimi yalnızca gençlere iş öğretmez; bir ülkenin üretim bilgisini bir nesilden diğerine aktarır.

Avrupa’nın sanayide güçlü ülkelerinin mesleki eğitimdeki ısrarını biraz da buradan okumamız gerekir.

Meslek eğitimi kültürü eksik bırakır mı?

Burada önemli bir başka soru ortaya çıkıyor:

Bir genci mesleğe yönlendirmek onun kültürel ve düşünsel gelişimini sınırlar mı?

Eğer meslek eğitimini yalnızca bir makineyi kullanmayı öğretmek olarak görürsek elbette böyle bir tehlike vardır.

Fakat zaten yanlış olan da budur.

Bir teknisyen yalnızca makine kullanmayı bilen insan olmamalıdır. Tarihini, toplumunu ve kültürünü tanımalı; edebiyat okumalı, ahlak ve sorumluluk sahibi olmalı, dünyadaki gelişmeleri takip etmeli ve teknolojiyi anlayabilmelidir.

Daha da önemlisi, mesleki eğitim bir gencin önündeki diğer eğitim yollarını kapatmamalıdır. Bir teknisyen isterse daha sonra mühendis olabilmeli, mesleki eğitimden yükseköğretime geçiş yolları açık tutulmalıdır.

Dolayısıyla önümüzdeki tercih meslek mi kültür mü veya meslek mi üniversite mi değildir.

Türkiye’nin yeni modeli;

meslek + kültür + ahlak + teknoloji + üretim

üzerine kurulmalıdır.

Yapay zekâ meslek eğitimini bitirmeyecek

Bugün yapay zekâ, robotik, otomasyon, sensör teknolojileri ve akıllı üretim sistemleri fabrikayı yeniden tanımlıyor.

Bazı meslekler ortadan kalkacak, bazıları dönüşecek ve daha önce hiç bilmediğimiz yeni meslekler ortaya çıkacak.

Bu nedenle meslek eğitiminin önemi azalmıyor.

Meslek eğitiminin kendisi değişiyor.

Geleceğin teknisyeni yalnızca tornayı bilmeyecek; CNC’yi, robotu, sensörü, yazılımı, veriyi ve yapay zekâ destekli üretim sistemlerini de anlayacak.

Dolayısıyla geleceğin meslek lisesi bugünkü meslek lisesinin biraz geliştirilmiş hâli olmamalıdır.

Geleceğin fabrikasının insanını yetiştiren okul olmalıdır.

Her OSB aynı zamanda bir eğitim bölgesi olmalıdır

Kanaatimce Türkiye’nin önümüzdeki dönemde atabileceği en önemli adımlardan biri burada yatıyor:

Her Organize Sanayi Bölgesi aynı zamanda bir eğitim bölgesi olarak düşünülmelidir.

Meslek okulu sanayinin yanında duran bir bina değil, sanayinin içerisinde yaşayan bir kurum olmalıdır.

OSB’deki fabrikalar öğrencilerin uygulama alanına dönüşmeli, meslek liselerinin atölyeleri sektörle birlikte yenilenmeli, programlar bölgedeki sanayinin yalnızca bugünkü değil, beş-on yıl sonraki insan ihtiyacına göre hazırlanmalıdır.

Tecrübeli ustalar belirli şartlarla eğitim sisteminin içerisine alınmalı; mühendisler, teknisyenler ve işletme yöneticileri öğrencilerle buluşmalıdır. Öğrenci daha okuldayken gerçek üretim projelerinde çalışabilmelidir.

Hatta bir meslek lisesinin başarısını yalnızca kaç öğrenci mezun ettiğiyle değil, kaç öğrenciyi nitelikli biçimde üretime kattığıyla da ölçmeliyiz.

Türkiye’de OSB’lerle mesleki eğitimi yakınlaştırmaya yönelik önemli adımlar atılıyor. Bu doğru bir istikamettir.

Fakat bunu daha ileri taşıyabiliriz.

Hedefimiz sadece OSB’nin içerisinde okul açmak değil, OSB’nin kendisini büyük bir eğitim kampüsüne dönüştürmek olmalıdır.

Mesleğin itibarını yeniden yükseltmeliyiz

Sistemi değiştirmek tek başına yeterli değildir.

Toplumun zihnindeki meslek algısını da değiştirmemiz gerekiyor.

Bir anne-baba çocuğu meslek lisesine gittiğinde “üniversiteyi kazanamadı” duygusuna kapılıyorsa dünyanın en iyi atölyesini kursanız bile sorunu tam olarak çözemezsiniz.

Meslek sahibi olmak yeniden itibarlı hâle gelmelidir.

Ustalık değer kazanmalıdır.

Teknik insanın emeğinin ekonomik karşılığı güçlenmelidir.

Başarılı öğrencilerin de mesleki eğitimi gönüllü olarak tercih edebileceği bir sistem kurulmalıdır.

Çünkü eğitim sistemini yalnızca kanunlar ve müfredatlar şekillendirmez.

Bir toplumun başarı anlayışı da eğitim sistemini şekillendirir.

Mesele meslek lisesinden daha büyüktür

Türkiye yüksek teknoloji üretmek, ihracatını artırmak, savunma sanayisini büyütmek; enerjide, otomotivde, makinada, yazılımda ve yeni teknolojilerde küresel oyuncu olmak istiyor.

Bütün bunların ortak bir şartı var:

Nitelikli insan.

Fabrikayı kurabilirsiniz, makineyi satın alabilirsiniz, robotu ithal edebilirsiniz, yazılımı geliştirebilirsiniz.

Fakat üretim kültürünü ve tecrübesini bir gecede satın alamazsınız.

Onu yetiştirirsiniz.

Ustadan çırağa, teknisyenden öğrenciye, mühendisten üretim hattına, bir nesilden diğerine aktarırsınız.

Bu nedenle Avrupa’nın meslek eğitiminden neden vazgeçmediğini tartışırken aslında çok daha büyük bir sorunun cevabını arıyoruz:

Bir ülke üretme kabiliyetini gelecek nesillere nasıl aktarır?

Türkiye’nin meslek eğitimindeki asıl meselesi yalnızca daha fazla meslek lisesi açmak değildir.

Okulla üretim arasındaki bağı yeniden kurmak, mesleğin itibarını yükseltmek ve çocuklarımızın önüne diplomadan başka başarı yolları da koyabilmektir.

Çünkü güçlü ülkeler yalnızca çok sayıda üniversite mezunu yetiştiren ülkeler değildir.

Bilgiyi beceriye, beceriyi üretime, üretimi teknolojiye; bütün bunları da kültür ve ahlakla birleştirebilen ülkelerdir.

Taşkın Koçak
Türkiye Düşünce Platformu Başkanı
Araştırmacı-Yazar

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir