Yapay Zekâ Çağında Fakülte ve Bölüm Modelinin Sonu mu Geliyor?

Gelecekte öğrenciye “Hangi bölümde okuyorsun?” değil, “Hangi problemi çözüyorsun?” diye soracağız.

Üniversiteye giren bir gence ilk sorduğumuz sorulardan biri bellidir:

“Hangi bölümde okuyorsun?”

Tıp.

Hukuk.

Mühendislik.

İktisat.

Psikoloji.

İlahiyat.

Sosyoloji…

Yüzyıllardır üniversite bilgiyi böyle tasnif ediyor. Bilgi büyüdükçe uzmanlık alanları oluştu; uzmanlıklar bölümlere, bölümler fakültelere dönüştü.

Bu yapı modern bilimin gelişmesinde çok önemli bir rol oynadı.

Fakat yapay zekâ çağında önümüzde çok daha temel bir soru var:

Dünya problemleri fakültelere ayrılmıyorsa, üniversite neden hâlâ bilgiyi bu kadar keskin sınırlarla ayırıyor?

Esasında yapay zekânın üniversiteye getirdiği asıl değişim, yeni bir bölümün veya yeni bir dersin eklenmesi değildir.

Mesele bundan daha büyüktür:

Bilginin nasıl örgütleneceğinin yeniden düşünülmesi.

Dünya değişti, problemler değişti

Bir depremi düşünelim.

Deprem yalnızca inşaat mühendisliğinin problemi midir?

Elbette değil.

Jeoloji vardır.

Mimarlık vardır.

Şehir planlama vardır.

Lojistik vardır.

Sağlık vardır.

Psikoloji vardır.

Sosyoloji vardır.

Ekonomi vardır.

Hukuk vardır.

Kamu yönetimi vardır.

İletişim vardır.

Veri bilimi ve yapay zekâ vardır.

Çünkü mesele yalnızca bir binanın yıkılmaması değildir.

Mesele, milyonlarca insanın yaşadığı bir şehrin felaket karşısında ayakta kalabilmesidir.

Kanseri düşünelim.

Kanser artık yalnızca tıbbın meselesi değildir.

Genetik, moleküler biyoloji, biyomühendislik, ilaç teknolojileri, görüntü işleme, veri bilimi ve yapay zekâ aynı problemin çevresinde buluşuyor.

Tarım da öyle.

Bugünün tarımı yalnızca toprağı, tohumu ve iklimi bilerek yönetilemiyor. Uydu görüntüleri, sensörler, meteoroloji, genetik, su yönetimi, lojistik, ekonomi, uluslararası ticaret, veri analitiği ve yapay zekâ artık tarım sisteminin parçaları hâline geliyor.

İklim değişikliği, göç, enerji, şehirleşme, yaşlanan nüfus, salgınlar, siber güvenlik…

Hangisini tek bir fakültenin kapısından içeri sokabiliriz?

Dünya problemleri bütünleşirken bilgi neden hâlâ koridorlara ayrılmış durumda?

Bence üniversitenin geleceğine ilişkin asıl tartışma tam burada başlıyor.

Yapay zekâ fakültelerin arasındaki duvarları zorluyor

Disiplinler arası çalışma elbette yapay zekâ ile başlamadı.

Üniversiteler bunu uzun zamandır tartışıyor.

Fakat yapay zekâ çok önemli bir şeyi değiştirdi:

Farklı bilgi alanlarını birbirine bağlamanın hızını ve ölçeğini.

Bir araştırmacı artık çok kısa süre içerisinde başka disiplinlerin literatürünü tarayabiliyor, büyük veri kümelerini analiz edebiliyor, farklı alanlar arasında ilişkiler kurabiliyor, simülasyonlar yapabiliyor ve daha önce görülmesi son derece güç bağlantıları araştırabiliyor.

Bunun sonucu yalnızca teknolojik olmayacaktır.

Kurumsal sonuçları da olacaktır.

Çünkü bilginin kendisi disiplinlerin arasından daha rahat geçmeye başladığında, üniversitenin kurduğu duvarların anlamı da doğal olarak sorgulanacaktır.

Dünyadaki bazı gelişmeler bunun ilk işaretlerini veriyor.

Princeton Üniversitesi 2026 yılında Data and Intelligent Systems (DaIS) adıyla yeni bir akademik yapılanma oluşturdu.

Burada dikkat çekici olan yalnızca yapay zekâya yatırım yapılması değildir.

Veri ve yapay zekâ; bilgisayar bilimlerinin yanında psikoloji, siyaset, sosyoloji, tarih, beşerî bilimler ve temel bilimlerle buluşturuluyor.

Wisconsin–Madison Üniversitesi ise kırk yılı aşkın bir sürenin ardından ilk yeni akademik kolejini College of Computing and Artificial Intelligence adıyla oluşturdu.

Dünyanın farklı üniversitelerinde sağlık ile yapay zekâ, hukuk ile teknoloji, biyoloji ile veri bilimi, insan bilimleri ile hesaplamalı yöntemler giderek daha fazla yan yana geliyor.

Bütün bunlar “fakülteler ortadan kalkıyor” anlamına gelmiyor.

Ancak önemli bir yön değişikliğini gösteriyor:

Üniversite artık yalnızca disiplinler üzerinden değil, disiplinlerin kesiştiği alanlar üzerinden de yeniden örgütlenmeye başlıyor.

Aslında yanlış soruyu soruyor olabiliriz

Türkiye’de yapay zekâ konuşulduğunda doğal olarak şu sorular gündeme geliyor:

Kaç yapay zekâ bölümü açmalıyız?

Kaç yapay zekâ uzmanı yetiştirmeliyiz?

Üniversitelerimize kaç yapay zekâ dersi koymalıyız?

Bunların hepsi önemli.

Fakat esas soru daha büyüktür:

Yapay zekâyı mevcut üniversite modelinin içine mi yerleştireceğiz, yoksa üniversite modelini yapay zekâ çağının şartlarına göre yeniden mi düşüneceğiz?

Yapay zekâyı yalnızca yeni bir bölüm olarak görürsek eski binaya yeni bir oda eklemiş oluruz.

Oysa aslında tartışmamız gereken şey odalar değil, binanın mimarisidir.

Bölümden probleme

Burada farklı bir üniversite tasavvuru üzerinde düşünelim.

Fakülteler ve bölümler devam etsin.

Çünkü derin uzmanlığa ihtiyacımız var.

Bir cerrahın tıp bilgisinin, bir hukukçunun hukuk bilgisinin, bir mühendisin mühendislik bilgisinin yerini disiplinler arasılık alamaz.

Derinlik olmadan disiplinler arasılık da yüzeysel kalır.

Fakat mevcut yapının üzerine ikinci bir akademik katman kuralım:

Problem alanları.

Su ve Gıda Güvenliği.

Sağlık ve Uzun Yaşam.

Yapay Zekâ ve İnsan.

Şehir ve Mobilite.

İklim ve Enerji.

Savunma ve Güvenlik.

Dijital Toplum.

Göç ve Toplumsal Uyum.

Afet ve Dirençli Şehirler.

Bu alanlardan birinin kapısından içeri girdiğinizde karşınıza tek bir bölüm çıkmasın.

Mühendis gelsin.

Hekim gelsin.

Hukukçu gelsin.

Sosyolog gelsin.

Psikolog gelsin.

İktisatçı gelsin.

İlahiyatçı gelsin.

Veri bilimci ve yapay zekâ uzmanı gelsin.

Hepsinin önüne aynı gerçek problem konsun.

İşte o zaman üniversitenin temel sorusu değişmeye başlar.

“Sen hangi bölümün öğrencisisin?”

sorusunun yanına çok daha önemli ikinci bir soru gelir:

“Sen hangi problemi çözmeye çalışıyorsun?”

Esasında geleceğin üniversitesindeki büyük zihniyet değişiminin önemli bir kısmı bu iki soru arasındaki farkta yatıyor.

Diplomanın yanında “problem portföyü”

Bunu bir adım daha ileri götürelim.

Bir öğrenci neden üniversiteden yalnızca diplomasıyla mezun olsun?

Bir mühendislik öğrencisi dört yıl boyunca hangi gerçek problemlerin çözümünde çalıştı?

Bir tıp öğrencisi hangi araştırmalara katıldı?

Bir hukuk öğrencisi hangi yeni toplumsal veya teknolojik meseleye çözüm geliştirdi?

Bir sosyoloji öğrencisi hangi gerçek verileri analiz etti?

Bir ilahiyat öğrencisi yapay zekâ, biyoteknoloji, dijital mahremiyet veya insan-makine ilişkilerinin ortaya çıkardığı hangi yeni ahlaki mesele üzerinde çalıştı?

Öğrencinin diplomasının yanında bir de “problem portföyü” olabilir.

Hatta geleceğin iş dünyasında bu portföy, diplomanın kendisi kadar önemli hâle gelebilir.

Mezun olan genç yalnızca ne okuduğunu değil;

hangi problem üzerinde çalıştığını,

kimlerle birlikte çalıştığını,

hangi çözümü geliştirdiğini,

ne üretebildiğini

de gösterebilmeli.

Bu durumda üniversitenin eğitim anlayışı da değişir:

Ders geçmekten problem çözmeye,

ezberlemekten üretmeye,

tek disiplinli düşünmekten bağlantılar kurmaya doğru yeni bir alan açılır.

Diploma bize öğrencinin ne okuduğunu söyler. Problem portföyü ise ne yapabildiğini gösterir.

Hocanın rolü küçülmez, büyür

Yapay zekâ güçlendikçe hocaya daha az ihtiyaç duyulacağını düşünmek bana göre meseleyi eksik okumaktır.

Tam tersine:

İyi hocaya daha fazla ihtiyaç duyacağız.

Çünkü bilgi artık kıt değil.

Bilgi fazlasıyla var.

Öğrenci saniyeler içerisinde binlerce sayfalık bilgiye erişebiliyor.

Asıl problem artık bilgiye ulaşmak değil:

Bilginin içerisinde kaybolmamak.

Hangisi doğru?

Hangisi yanlış?

Hangi kaynak güvenilir?

Bir iddianın yöntemi nedir?

İki farklı bilgi arasındaki ilişki nasıl kurulmalıdır?

Bir sonuç hangi şartlarda geçerlidir?

Daha önemlisi:

Bu bilgi ne için kullanılacaktır?

Yapay zekâ öğrencinin önüne bilgi getirebilir.

Fakat ilim yalnızca bilgi değildir.

İlim aynı zamanda usuldür.

Tahkiktir.

Muhakemedir.

Tecrübedir.

Ahlaktır.

Nihayetinde hikmet arayışıdır.

Geleceğin hocası bu nedenle yalnızca bilgiyi anlatan kişi olmayacaktır.

Öğrencinin zihnini yetiştiren, doğru soruyu sorduran, yöntem öğreten, yanlışı ayıklayan, farklı alanlar arasında bağ kurduran ve bilgiyi anlamlandırmasına yardımcı olan kişi olacaktır.

Makine bilgiyi çoğalttıkça, bilgiyi anlamlandıracak insana duyulan ihtiyaç azalmaz; aksine artar.

Üniversiteleri neyle ölçeceğiz?

Bu dönüşüm başka bir temel soruyu da beraberinde getiriyor:

Bir üniversitenin büyüklüğünü neyle ölçeceğiz?

Kaç fakültesi var?

Kaç bölümü var?

Kaç öğrencisi var?

Kaç akademisyeni var?

Kaç yayın yaptı?

Bunların hepsi önemlidir.

Ancak artık başka soruları da sormamız gerekiyor:

Hangi problemi çözdü?

Hangi teknolojiyi geliştirdi?

Hangi disiplinleri aynı masada buluşturdu?

Hangi yeni bilgiyi üretti?

Şehrinin hangi meselesine çözüm geliştirdi?

Ülkesine hangi stratejik kabiliyeti kazandırdı?

Dünyanın hangi problemine cevap verebildi?

Geleceğin büyük üniversitesi, en fazla fakültesi olan üniversite olmayacaktır.

En büyük problemleri çözmek için en farklı ilimleri aynı masada buluşturabilen üniversite olacaktır.

208 üniversite, 208 ayrı kabiliyet

Türkiye açısından asıl büyük imkânlardan biri burada bulunuyor.

Türkiye’de 200’ün üzerinde üniversitemiz var.

Bunların birbirinin benzeri olması gerekmiyor.

Her üniversite bulunduğu şehrin ekonomik, coğrafi, kültürel, bilimsel ve stratejik kabiliyetlerinden hareketle birkaç büyük problem alanında uzmanlaşabilir.

Konya tarım, su ve gıda teknolojilerinde;

Karadeniz şehirleri deniz, enerji ve iklimde;

İstanbul deprem, finans, şehircilik, lojistik ve dijital ekonomide;

Ankara savunma, kamu yönetimi, diplomasi ve yapay zekâda;

sağlık altyapısı güçlü şehirler biyoteknoloji, tıp teknolojileri ve sağlık yapay zekâsında;

sanayi şehirleri robotik, ileri üretim, malzeme bilimi ve endüstriyel yapay zekâda güçlü merkezlere dönüşebilir.

Bu modelde üniversiteler birbirinin kopyası olmaktan çıkar.

Her birinin bir bilimsel kimliği ve stratejik kabiliyeti oluşur.

Bir başka ifadeyle:

208 üniversitemiz varsa, 208 tabela değil, 208 farklı kabiliyet üretmeliyiz.

Üniversitenin bulunduğu şehir de bu yapının laboratuvarına dönüşür.

Sanayici üniversiteye problem getirir.

Belediye şehir problemini getirir.

Hastane sağlık problemini getirir.

Çiftçi tarım problemini getirir.

Kamu kurumu kendi problemini getirir.

Üniversite farklı disiplinleri, akademisyenleri, öğrencileri ve yapay zekâyı aynı masada buluşturarak çözüm üretir.

İşte o zaman üniversite şehirden kopuk bir eğitim adası olmaktan çıkar; şehrin, ülkenin ve insanlığın problem çözme merkezlerinden biri hâline gelir.

Fakültelerin sonu mu geliyor?

Başlıktaki soruya dönelim:

Fakültelerin ve bölümlerin sonu mu geliyor?

Bence hayır.

Tıp yine tıp olacaktır.

Hukuk yine hukuk olacaktır.

Mühendislik yine mühendislik olacaktır.

İlahiyat yine kendi ilmî derinliğini koruyacaktır.

Çünkü derinlik olmadan disiplinler arasılık olmaz.

Değişecek olan başka bir şeydir:

Fakülte ve bölümlerin bilginin tek örgütlenme biçimi olması.

Geleceğin üniversitesi iki güçlü eksen üzerinde yükselebilir:

Bir tarafta derin uzmanlık,

diğer tarafta büyük problemler etrafında disiplinler arası çalışma.

Yapay zekâ bu iki dünyayı birbirine bağlayan en güçlü araçlardan biri hâline gelecektir.

Dolayısıyla asıl soru:

“Fakülteler ortadan kalkacak mı?” değildir.

Asıl soru şudur:

“Fakültelerin arasındaki duvarlar daha ne kadar bu kadar yüksek kalabilir?”

Sonuç: Bilgiyi yeniden birleştirmek

Yüzyıllardır üniversitelerin en büyük başarılarından biri bilgiyi bölümlere ayırarak derinleştirmek oldu.

Esasında yapay zekâ çağında üniversitelerin önündeki büyük görevlerden biri, derinleşirken parçaladığımız bilgiyi yeniden bir araya getirmektir.

Çünkü insan parçalanmış bir varlık değildir.

Şehir parçalanmış değildir.

Toplum parçalanmış değildir.

Tabiat parçalanmış değildir.

Dünyanın büyük problemleri de hiçbir zaman fakülte tabelalarına göre ortaya çıkmıyor.

Bu nedenle Türkiye’nin üniversite meselesini yalnızca “Kaç yeni yapay zekâ bölümü açmalıyız?” sorusuna sıkıştırmaması gerektiğini düşünüyorum.

Daha büyük soruyu sormalıyız:

Yapay zekâ çağında üniversiteyi nasıl yeniden düşünmeliyiz?

Gelecekte bir gence üniversitede ilk soracağımız soru da değişebilir.

“Hangi bölümde okuyorsun?”

yerine:

“Hangi problemi çözüyorsun?”

Aslında üniversitenin geleceğindeki büyük zihniyet değişimi, tam da bu iki soru arasındaki mesafede yatıyor.

Taşkın Koçak

Facebook
Twitter
Telegram
WhatsApp
Email

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir