TARLADA ÇOK ÜRETİCİ, PAZARDA TEK BAŞINA
Çiftçiyi Desteklemek Yetmez, Pazarlık Gücünü de Artırmalıyız
Türkiye’de tarım konuşulduğunda yıllardır aynı soruyu soruyoruz:
Çiftçi ucuza satarken tüketici neden pahalı alıyor?
Tarlada 10 liraya satılan domates nasıl oluyor da tüketiciye ulaşıncaya kadar 40–50 liraya çıkabiliyor?
Aradaki farkın ne kadarı nakliye?
Ne kadarı ambalaj?
Ne kadarı depolama ve soğuk zincir?
Ne kadarı fire?
Ne kadarı komisyon?
Ne kadarı perakende operasyonu?
Ne kadarı normal ticari kâr?
Ve ne kadarı gerçekten açıklanması gereken olağan dışı bir fiyat artışı?
Asıl soru ise şudur:
Biz bu zinciri gerçekten görebiliyor muyuz?
Bence Türkiye’nin tarım piyasasındaki temel sorunlarından biri tam burada başlıyor.
Fiyatı görüyoruz.
Ama fiyatın nasıl oluştuğunu yeterince göremiyoruz.
Daha önemlisi, fiyat yükseldikten sonra konuşmaya başlıyoruz.
Oysa asıl başarı, domates 50 liraya çıktıktan sonra nedenini araştırmak değil;
domatesin bir hafta sonra 50 liraya çıkabileceğini bugünden görebilmektir.
Türkiye tarımda tam da böyle bir akla geçmek zorundadır.
TARIMDA ZAMAN DA PARADIR
Yaş sebze ve meyveyi birçok ticari üründen ayıran önemli bir özellik vardır:
Bekleyemez.
Bir sanayici, şartları uygunsa ürettiği malı belirli bir süre stoklayabilir.
Domates üreticisinin böyle bir zamanı yoktur.
Çileğin yoktur.
Kirazın yoktur.
Şeftalinin yoktur.
Salatalığın yoktur.
Ürün hasat edildiği anda saat işlemeye başlar.
Bekledikçe raf ömrü azalır, kalitesi düşer, fire riski yükselir ve ekonomik değeri kaybolmaya başlar.
Bu nedenle yaş sebze-meyve piyasasında üzerinde yeterince durmadığımız çok önemli bir ekonomik gerçek vardır:
Bekleyebilmek de pazarlık gücüdür.
Alıcı:
“Bu fiyat bana uygun değil, almıyorum.”
diyebilir.
Üretici ise aynı rahatlıkla:
“Ben de satmıyorum.”
diyemez.
Çünkü satmadığı ürün birkaç gün sonra para etmeyebilir.
Demek ki tarım piyasasında fiyatı yalnızca arz ve talep belirlemiyor.
Zaman ve pazarlık gücü de belirliyor.
500 ÜRETİCİ, 5 BÜYÜK ALICI
Bir tarım havzası düşünelim.
500 çiftçi domates üretiyor.
Karşılarında ise yüksek miktarlarda ürün satın alabilecek birkaç büyük alıcı bulunuyor.
Market zincirleri…
Toptancılar…
İhracatçılar…
Gıda işletmeleri…
Kâğıt üzerinde 500 satıcı vardır.
Gerçekte ise 500 ayrı pazarlık masası vardır.
Bir çiftçinin 20 ton ürünü vardır.
Diğerinin 30 ton.
Bir başkasının 50 ton.
Her biri ayrı ayrı müşteri arıyor.
Her biri ayrı ayrı fiyat soruyor.
Üstelik hepsinin zaman baskısı var.
Karşılarındaki büyük alıcı ise çok daha geniş bir tedarik alanından ürün temin edebiliyor.
İşte burada fiyatı yalnızca arz ve talep değil, pazarlık gücü de belirliyor.
Çiftçi tarlada güçlü olabilir.
Ama pazara tek başına çıktığında aynı güçte değildir.
PEKİ KOOPERATİFLER?
Burada doğal olarak şu soru akla geliyor:
Türkiye’de kooperatif yok mu?
Elbette var.
Tarımsal amaçlı kooperatiflerimiz var.
Tarım satış kooperatifleri ve birlikleri var.
Üretici birliklerimiz var.
Tarım Kredi Kooperatifleri var.
Toptancı halleri ve Hal Kayıt Sistemi var.
Sözleşmeli üretim mekanizmaları var.
Üretici örgütlerini güçlendirmeye yönelik kamu politikaları var.
Türkiye bu konuda sıfırdan başlamıyor.
Dolayısıyla mesele:
“Kooperatif yok, kooperatif kuralım.”
meselesi değildir.
Asıl sorulması gereken şudur:
BÜTÜN BUNLAR VARSA ÇİFTÇİ NEDEN HÂLÂ PAZARDA ZAYIF?
Çünkü bir kurumun var olması ile ekonomik güç üretmesi aynı şey değildir.
Kooperatifin tabelasının bulunması, yüzlerce üreticinin pazarlık gücünün gerçekten birleştiği anlamına gelmez.
Örgütlenmek başka, ekonomik güç oluşturmak başka şeydir.
TARLALARI DEĞİL, PAZARLIK GÜCÜNÜ BİRLEŞTİRELİM
Türkiye’de üretici örgütlenmesine artık yeni bir gözle bakmalıyız.
Çiftçinin toprağını birleştirmek zorunda değiliz.
Mülkiyetini değiştirmek zorunda değiliz.
Herkes kendi tarlasında üretmeye devam edebilir.
Ama ürün pazara çıktığında yüzlerce çiftçinin ayrı ayrı hareket etmesi gerekmiyor.
Yeni nesil üretici örgütü;
ürünü toplamalı,
kalitesini sınıflandırmalı,
standartlaştırmalı,
paketlemeli,
soğutmalı,
depolamalı,
nakliyeyi birleştirmeli,
marketlerle görüşmeli,
ihracatçılarla pazarlık etmeli,
gıda sanayisiyle sözleşmeler yapmalı,
profesyonel satış ekipleri kurmalı,
talebi takip etmeli,
veriyi analiz etmelidir.
Ve en önemlisi:
500 çiftçinin ürününü 500 ayrı zayıf satıcı olmaktan çıkarıp tek büyük satış gücüne dönüştürmelidir.
Çiftçinin tarlasını birleştirmek zorunda değiliz.
Tarlalar ayrı kalabilir, pazarlık masası birleşebilir.
Türkiye’nin kooperatifçilik anlayışındaki asıl dönüşüm burada başlamalıdır.
ARACIYI KALDIRMAK ÇÖZÜM DEĞİLDİR
Gıda fiyatları yükseldiğinde sık sık:
“Aracıyı ortadan kaldıralım.”
deniliyor.
Kulağa kolay bir çözüm gibi geliyor.
Fakat tarım ekonomisi bu kadar basit değildir.
Birileri ürünü tarladan toplayacak.
Birileri tasnif edecek.
Birileri paketleyecek.
Birileri soğuk zinciri sağlayacak.
Birileri depolayacak.
Birileri nakliye yapacak.
Birileri yüzlerce üreticinin ürününü milyonlarca tüketiciye ulaştıracak.
Bunların hepsi gerçek ekonomik hizmetlerdir.
Dolayısıyla mesele aracının varlığı değildir.
Mesele, aracının hangi değeri ürettiğidir.
Hedefimiz:
Aracısız tarım değil, gereksiz aracılığın azaltıldığı tarım olmalıdır.
Değer üreten herkes kazanmalıdır.
Fakat değer üretmeden zincire yalnızca maliyet ekleyen yapılar azaltılmalıdır.
Aynı nedenle komisyon oranlarını düşürmek de tek başına çözüm değildir.
Piyasanın mimarisi değişmiyorsa bastırılan maliyet başka bir başlık altında yeniden ortaya çıkabilir.
Asıl soru şudur:
Bir kilogram ürünün tarladan market rafına kadar gerçek maliyeti nedir?
Bunu bilmiyorsak kişileri tartışırız.
Biliyorsak sistemi yönetiriz.
MİLLÎ TARIM PAZARI
Ben mevcut kooperatiflerin, üretici birliklerinin veya hallerin yerine yeni bir kurum önermiyorum.
Tam tersine:
Var olan yapıları, üreticileri, alıcıları, lojistiği ve piyasa verisini birbirine bağlayacak bir üst mimari öneriyorum.
Adına:
MİLLÎ TARIM PAZARI
diyebiliriz.
Temel yapı şöyle olabilir:
ÜRETİCİ → ÜRETİCİ ÖRGÜTÜ → MİLLÎ TARIM PAZARI → LOJİSTİK → ALICI
Fakat Millî Tarım Pazarı’nı çiftçinin ürününü internete koyduğu basit bir satış sitesi olarak düşünmeyelim.
Bu çok küçük bir hedef olur.
Burada tarif ettiğim şey:
Türkiye tarımının canlı veri, piyasa ve karar altyapısıdır.
Bir üretici örgütü sisteme girer:
Antalya – Domates
Hasat: 4.800 ton
Kalite: A
Hasat dönemi: 3–8 Haziran
Paketleme: Hazır
Soğuk zincir: Mevcut
Teslim noktası: Antalya
Bunu sadece ilçedeki birkaç tüccar görmez.
İstanbul’daki market zinciri görür.
Ankara’daki toptancı görür.
İzmir’deki gıda fabrikası görür.
İhracatçı görür.
Otel tedarikçisi görür.
Büyük yemek şirketi görür.
Teklif verirler.
Böylece üretici yalnızca kendi bölgesindeki birkaç alıcının verdiği fiyatı değil, gerçek talebi ve daha geniş pazarı görebilir.
İşte pazarlık gücü burada değişmeye başlar.
TÜRKİYE TARIMININ DİJİTAL NABZI
Fakat sistem bununla da yetinmemelidir.
Bir ekran düşünün.
Türkiye’nin 81 ilinden tarımsal veriler sürekli akıyor.
Antalya’da bugün kaç ton domates hasat edildi?
Mersin’de depoda kaç ton limon var?
Adana’da karpuz hasadı ne zaman yoğunlaşacak?
İstanbul yarın yaklaşık ne kadar domates tüketecek?
Ankara’nın patates ihtiyacı ne?
Hangi market gelecek hafta ne kadar ürün istiyor?
Hangi ihracatçı hangi kalibrede ürün arıyor?
Soğuk hava depolarında ne kadar boş kapasite var?
Hangi bölgede fiyat yükseliyor?
Nerede arz fazlası oluşuyor?
Hangi güzergahta nakliye maliyeti yükseldi?
Hangi bölgede hava şartları hasadı etkileyecek?
Buradaki mesele bütün bu verilerin bir yerlerde bulunması değildir.
Mesele, bu verilerin birbirleriyle konuşmasıdır.
Ben buna:
TARIMIN DİJİTAL NABZI
diyorum.
Devlet bu sisteme baktığında yalnızca:
“Türkiye tarımında bugün ne oluyor?”
sorusunun cevabını görmemelidir.
Çok daha önemli bir sorunun cevabını da arayabilmelidir:
15 GÜN SONRA NE OLACAK?
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni bir hal değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı; 81 ilin tarlasını, deposunu, kamyonunu, marketini, ihracatçısını ve tüketim talebini aynı veri sisteminde konuşturan yeni bir tarım aklıdır.
YAPAY ZEKÂ FİYAT BELİRLEMESİN, GELECEĞİ ÖNGÖRSÜN
Yapay zekânın görevi:
“Domates bugün 25 lira olacak.”
diyerek devlet adına fiyat belirlemek değildir.
Piyasanın fiyatını piyasa oluşturmalıdır.
Fakat yapay zekâ;
hava durumunu,
ekim alanlarını,
hasat takvimlerini,
geçmiş tüketimi,
market siparişlerini,
ihracat talebini,
stokları,
soğuk hava depolarını,
lojistik hareketlerini,
bölgesel fiyatları
birlikte analiz ederek şöyle bir uyarı üretebilir:
“Beş gün sonra Antalya’da domates arz fazlası riski oluşuyor.”
Ürün tarlada kaldıktan sonra çözüm aramak yerine önceden harekete geçilebilir.
İhracatçı bilgilendirilir.
Gıda sanayisi hazırlanır.
Diğer şehirlerdeki talep yönlendirilir.
Lojistik kapasitesi planlanır.
Soğuk hava depoları hazırlanır.
Gerekirse işleme sanayisi devreye girer.
Başka bir gün sistem:
“Bir hafta sonra İstanbul’da şu ürün grubunda arz açığı riski var.”
uyarısı verebilir.
O zaman ürün kıtlaşıp fiyat yükseldikten sonra müdahale etmeyiz.
Önceden tedbir alırız.
Çünkü asıl başarı:
Domates 50 liraya çıktıktan sonra nedenini bulmak değil, bir hafta sonra 50 liraya çıkabileceğini bugünden görebilmektir.
İşte benim daha önce ifade ettiğim “tepki veren tarımdan öngören tarıma geçmek” düşüncesinin pazarlama tarafı budur.
TARLADAN RAFA MALİYET PASAPORTU
Sistemin ikinci önemli ayağı fiyatın nasıl oluştuğunu görebilmektir.
Ben buna:
TARLADAN RAFA MALİYET PASAPORTU
diyorum.
Örneğin domatesin üreticiden çıkış fiyatı:
10 TL
Toplama ve sınıflandırma:
X TL
Ambalaj:
X TL
Soğuk zincir:
X TL
Nakliye:
X TL
Hal ve komisyon:
X TL
Fire:
X TL
Perakende operasyonu:
X TL
Normal ticari kâr:
X TL
Raf fiyatı:
50 TL
Sistemin soracağı soru çok basittir:
40 LİRALIK FARK NEREDE OLUŞTU?
Burada her şirketin ticari sırrını kamuoyuna açıklamaktan söz etmiyorum.
Veriler anonimleştirilebilir ve toplulaştırılabilir.
Fakat devlet maliyet zincirini görebilmelidir.
Çünkü nakliyecinin kazanması suç değildir.
Komisyoncunun kazanması suç değildir.
Toptancının kazanması suç değildir.
Marketlerin kâr etmesi de suç değildir.
Ticaretin olduğu yerde makul kâr olacaktır.
Ama ekonomik gerekçesi bulunmayan olağan dışı fiyat hareketleri varsa devlet bunu haftalar sonra değil, mümkün olduğunca aynı gün görebilmelidir.
DEVLET FİYAT BELİRLEYEN DEĞİL, FİYATI GÖREN DEVLET OLMALIDIR
Bence meselenin devlet politikası açısından en kritik noktası budur:
Devlet fiyat belirleyen değil, fiyatın nasıl oluştuğunu gören devlet olmalıdır.
Bugün fiyat yükseldiğinde hemen suçlu arıyoruz.
“Çiftçi.”
“Halci.”
“Komisyoncu.”
“Nakliyeci.”
“Market.”
Bazen bunlardan biri gerçekten sorumlu olabilir.
Bazen hiçbiri değildir.
Sebep hava şartları olabilir.
İhracat talebi olabilir.
Lojistik maliyeti olabilir.
Arz yetersizliği olabilir.
Fire olabilir.
Ya da gerçekten olağan dışı bir piyasa davranışı olabilir.
Devlet tahmin yürütmemelidir.
Devlet aklı veriyle konuşmalıdır.
Millî Tarım Pazarı bu nedenle sadece bir satış platformu değil, aynı zamanda erken uyarı sistemi olmalıdır.
Pazarı birleştirmeli.
Piyasayı görünür hâle getirmeli.
Ve geleceği öngörmeye çalışmalıdır.
O zaman önemli bir dönüşüm gerçekleşir:
Piyasanın arkasından koşan devlet yerine, piyasanın önünü gören devlet.
TÜRKİYE SIFIRDAN BAŞLAMAK ZORUNDA DEĞİL
Üstelik bütün bunlar için Türkiye’nin mevcut tarım sistemini yıkıp yeniden kurmasına gerek yok.
Kooperatiflerimiz var.
Üretici birliklerimiz var.
Tarım satış yapılarımız var.
Tarım Kredi var.
Toptancı halleri var.
Hal Kayıt Sistemi var.
Sözleşmeli üretim altyapımız var.
Kamu kurumlarımız var.
Türkiye’nin asıl ihtiyacı bunların üzerine yeni tabelalar eklemek değil:
Mevcut kabiliyetleri birbirine bağlamaktır.
Kooperatifleri profesyonelleştirelim.
Üretici örgütlerini gerçek satış organizasyonlarına dönüştürelim.
Lojistiği birleştirelim.
Veriyi ortak standartlarda konuşturalım.
Alıcıları dijital pazara getirelim.
Yapay zekâyı bütün bu yapının öngörü ve erken uyarı katmanı hâline getirelim.
ÇİFTÇİYE ÜRETİRKEN DESTEK VERİYORUZ; PEKİ SATARKEN?
Türkiye yıllardır çiftçiye destek veriyor.
Mazot desteği…
Gübre desteği…
Tohum desteği…
Sulama yatırımları…
Kredi destekleri…
Bunların hepsi gereklidir.
Ama artık başka bir soruyu da sormalıyız:
ÇİFTÇİYE ÜRETİRKEN DESTEK VERİYORUZ; PEKİ SATARKEN NE KADAR GÜÇ VERİYORUZ?
Çünkü üretim zincirin yalnızca yarısıdır.
Dünyanın en kaliteli domatesini üretebilirsiniz.
Ama hasat günü önünüzde birkaç gününüz ve birkaç alıcınız varsa ekonomik gücünüz sandığınız kadar yüksek değildir.
Çiftçiye gübre desteği verip hasat günü onu güçlü alıcıların karşısına tek başına bırakırsak sistemin ancak yarısını çözmüş oluruz.
TÜRKİYE’NİN YENİ TARIM DENKLEMİ
Bence önümüzdeki dönemin tarım piyasası şu denklem üzerine kurulmalıdır:
ÖRGÜTLÜ ÜRETİCİ
+ DİJİTAL PAZAR
+ AKILLI LOJİSTİK
+ ŞEFFAF VERİ
+ YAPAY ZEKÂ
= GÜÇLÜ ÇİFTÇİ
Bunun bir sonraki aşaması ise şudur:
ÜRETİM VERİSİ
+ TÜKETİM VERİSİ
+ STOK
+ LOJİSTİK
+ HAVA
+ İHRACAT TALEBİ
+ YAPAY ZEKÂ
= ÖNGÖREN TARIM
Çünkü geleceğin tarımında asıl güç yalnızca toprağa sahip olmakta değil;
tarladan sofraya kadar bugün ne olduğunu ve yarın ne olacağını görebilmektedir.
SON SÖZ
Türkiye’nin tarım meselesinde artık yalnızca:
“Ne kadar üreteceğiz?”
sorusunu sorması yetmez.
Şunları da sormak zorundayız:
Nerede üreteceğiz?
Ne zaman hasat edeceğiz?
Ne kadar talep olacak?
Nereye göndereceğiz?
Kaça taşıyacağız?
Nerede depolayacağız?
Kim satın alacak?
Fiyat nasıl oluşacak?
Ve belki de hepsinden önemlisi:
15 GÜN SONRA NE OLACAK?
Çünkü geleceğin tarımını yalnızca toprağı işleyenler değil, topraktan çıkan veriyi de doğru işleyenler yönetecek.
Türkiye’nin çiftçisini güçlendirmek istiyorsak yeni kooperatif tabelalarından önce mevcut örgütleri gerçek ekonomik güç hâline getirmeliyiz.
Tarlaları birleştirmek zorunda değiliz.
Pazarlık gücünü birleştirebiliriz.
Aracıyı yok etmek zorunda değiliz.
Gereksiz aracılığı azaltabiliriz.
Devlet her ürüne fiyat koymak zorunda değildir.
Fiyatın nasıl oluştuğunu görebilir.
Yapay zekâ çiftçinin yerine karar vermek zorunda değildir.
Çiftçinin ve devletin henüz göremediği yarını bugünden gösterebilir.
İşte o zaman Türkiye, fiyat yükseldikten sonra nedenini araştıran bir tarım sisteminden çıkar;
fiyat yükselmeden, ürün tarlada kalmadan, arz açığı oluşmadan ve çiftçi zarar etmeden önce harekete geçebilen bir tarım sistemine dönüşür.
Benim kastettiğim Millî Tarım Pazarı tam olarak budur:
Türkiye tarımının dijital nabzını tutan, pazarı görünür hâle getiren ve geleceği öngören millî bir tarım karar altyapısı.
Çünkü çiftçiyi gerçekten korumak istiyorsak yalnızca tohumunu, gübresini, mazotunu ve tarlasını desteklememiz yetmez.
Masaya oturduğunda sandalyesini de güçlendirmeliyiz.
Taşkın Koçak
