Türkiye’nin dünyaya ihraç ettiği ürünleri konuşuyoruz.
Savunma sanayii…
Otomotiv…
Makine…
Sağlık hizmetleri…
Diziler…
Turizm…
Son yıllarda yazılım ve teknoloji…
Fakat Türkiye’nin elinde öyle bir birikim var ki, bunu henüz gerçek anlamda bir küresel güç unsuru olarak görmüyoruz:
İlahiyat ekosistemi.
Burada birkaç ilahiyat fakültesinden veya birkaç tanınmış hocadan söz etmiyorum.
Çok daha büyük bir yapıdan söz ediyorum.
İlahiyat ve İslami ilimler fakülteleri, tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, tasavvuf ve İslam tarihi kürsüleri, din felsefesi, din sosyolojisi, din psikolojisi ve dinler tarihi, yüksek lisans ve doktora programları, Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet Akademisi, İSAM, Türkiye Diyanet Vakfı, TDV İslâm Ansiklopedisi, ihtisas kütüphaneleri, yazma eser koleksiyonları, akademik dergiler, yayınevleri, araştırma merkezleri, imam hatiplerden üniversitelere uzanan insan kaynağı ve uluslararası öğrenciler…
Bunların tamamını aynı haritanın üzerine koyduğunuzda karşınıza artık sadece bir “ilahiyat eğitimi sistemi” çıkmıyor.
Bir ilim ekosistemi çıkıyor.
Bence Türkiye’nin asıl farkında olmadığı güç budur.
Türkiye’nin farkı fakülte sayısı değil
Türkiye’nin avantajını yalnızca “çok sayıda ilahiyat fakültemiz var” diyerek anlatırsak konuyu küçültmüş oluruz.
Asıl önemli olan, bu sistemin hangi bilgi dünyalarını aynı çatı altında buluşturabildiğidir.
Türkiye’de bir ilahiyat fakültesine girdiğinizde bir tarafta Taberî, Buhârî, Ebû Hanîfe, Mâtürîdî, Gazzâlî, İbn Sînâ, Fahreddin Râzî ve İbn Haldûn’un oluşturduğu büyük düşünce mirasıyla karşılaşıyorsunuz.
Diğer tarafta modern felsefenin, sosyolojinin, psikolojinin ve din bilimlerinin ortaya çıkardığı sorularla karşılaşıyorsunuz.
Aynı fakültede tefsirci var, hadisçi var, fakih var, kelâmcı var.
Birkaç kapı ötede din sosyoloğu, din psikoloğu, din felsefecisi ve dinler tarihçisi de var.
Bu son derece önemli.
Çünkü Türkiye yaklaşık iki asırdır Doğu ile Batı’nın, gelenek ile modernitenin, medrese ile üniversitenin, dinî bilgiyle modern bilimlerin karşılaşmasını yaşıyor.
Bu karşılaşma her zaman kolay olmadı.
Tartışmaları oldu.
Kırılmaları oldu.
Eksikleri oldu.
Fakat sonunda başka ülkelerin kolayca kopyalayamayacağı önemli bir akademik tecrübe meydana geldi.
Türkiye ilahiyatının asıl değeri burada.
Rakamlar da bir şey söylüyor
Burada önemli bir veri var.
2024 yılında yayımlanan ve Web of Science’ın “Religion” kategorisini inceleyen akademik araştırmaya göre Türkiye adresli 10 ilahiyat dergisi bu indekste yer alıyordu.
Aynı araştırmada Türkiye, incelenen İslam ülkeleri arasında bu sayı bakımından ilk sırada; dünya genelinde ise 40 ülke arasında İspanya ile birlikte altıncı sırada gösteriliyordu. (DergiPark)
Bu veri elbette “Türkiye dünyada ilahiyatta altıncıdır” anlamına gelmez.
Akademik kalite tek bir indeksle ölçülemez.
Fakat bize önemli bir şey söylüyor:
Türkiye’deki ilahiyat üretimi yalnızca içeride konuşan kapalı bir akademik alan değildir. Uluslararası akademik yayın sisteminde de görünürlük oluşturmuş ciddi bir üretim kapasitesi vardır.
Asıl mesele de bu kapasiteyi daha ileri taşımaktır.
Bir ansiklopedi düşünün…
Türkiye’nin ilahiyat ekosisteminin kapasitesini anlamak için bazen üniversite sıralamalarına bakmaya gerek yoktur.
Ortaya konulan esere bakmak yeterlidir.
TDV İslâm Ansiklopedisi.
46 cilt.
16.194 tam madde.
15 binden fazla görsel.
Yaklaşık 22 milyon kelime.
2.000’i aşkın bilim insanı ve araştırmacının katkısı.
İSAM’ın kendi tanımlamasıyla, Müslümanlar tarafından hazırlanıp tamamlanmış, özgün ve telif niteliğindeki ilk İslam ansiklopedisi. (İSAM)
Bir an durup bunun ne anlama geldiğini düşünelim.
22 milyon kelime yazabilirsiniz.
Fakat 2.000’i aşkın bilim insanını onlarca yıl aynı ilmî proje etrafında buluşturabilecek akademik kültürü birkaç yılda kuramazsınız.
TDV İslâm Ansiklopedisi bu nedenle yalnızca büyük bir kitap değildir.
Türkiye’nin İslam ilimleri alanında ortak bilgi üretebilme kapasitesinin somutlaşmış hâlidir.
Ansiklopediye bakarken arkasındaki görünmeyen üniversiteleri, hocaları, araştırmacıları, kütüphaneleri, arşivleri ve onlarca yıllık akademik birikimi de görmek gerekiyor.
Sistem üniversite kapısında başlamıyor, diplomayla bitmiyor
Türkiye’nin farklılığı burada daha belirgin hâle geliyor.
İmam hatiplerden başlayan insan kaynağı üniversitelere ulaşıyor.
İlahiyat ve İslami ilimler fakültelerinden yüksek lisans ve doktoraya geçiliyor.
Araştırmacı İSAM’a, ihtisas kütüphanelerine, yazma eser koleksiyonlarına ve akademik dergilere ulaşabiliyor.
İSAM Kütüphanesi bugün yaklaşık 20 bin dosyalık özel bir dokümantasyon birimine sahip ve dinî ilimlerin yanında sosyal bilimler ve klasik sanatlar alanlarında da araştırmacılara hizmet veriyor. (İSAM)
Diyanet Akademisinin 2026 itibarıyla Türkiye genelinde 13 Dini Yüksek İhtisas Merkezi, 22 Dini İhtisas Merkezi ve bir Eğitim Merkezi bulunuyor. Üstelik 2025-2026 döneminde yalnızca yüksek ihtisas Arapça hazırlık programının sınavlarına 360 personel ile 47 yabancı uyruklu kursiyerin katılmış olması, bu yapının nasıl ayrı bir ileri eğitim katmanı oluşturduğunu da gösteriyor. (Diyanet Akademi)
Bunların her birine tek tek baktığımızda büyüklüğü fark etmeyebiliriz.
Fakat yan yana koyalım:
İnsan kaynağı + üniversite + lisansüstü eğitim + ihtisas + araştırma merkezi + kütüphane + yazma eser + ansiklopedi + akademik dergi + yayıncılık + Diyanet + uluslararası öğrenci.
İşte benim Türkiye’nin ilahiyat ekosistemi dediğim şey tam olarak budur.
Dünyaya yukarıdan baktığımızda Türkiye’nin yeri
Mısır’ın Ezher’i yaklaşık bin yıllık büyük bir ilmî hafızaya sahip.
Suudi Arabistan’ın güçlü dinî yükseköğretim kurumları var.
Pakistan-Hindistan havzasının çok köklü medrese gelenekleri bulunuyor.
İran’ın özellikle felsefe ve Şii ilim geleneğinde ayrı bir birikimi var.
Malezya ve Endonezya modern İslami çalışmalar ve üniversite yapılanmasında önemli tecrübeler oluşturdu.
Bunları birbirleriyle yarıştırmanın anlamı yok.
“Türkiye hepsinden üstündür” demek de meseleyi gereksiz yere küçültür.
Türkiye’nin farklılığı başka yerde:
Osmanlı medrese mirası + modern üniversite + sosyal bilimler + Cumhuriyet döneminin akademik kurumları + Diyanet tecrübesi + Batı düşüncesiyle yaklaşık iki asırlık karşılaşma.
Bu bileşim Türkiye’ye kendine özgü bir ilahiyat modeli kazandırdı.
Bu nedenle asıl soru “Türkiye birinci mi, ikinci mi?” değildir.
Daha önemli soru şudur:
Türkiye’nin oluşturduğu bu model İslam coğrafyasına ne sunabilir?
Cevabım açık:
Çok şey.
Türkiye ilahiyat modeli ihraç edebilir
Biz “ihracat” kelimesini duyunca konteyner düşünüyoruz.
Oysa 21. yüzyılın en değerli ihracatlarından biri kurum ve insan yetiştirme modeli olacak.
Türkiye neden Afrika’da kurulacak bir İslami ilimler fakültesinin akademik yapılanmasına destek vermesin?
Neden Orta Asya’daki bir üniversitenin ilahiyat programı Türk üniversiteleriyle birlikte tasarlanmasın?
Neden Saraybosna, Taşkent, Astana, Jakarta, Kuala Lumpur, Doha, Amman ve İstanbul arasında ortak doktora programları kurulmasın?
Neden Türkiye’deki akademisyenler bu ülkelerde ders verirken, onların akademisyenleri Türkiye’de araştırma yapmasın?
Neden ortak araştırma merkezleri, akademik dergiler, veri tabanları ve dijital kütüphaneler oluşturulmasın?
Neden İstanbul, Ankara, Konya ve Bursa dünyanın farklı bölgelerinden gelen genç ilahiyatçıların buluştuğu merkezlere dönüşmesin?
Üstelik bunun altyapısı sıfırdan kurulmayacak.
Diyanet’in Uluslararası İlahiyat Programı 2006’dan beri yürütülüyor. 2026-2027 eğitim yılı için de yurt dışında yaşayan Türk gençleriyle Türkiye kökenli olmayan adayların Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinde öğrenim görmeleri amacıyla öğrenci kabulü yapıldı. (Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü)
Demek ki tecrübemiz var.
Şimdi mesele bunu daha büyük bir akademik stratejiye dönüştürmek.
Fakat önce kendi eksiğimizi konuşalım
Bütün bunları söylerken Türkiye ilahiyatının sorunları yokmuş gibi davranırsak yazının anlamı kalmaz.
Nicelik-nitelik dengesi var.
Akademik liyakat meselesi var.
Uluslararası yayın kalitesini daha yukarı çıkarma ihtiyacı var.
Çağdaş bilimsel metodolojiyle ilişkiyi daha da güçlendirmemiz gerekiyor.
Fakat bana göre en kritik meselelerden biri dil.
Özellikle Arapça.
Bir ilahiyat öğrencisi Arapçayı hazırlık sınıfını geçmek için öğrenmemeli.
Tefsirci Taberî’yi tercümeden okuyabilmeli.
Hadisçi kaynak metnin dünyasına doğrudan girebilmeli.
Fakih Kahire’deki, Doha’daki veya Amman’daki meslektaşıyla ilmî tartışma yapabilmeli.
Kelâmcı klasik metni doğrudan çözümleyebilmeli.
Aynı akademisyen İngilizce literatürü de takip edebilmeli.
Ben bunu dört cümleyle özetliyorum:
Türkçe düşünecek.
Arapça kaynağa inecek.
Çağdaş bilimsel yöntemlerle işleyecek.
İngilizce dünyaya anlatacak.
Türkiye bunu başarırsa mevcut ilahiyat ekosisteminin etkisi birkaç kat büyür.
Çünkü 2050’nin ilahiyatçısı bugünkünden farklı olacak
Asıl büyük kırılma ise önümüzde.
Yapay zekâ.
Genetik mühendisliği.
Sentetik biyoloji.
Beyin-bilgisayar arayüzleri.
Dijital kişilik.
Yeni finans sistemleri.
Transhümanizm.
Algoritmik toplum.
2050’nin ilahiyatçısı yalnızca “Geçmişte bu mesele hakkında hangi âlim ne söyledi?” diye soramaz.
Çünkü karşısına geçmişte hiç var olmayan meseleler çıkacak.
Bir yapay zekâ dinî otorite olabilir mi?
Yapay zekânın verdiği dinî hükmün sorumluluğu kime aittir?
İnsan beynine yerleştirilen bir çip hafızayı veya karar verme mekanizmasını değiştirirse irade ve dinî sorumluluk nasıl tartışılacak?
Genetik müdahalenin sınırı nerede başlayacak?
Sentetik biyolojiyle üretilen yeni yaşam biçimleri karşısında fıkıh ne söyleyecek?
Ölen bir insanın yapay zekâ ile oluşturulmuş dijital kişiliği yaşamaya devam ederse bunun ahlaki ve hukukî statüsü ne olacak?
Bunları yalnızca mühendis cevaplayamaz.
Fakat yalnızca klasik fıkıh metinlerini okuyarak da cevaplayamayız.
İşte burada Türkiye modelinin gelecekteki asıl potansiyeli ortaya çıkıyor.
Fakih genetikçiyle konuşacak.
Kelâmcı nörobilimciyle konuşacak.
Tefsirci yapay zekâ araştırmacısıyla konuşacak.
Din psikoloğu veri bilimciyle konuşacak.
Din sosyoloğu algoritmaların toplumu nasıl dönüştürdüğünü araştıracak.
- yüzyılın güçlü ilahiyat ekolü geçmişi terk eden değil, geçmişin büyük ilmî mirasını geleceğin henüz sorulmamış sorularıyla buluşturabilen ekol olacak.
Türkiye’nin mevcut akademik yapısı bunun için son derece önemli bir başlangıç noktasıdır.
Türkiye merkez olabilir mi?
Bence asıl soru artık budur.
Türkiye’nin amacı Ezher’in yerine geçmek olmamalı.
Riyad’la yarışmak olmamalı.
Kuala Lumpur’u taklit etmek olmamalı.
Çok daha büyük bir rol oynayabiliriz:
Buluşturmak.
Kahire’nin bin yıllık hafızası İstanbul’la buluşsun.
Semerkant’ın tarihî mirası Ankara’yla buluşsun.
Kuala Lumpur’un çağdaş akademik tecrübesi Konya’yla buluşsun.
Jakarta’nın devasa Müslüman toplumsal tecrübesi Türkiye’deki sosyal bilimlerle buluşsun.
Afrika’nın genç akademisyenleri bu ağın içine girsin.
Doha’nın araştırma imkânları bu projelerle buluşsun.
Türkiye’nin rolü herkese kendi anlayışını öğreten bir merkez olmak değildir.
Çok daha kıymetli bir rol üstlenebilir:
İslam coğrafyasının farklı ilmî geleneklerinin birbirleriyle konuşabildiği güçlü bir akademik merkez olmak.
Bunu başarabilirsek ortaya yalnızca Türkiye’nin ilahiyat başarısı çıkmaz.
Yeni bir İslam ilimleri bilgi ağı ortaya çıkar.
Türkiye’nin petrolü olmayabilir; fakat hafızası var
Petrol tükenebilir.
Maden bitebilir.
Bir fabrikanın teknolojisi eskiyebilir.
Fakat yetiştirdiğiniz insan başka bir insan yetiştirir.
O da başka bir insan yetiştirir.
Bilgi gücünün farkı budur.
Türkiye’de doktora yapan Endonezyalı, Kazak, Bosnalı veya Afrikalı bir akademisyen ülkesine yalnızca diploma götürmez.
Tanıdığı hocaları, öğrendiği yöntemleri, kurduğu dostlukları ve oluşturduğu akademik ağı da götürür.
Yıllar sonra öğrencisini Türkiye’ye gönderir.
Bu nedenle Türkiye’nin ilahiyat ekosistemini dünyaya açmak yalnızca bir din eğitimi meselesi değildir.
Bilim diplomasisidir.
Kültür diplomasisidir.
İnsan yetiştirme stratejisidir.
Daha da önemlisi:
Bilgi üretme kapasitesidir.
Çünkü 21. yüzyılda toplumlar yalnızca ekonomileri ve ordularıyla güçlü olmayacak.
Kendi insanını, kendi düşünürünü, kendi bilim insanını ve kendi bilgi üretme kurumlarını yetiştirebilen toplumlar da güçlü olacak.
Türkiye’nin önünde bu nedenle büyük bir fırsat bulunuyor.
Yeni bir ilahiyat sistemi icat etmek zorunda değiliz.
Elimizde zaten onlarca yılda oluşmuş büyük bir sistem var.
Eksiklerini gidirmeliyiz.
Arapçasını güçlendirmeliyiz.
İngilizcesini güçlendirmeliyiz.
Akademik metodolojisini ve liyakatini güçlendirmeliyiz.
Dünyanın yeni meseleleriyle daha fazla buluşturmalıyız.
Sonra kapılarını İslam coğrafyasına çok daha geniş açmalıyız.
Çünkü Türkiye’nin dünyaya ihraç edebileceği en değerli şeylerden biri tank, otomobil, makine veya yazılım olmayabilir.
Bazen bir ülkenin en büyük ihracatı bir ürün değil, bir modeldir.
Daha da önemlisi:
Bilgiyi ihraç etmekten daha büyük bir güç vardır:
Bilgi üretecek insanı yetiştirebilen sistemi ihraç etmek.
Türkiye’nin ilahiyat ekosistemi doğru stratejiyle tam da böyle bir güce dönüşebilir.
Taşkın Koçak
