Tarih, ardında iz bırakan büyük devletlerle doludur.
Kimileri kazandıkları savaşlarla anılır…
Kimileri fethettikleri şehirlerle…
Kimileri kurdukları ticaret yollarıyla…
Kimileri ise geride bıraktıkları görkemli saraylarla…
Fakat bütün bunlardan daha büyük bir miras vardır ki, ne zamanın yıkıcı etkisi onu silebilir ne de asırlar onu unutturabilir.
O mirasın adı medeniyettir.
Çünkü medeniyet; yalnızca şehir kurmak değildir.
Medeniyet; insan yetiştirmektir.
Medeniyet; güç sahibi olmak değildir.
Gücü adaletle sınırlandırabilmektir.
Medeniyet; zenginleşmek değildir.
Serveti paylaşabilmektir.
Esasında her şeyden önce medeniyet; en güçlüye değil, en güçsüze nasıl davrandığınızdır.
İşte Osmanlı’yı diğer büyük devletlerden ayıran en önemli özellik de buydu.
Osmanlı yalnızca bir cihan devleti değildi.
O, merhameti devletin temeline yerleştiren büyük bir medeniyetti.
Osmanlı denildiğinde çoğu insanın zihninde İstanbul’un fethi, Süleymaniye’nin kubbeleri, Mimar Sinan’ın eşsiz eserleri veya Kanûnî’nin ihtişamı canlanır.
Oysa bunların tamamı, görünmeyen çok daha büyük bir ruhun eseriydi.
O ruhun adı merhametti.
Çünkü Osmanlı’nın inşa ettiği her eser, önce insanı düşünüyordu.
Her köprü, bir yolcunun duası içindi.
Her çeşme, susuz bir insanın ve susamış bir hayvanın hakkı içindi.
Her imaret, aç kalmış bir insanın onurunu korumak içindi.
Her darüşşifa, hastayı zengin-fakir ayırmadan tedavi etmek içindi.
Ve her vakıf, “Ben öldükten sonra da iyilik yaşamaya devam etsin.” diyen insanların sessiz vasiyetiydi.
Günümüz modern dünyasının sosyal devlet anlayışıyla çözülmeye çalışılan birçok mesele, Osmanlı’da yüzyıllar önce vakıflar eliyle çözülmüştü.
Çünkü Osmanlı’nın temel sorusu şuydu:
“Bu toplumda kimin bir ihtiyacı var ve biz onu nasıl incitmeden giderebiliriz?”
İşte bu soru, bir medeniyetin karakterini belirleyen soruydu.
Batı dünyasında uzun yıllar boyunca devlet gücü, çoğu zaman insanın üzerinde konumlandı.
Osmanlı’da ise devlet, insanın hizmetkârı olarak görülüyordu.
Çünkü Kur’an’ın emanet anlayışı ve Peygamber Efendimizin (sav) merhamet ahlakı, yalnızca bireyin değil, devletin de rehberi kabul edilmişti.
Bu nedenle Osmanlı’da güç, merhametin emrine verilmişti.
Adalet, merhametle tamamlanıyordu.
Servet, paylaşınca değer kazanıyordu.
Makam ise hizmet etmenin sorumluluğunu ifade ediyordu.
İşte bu yüzden Osmanlı şehirleri yalnızca taş ve topraktan oluşan yerleşim alanları değildi.
Onlar, yaşayan bir vicdanın eseriydi.
Bir çocuk yetim kaldığında yalnız değildi.
Bir yaşlı kimsesiz kaldığında sahipsiz değildi.
Bir yolcu geceyi sokakta geçirmek zorunda değildi.
Bir hasta, cebinde para olmadığı için kapıdan çevrilmüyordu.
Bir öğrenci ilim öğrenmek istediğinde imkânsızlık kader olmuyordu.
Esasında en dikkat çekici olanı…
Bir kuş bile unutulmuyordu.
İnsanlık tarihine şöyle bir bakın…
Kaç devlet, kuşlar için evler inşa etmiştir?
Kaç medeniyet, göç edemeyen leyleklerin tedavisi için gelir tahsis etmiştir?
Kaç toplum, yaşlanan atların artık çalıştırılmasını zulüm sayarak ömürlerinin sonuna kadar bakılmasını vakıf şartı hâline getirmiştir?
Bunlar romantik hikâyeler değildir.
Bunlar, Osmanlı vakfiyelerinde kayıt altına alınmış gerçeklerdir.
Çünkü Osmanlı için merhamet, yalnızca insanlara gösterilen bir duygu değildi.
Merhamet, Allah’ın yarattığı her canlının hakkını gözetebilmekti.
Onlar biliyorlardı ki, konuşamayanın hakkını koruyamayan bir toplum, konuşanın hakkını da uzun süre koruyamaz.
Bir kuşun açlığına kayıtsız kalan vicdan, zamanla bir yetimin gözyaşına da alışır.
İşte bu yüzden Osmanlı’nın merhameti, insanla başlayıp bütün mahlûkata uzanıyordu.
Osmanlı’yı altı asır boyunca ayakta tutan yalnızca orduları değildi.
Onu ayakta tutan, toplumun her ferdini görünmez bağlarla birbirine bağlayan güven duygusuydu.
Zengin, malının gerçek sahibinin Allah olduğuna inanıyordu.
Fakir, yalnız bırakılmayacağını biliyordu.
Yolcu, yabancı bir şehirde kapıların kendisine kapanmayacağını hissediyordu.
Hasta, tedavisinin parasızlığa kurban edilmeyeceğini biliyordu.
Yetim, başını okşayacak bir el bulacağını biliyordu.
İşte bu güvenin adı vakıftı.
Vakıf, yalnızca bir hayır kurumu değildi.
Vakıf, merhametin hukuk hâline gelmiş şekliydi.
Vicdanın kurumsallaşmış hâliydi.
İyiliğin, insan ömrünü aşan en büyük eseriydi.
Aslında kendimize yeniden dönmeli ve şu soruyu sormalıyız:
Bizler, geleceğe hangi binaları bırakacağımızı konuşuyoruz.
Peki hangi merhameti bırakıyoruz?
Hangi vicdanı…
Hangi emaneti…
Çünkü bir milleti büyük yapan, yalnızca kazandığı savaşlar değildir.
Onu asıl büyük yapan, geride bıraktığı merhamettir.
İşte bu Osmanlı’nın insanlığa bıraktığı en büyük mirastır.
Taşla şehir kuran değil, merhametle medeniyet kuran bir anlayış…
Merhametin Kurumsallaştığı Medeniyet
Osmanlı’nın büyüklüğü, yalnızca kurduğu şehirlerde değil; kurduğu vicdan düzeninde saklıydı.
Çünkü Osmanlı, iyiliği insanların kişisel tercihine bırakmadı.
Onu vakıflarla kurumsallaştırdı.
Dünya tarihinde ilk defa, merhamet bu kadar sistemli, bu kadar kalıcı ve bu kadar kapsamlı bir yapıya dönüştürüldü.
Bu zamanda “sosyal devlet” olarak adlandırdığımız anlayışın birçok örneği, Osmanlı şehirlerinde yüzyıllar önce vakıflar aracılığıyla hayat bulmuştu.
Çünkü Osmanlı’nın temel sorusu şuydu:
“Bir insanın, bir canlının veya bir toplumun hangi ihtiyacı varsa, onu Allah rızası için nasıl giderebiliriz?”
Bu sorunun cevabı ise vakıflardı.
Bir çocuk babasını kaybetmişse…
Bir yetim eğitim masrafını karşılayamıyorsa…
Bir genç kız maddi imkânsızlık yüzünden evlenemiyorsa…
Bir dul kadın geçim sıkıntısı çekiyorsa…
Bir yaşlı kimsesiz kalmışsa…
Bir öğrenci ilim yolunda kitapsızsa…
Bir hasta ilacını alamıyorsa…
Bir yolcu yabancı bir şehirde geceyi geçirecek yer bulamıyorsa…
Bir borçlu borcundan dolayı haysiyetini kaybetme tehlikesi yaşıyorsa…
Osmanlı’nın cevabı hep aynıydı:
“Bir vakıf kurulmalı.”
İşte bu düşünce, bir devleti yalnızca güçlü değil, aynı zamanda büyük yapan düşünceydi.
Çünkü onlar yalnız kendi zamanlarını değil, kendilerinden sonraki yüzyılları da düşünüyorlardı.
Bir kişi vakıf kurduğunda yalnızca malını bağışlamıyordu.
İyiliğini ölümsüzleştiriyordu.
Ömrü sona eriyordu ama yaptığı iyilik yaşamaya devam ediyordu.
Bu yüzden Osmanlı’da insanlar servetlerini büyütmek için değil, dualarını çoğaltmak için yarışıyorlardı.
Birisi bir medrese yaptırıyordu…
Bir başkası darüşşifa…
Bir diğeri aşevi…
Kimisi köprü…
Kimisi çeşme…
Kimisi kütüphane…
Kimisi ise yalnızca kuşların kışın aç kalmaması için gelirini vakfediyordu.
Bu çağda insan bunları okurken hayret ediyor.
Gerçekten bir kuş için vakıf kurulur mu?
Evet…
Osmanlı’da kurulurdu.
Çünkü onlar için kuş da Allah’ın yarattığı bir candı.
Camilerin ve medreselerin duvarlarına yapılan zarif kuş evleri yalnızca mimari bir süs değildi.
Merhametin taşa işlenmiş hâliydi.
Göç sırasında yaralanan leyleklerin tedavi edilmesi için vakıflar kurulmuştu.
Kış aylarında kuşlara yem dağıtılması vakıf şartı hâline getirilmişti.
Yaşlanan atlar, eşekler ve yük hayvanları artık çalıştırılmaz; ömürlerinin sonuna kadar bakımları vakıf gelirleriyle karşılanırdı.
Sokak hayvanları için yem bırakılır, çeşmelerin yanına onların su içebileceği yalaklar yapılırdı.
Çünkü Osmanlı, merhameti yalnız insana gösterilen bir duygu olarak görmüyordu.
Merhamet, Allah’ın yarattığı her canlının hakkını gözetebilmekti.
İnsan kadar ağacın da hakkı vardı.
Suyun da…
Toprağın da…
Hayvanın da…
İşte bu yüzden yol kenarlarına gölge verecek ağaçlar dikiliyor, meyve ağaçları yalnız insanlar değil, kuşlar da faydalansın diye vakfediliyordu.
Çeşmeler yalnız mahalle sakinleri için değil, yoldan geçen yolcu ve susayan hayvanlar için de akıyordu.
Sebiller, bir bardak suyun bile sadaka olduğuna inanan insanların eseriydi.
Osmanlı’nın vakıfları yalnızca insanın bedenini değil, onurunu da koruyordu.
Borcunu ödeyemeyen dürüst insanların borçları gizlice kapatılıyor, ihtiyaç sahiplerine yardımlar kimseyi incitmeden ulaştırılıyordu.
Çünkü onlar biliyorlardı ki, yardım etmek kadar, yardım edilen insanın haysiyetini korumak da bir ibadetti.
İşte bu yüzden Osmanlı şehirlerinde iyilik gösteriş değil, tevazuydu.
Hayır reklam değil, sorumluluktu.
Servet üstünlük değil, emanetti.
Vakıf yalnızca bir kurum değil, Allah’a verilen bir sözdü.
Geçmişie dönüp baktığımızda, Osmanlı’nın bıraktığı gerçek mirasın yalnızca camiler, köprüler ve saraylar olmadığını daha iyi anlıyoruz.
Asıl miras, insanı merkeze alan bir vicdan düzenidir.
Öyle bir vicdan ki;
Bir yetim için vakıf kurdu…
Bir öksüz için vakıf kurdu…
Bir öğrenci için vakıf kurdu…
Bir âlim için vakıf kurdu…
Bir kütüphane için vakıf kurdu…
Bir mektep için vakıf kurdu…
Bir darüşşifa için vakıf kurdu…
Bir hasta için vakıf kurdu…
Bir akıl hastası için vakıf kurdu…
Bir borçlu için vakıf kurdu…
Bir dul kadın için vakıf kurdu…
Bir yaşlı için vakıf kurdu…
Bir yolcu için vakıf kurdu…
Bir hacı için vakıf kurdu…
Bir aşevi için vakıf kurdu…
Bir çeşme için vakıf kurdu…
Bir sebil için vakıf kurdu…
Bir köprü için vakıf kurdu…
Bir yol için vakıf kurdu…
Bir ağaç için vakıf kurdu…
Bir bahçe için vakıf kurdu…
Bir kuyu için vakıf kurdu…
Bir kuş için vakıf kurdu…
Bir leylek için vakıf kurdu…
Bir güvercin için vakıf kurdu…
Bir kedi için vakıf kurdu…
Bir köpek için vakıf kurdu…
Bir yaşlı at için vakıf kurdu…
Bir yük hayvanı için vakıf kurdu…
Ve sonunda, yalnızca hayır kurumları değil…
Merhameti hayatın merkezine koyan bir medeniyet kurdu.
Bundna sonra bize düşen görev, Osmanlı’yı sadece geçmişin ihtişamı olarak anlatmak değildir.
Asıl görevimiz, o büyük ruhu yeniden anlamaktır.
Çünkü şehirleri yeniden inşa etmek mümkündür.
Köprüleri yeniden yapmak mümkündür.
Sarayları yeniden ayağa kaldırmak mümkündür.
Fakat kaybedilmiş bir merhameti yeniden inşa etmek, taş bina yapmaktan çok daha zordur.
Eğer Türkiye Yüzyılı’nı gerçekten bir medeniyet yüzyılı yapmak istiyorsak, yalnızca teknoloji üreten değil; vicdan üreten bir toplum olmak zorundayız.
Çünkü tarih bize şunu öğretmiştir:
Devletler güçle büyür, adaletle yaşar; fakat ancak merhametle medeniyet olur.
Taşkın Koçak
