AKADEMİSYEN OLDUK, PEKİ İNSANI KAYBETTİK Mİ?

Humboldt’tan Yapay Zekâ Çağına Üniversitenin Görünmeyen Bedeli

Bu yazı herhangi bir akademisyene, kişiye, kuruma veya zümreye yönelik bir eleştiri ya da itham değildir. Genel olarak akademi dünyasını içine alan; bilgiyle, unvanla, başarıyla, parayla ve nihayet insanla kurduğumuz ilişkiye dair samimi bir muhasebedir.

Bir insan neden akademisyen olur?

Bilmek için mi?

Merak ettiği bir meselenin peşinden gitmek için mi?

Henüz cevabı bulunmamış bir soruyu çözmek için mi?

Bir öğrencinin zihninde yeni bir pencere açmak için mi?

İnsanlığa küçük de olsa yeni bir bilgi bırakmak için mi?

Yoksa bir gün adının önüne “Prof. Dr.” yazdırabilmek için mi?

Muhtemelen akademiye ilk adımını atan gençlerin çoğunun zihninde sonuncusu yoktur.

Başlangıçta merak vardır.

Heyecan vardır.

Öğrenme arzusu vardır.

Bir hocadan etkilenmek vardır.

Bir kitabın peşinden başka bir kitaba koşmak, gecenin bir yarısında zihnine düşen sorunun cevabını aramak, kimsenin fark etmediği küçücük bir problemi çözebilmenin heyecanını yaşamak vardır.

İnsan akademiye çoğu zaman bir unvanın değil, bir sorunun peşinden giderek girer.

Sonra sistem başlar.

Yüksek lisans.

Doktora.

Tez.

Makale.

Atıf.

Proje.

Puan.

Kadro.

Doçentlik.

Profesörlük.

Bölüm başkanlığı.

Dekanlık.

Rektörlük.

Fakat merdiven her zaman üniversitenin kapısında da bitmez.

Bazıları için önünde yeni alanlar açılır.

YÖK’te veya yükseköğretimin farklı kurumlarında görev almak…

Bir kamu kurumunun başına geçmek…

Devletin çeşitli kademelerinde sorumluluk üstlenmek…

Kurullarda, komisyonlarda veya danışma mekanizmalarında yer almak…

Siyasete girmek…

Kamuoyunda daha fazla tanınmak…

Ekranlarda, konferanslarda ve sosyal medyada daha görünür olmak…

Belki zamanla yalnızca alanında tanınan bir bilim insanı değil, “popüler bir isim hâline gelmek”…

Bunların hiçbiri kendi başına yanlış değildir.

Bilim insanının devlet yönetimine, siyasete, topluma ve kamuoyuna bilgi ve tecrübesiyle katkı sunması son derece kıymetlidir.

Mesele yine makam değildir.

Mesele görünürlük değildir.

Mesele siyaset de değildir.

Asıl mesele, bunların ilmin ve insanın önüne geçip geçmediğidir.

Çünkü akademik merdiven bazen üniversitenin içinde yükselir, bazen üniversitenin dışına taşar.

İnsan yıllarca merdiveni çıkar.

Fakat bu merdivenin tuhaf bir özelliği vardır:

Her “tamam, artık oldum” dediğiniz yerde yeni bir basamakla karşı karşıya kalırsınız.

Bir süre sonra insanın kendisine sorması gereken soru şudur:

“Ben hâlâ başladığım günkü sorunun peşinde miyim, yoksa artık basamakların mı peşindeyim?”

İşte modern üniversitenin üzerinde yeterince konuşmadığımız hikâyesi aslında tam burada saklıdır.

İki yüz yıldır bilimin ne kadar ilerlediğini konuşuyoruz.

Peki aynı iki yüz yılda:

BİLİM İNSANINA NE OLDU?

━━━━━━━━━━━━━━

HUMBOLDT’UN HAYALİ BU DEĞİLDİ

Hikâyenin önemli dönüm noktalarından biri 19. yüzyılın başındaki Almanya’dır.

Wilhelm von Humboldt’un düşünceleriyle ilişkilendirilen ve 1810’da Berlin’de kurulan üniversite, modern araştırma üniversitesinin gelişiminde önemli bir aşamayı temsil etti.

Burada Humboldt’a haksızlık etmemek gerekir.

Günümüzdeki yayın, atıf, performans ve kariyer yarışının bütün sorumluluğunu Humboldt’a yüklemek tarihsel olarak doğru olmaz.

Çünkü Humboldt’un üniversite tasavvurunda yalnızca bilgi yoktu.

İnsan da vardı.

Almancadaki Bildung kavramı, insanın yalnızca bir meslek edinmesini değil; eğitim ve düşünce yoluyla zihnen ve şahsiyet olarak gelişmesini de içeriyordu.

Araştırma ile öğretim birbirinden kopmamalıydı.

Hoca araştırmakta özgür olmalıydı.

Öğrenci öğrenme yolunu keşfedebilmeliydi.

Üniversite yalnızca geçmişte üretilmiş bilgiyi yeni nesillere aktaran bir kurum değil, aynı zamanda yeni bilginin arandığı bir yer olmalıydı.

Bu, insanlık açısından büyük bir dönüşümdü.

Modern tıbbın, mühendisliğin, fiziğin, kimyanın, biyolojinin ve teknolojinin gelişmesinde araştırma üniversitelerinin olağanüstü katkısı oldu.

Mesele Humboldt’un ideali değildi.

Tarih Humboldt’ta durmadı.

━━━━━━━━━━━━━━

BİLİM BÜYÜDÜ, SİSTEM DE BÜYÜDÜ

  1. ve 20. yüzyıllarda bilim olağanüstü bir hızla genişledi.

Disiplinler çoğaldı.

Uzmanlık alanları ortaya çıktı.

Laboratuvarlar büyüdü.

Bilimsel dergiler çoğaldı.

Araştırma fonları arttı.

Üniversiteler kitleselleşti.

Akademisyenlik profesyonel bir mesleğe dönüştü.

Artık milyonlarca bilimsel çalışma, binlerce üniversite ve çok büyük bir akademik topluluk vardı.

Bütün bunların değerlendirilmesi gerekiyordu.

Böylece ölçüler giderek önem kazandı.

Kaç makaleniz var?

Hangi dergilerde yayımlandı?

Kaç atıf aldınız?

H-index’iniz kaç?

Kaç proje yaptınız?

Ne kadar araştırma fonu aldınız?

Üniversiteniz dünya sıralamasında kaçıncı?

Bunların hiçbiri kendi başına yanlış değildir.

Büyük bir sistemi değerlendirmek için ölçülere ihtiyaç vardır.

Sorun ölçmek değildi.

Sorun, ölçünün zamanla değerin kendisi sanılmaya başlamasıydı.

Çünkü ölçmek için oluşturduğunuz araç, bir süre sonra insanların neyin değerli olduğuna ilişkin davranışlarını da şekillendirmeye başlar.

İNSAN, ZAMANLA ÖLÇÜLDÜĞÜ ŞEYE DÖNÜŞEBİLİR.

Sistem akademisyene sürekli:

“Kaç yayın yaptın?”

diye soruyorsa yayın yapar.

“Kaç atıf aldın?”

diye soruyorsa atıf almaya çalışır.

“Kaç proje yaptın?”

diyorsa proje üretir.

“Puanın kaç?”

diyorsa puan toplar.

“Üniversiten sıralamada nerede?”

diyorsa sıralamaya oynar.

Bunların hepsi anlaşılabilir davranışlardır.

Çünkü insan, içinde bulunduğu sistemin teşviklerine cevap verir.

Fakat zamanla başka sorular sessizleşebilir:

Ne keşfettin?

Hangi probleme çözüm buldun?

Hangi öğrencinin hayatına dokundun?

Hangi genç akademisyenin önünü açtın?

Topluma ne kattın?

Bilgin seni nasıl bir insana dönüştürdü?

Bunların cevaplarını bir Excel tablosuna kolayca yazamazsınız.

İşte akademik sistemin en büyük paradokslarından biri burada ortaya çıkar:

Ölçebildiğimiz şeyleri değerli, değerli olduğu hâlde ölçemediğimiz şeyleri görünmez hâle getirebiliriz.

━━━━━━━━━━━━━━

BAŞARIYI KİM TANIMLIYOR?

Başarılı akademisyen kimdir?

Yüz makalesi olan mı?

Binlerce atıf alan mı?

Büyük araştırma fonları getiren mi?

Dünyanın önde gelen üniversitelerinden birinde çalışan mı?

Rektör olan mı?

Kamuoyunda tanınan mı?

Yoksa gerçekten önemli bir probleme çözüm bulan, yeni bir düşünce ortaya koyan, iyi öğrenciler yetiştiren ve arkasında insani bir iz bırakan mı?

Bunların birbirinin alternatifi olması da gerekmez.

Bir akademisyen hem çok yayın yapabilir hem iyi bir hoca olabilir.

Hem büyük projeler yönetebilir hem öğrencisinin elinden tutabilir.

Hem ekonomik değer üretebilir hem topluma hizmet edebilir.

Asıl mesele başka:

Ölçü, başarıyı anlamamıza yardımcı olan bir araç mı; yoksa bir süre sonra başarı dediğimiz şeyi ölçünün kendisi mi tanımlıyor?

Eğer ikinci durum gerçekleşirse insan, sistemin değerli saydığı şeyleri üretmeye başlarken sistemin ölçemediği fakat hayatın çok değerli gördüğü şeyleri ihmal edebilir.

İşte o zaman mesele yalnızca akademisyenin performansı değildir.

Başarı kelimesinin anlamı değişmeye başlamıştır.

━━━━━━━━━━━━━━

“TAMAM, ARTIK OLDUM”

Bir genç düşünün.

Yıllarca çalışıyor.

Yüksek lisansını tamamlıyor.

Doktorasını yapıyor.

Tezler yazıyor.

Makaleler hazırlıyor.

Kongrelere katılıyor.

Gecelerini, hafta sonlarını, yıllarını veriyor.

Sonunda adının önüne o unvan geliyor:

Dr.

İçinden:

“Tamam, artık akademisyen oldum.”

diyor.

Fakat sistem ona:

“Daha değil.”

diyor.

Önünde doçentlik var.

Yeni yayınlar.

Yeni kriterler.

Yeni puanlar.

Yeni atıflar.

Yeni projeler.

Yıllar geçiyor.

Doçent oluyor.

Bir kez daha:

“Tamam, artık oldum.”

diyor.

Sistem yeniden cevap veriyor:

“Daha değil.”

Profesörlük var.

Çalışıyor.

Üretiyor.

Bekliyor.

Sonunda profesör oluyor.

Bu defa merdivenin sonuna geldiğini düşünebilir.

Başını kaldırıyor.

Merdiven hâlâ devam ediyor.

Bölüm başkanlığı mı?

Dekanlık mı?

Rektörlük mü?

Kurul üyeliği mi?

Daha büyük bir üniversite mi?

Daha büyük proje mi?

Daha fazla akademik görünürlük mü?

Daha fazla nüfuz mu?

Daha fazla gelir mi?

İnsan bu basamaklardan bazılarına ulaştığında başka bir mesele daha başlar.

Çünkü bir gün bölüm başkanı, dekan veya rektör olduğunuzda artık yalnızca akademisyen değilsinizdir.

Yöneticisinizdir.

Artık yalnızca kendi çalışmalarınızdan değil, başka insanların hayatlarını etkileyen kararlardan da sorumlusunuzdur.

İşte makamın insanla imtihanı aslında tam burada başlar.

Çok sert olursanız:

“Kibirli oldu.”

“Otoriterleşti.”

“Kimseyi dinlemiyor.”

denilebilir.

Çok yumuşak olursanız bu defa başka bir tehlike ortaya çıkar.

Çevrenizdekiler iyi niyetinizi kullanmaya, kararlarınızı yönlendirmeye başlayabilir.

Siz kurumu yönettiğinizi düşünürken bir süre sonra farkında olmadan çevreniz sizi yönetmeye başlayabilir.

Demek ki mesele yalnızca makama gelmek değildir.

Makamdayken insan kalabilmektir.

Kararlı olup kibirlenmemek…

Güçlü olup ezmemek…

Yumuşak huylu olup yönetilebilir hâle gelmemek…

İstişare edip iradesini kaybetmemek…

Yetki sahibi olup kendisini her şeyin sahibi sanmamak…

Çünkü makamın insan üzerinde çok sessiz bir etkisi vardır.

Yalnızca yetkilerinizi değil, zamanla kendinizi algılama biçiminizi de değiştirebilir.

Dün size rahatlıkla itiraz eden insanlar makamdan sonra susmaya başlayabilir.

Dün yanlışınızı yüzünüze söyleyenler makamınızla birlikte sizi övebilir.

Dün sizinle konuşmayanlar makamınızla konuşmaya başlayabilir.

İşte insanın kendisine en fazla dikkat etmesi gereken zamanlardan biri de esasında budur.

Çünkü etrafınızdaki herkes:

“Haklısınız hocam.”

demeye başladığında, bir süre sonra gerçekten her zaman haklı olduğunuza inanma tehlikesi doğabilir.

Aslında makam karşısındaki asıl soru da şudur:

YETKİNİZ ARTTIKÇA “BEN”İNİZ Mİ BÜYÜYOR, YOKSA SORUMLULUĞUNUZ MU?

Burada para meselesini de konuşmaktan çekinmemek gerekir.

Akademisyen de insandır.

Emeğinin karşılığını almak, ailesine daha iyi şartlar sağlamak, ekonomik olarak güçlenmek istemesi son derece tabiidir.

Bilginin ekonomik değere dönüşmesinde de yanlış bir taraf yoktur.

Araştırma projeleri olabilir.

Danışmanlıklar olabilir.

Patentler olabilir.

Eğitimler olabilir.

Üniversite-sanayi iş birlikleri olabilir.

Bilimsel birikim yeni girişimlere ve ekonomik değere dönüşebilir.

Bunların hepsi toplum için son derece faydalı da olabilir.

Problem para kazanmak değildir.

Problem yine aynı yerde başlar:

Araç ile amacı birbirine karıştırdığımızda.

Para hayatımızı sürdürmenin ve emeğimizin karşılığını almanın aracı mı?

Yoksa fark etmeden başarıyı ölçtüğümüz başka bir cetvele mi dönüşüyor?

Çünkü daha fazla kazanmak insanı daha iyi bir bilim insanı yapmadığı gibi, daha az kazanmak da insanı kendiliğinden daha erdemli yapmaz.

Mesele paranın miktarı değildir.

Paranın insanın hayatındaki yeridir.

Unvan alınabilir.

Para kazanılabilir.

Makam elde edilebilir.

İtibar kazanılabilir.

Çevre genişleyebilir.

İnsan bütün bunların içinde zaman zaman kendisine şu soruyu sorabilmelidir:

“BEN BUNLARA MI SAHİBİM, YOKSA BUNLAR MI ARTIK BANA SAHİP?”

İnsan çalışmalıdır.

Başarılı olmalıdır.

Emeğinin karşılığını almalıdır.

Liyakati varsa sorumluluk da üstlenmelidir.

Mesele makam değildir.

Mesele para değildir.

Mesele başarı değildir.

Mesele, bunların insanın hayatındaki yeridir.

Asıl soru şudur:

Bir noktadan sonra merdiveni çıkmak, neden ilim yaptığımızın önüne geçiyor mu?

Çünkü merdiven araç olmaktan çıkıp hayatın anlamına dönüştüğünde insan artık merdiveni çıkmaz.

Merdiven insanı yönetmeye başlar.

━━━━━━━━━━━━━━

YUKARIDAN BASKI, AŞAĞIDAN BEKLENTİ, YANLARDAN REKABET

Üstelik akademisyen yalnızca yukarı çıkmaya çalışmıyor.

Yukarıdan kurumun ve yöneticilerin beklentileri geliyor.

Aşağıdan öğrencilerin ve genç akademisyenlerin beklentileri yükseliyor.

Yanında ise aynı kadroya, aynı projeye, aynı fona, aynı akademik itibara ulaşmaya çalışan meslektaşları bulunuyor.

Dün aynı masada çalışan iki insan bugün aynı kadronun adayı olabiliyor.

Dün birlikte araştırma yapan iki akademisyen yarın aynı fon için yarışabiliyor.

Dün birbirinin başarısıyla sevinen iki insan, bir süre sonra diğerinin yükselişini kendi konumuna yönelik bir tehdit gibi algılayabiliyor.

Böylece rekabet yalnızca öz geçmişleri değiştirmiyor.

İnsan ilişkilerini de değiştirebiliyor.

Meslektaş yol arkadaşı olmaktan çıkıp rakibe dönüşebiliyor.

Bilgi paylaşılması gereken ortak bir değer olmaktan çıkıp akademik sermayeye dönüşebiliyor.

Öğrenci yetiştirilecek bir insan olmaktan çıkıp akademik üretimin parçası gibi görülebiliyor.

Makale, bilgiyi ve bulguyu paylaşmanın aracı olmaktan çıkıp yalnızca kariyer basamağına dönüşebiliyor.

Burada bilimi suçlayamayız.

Akademisyeni de kolayca suçlayamayız.

Çünkü insan çoğu zaman içine doğduğu sistemin kurallarıyla yaşamaya başlar.

Sorgulamamız gereken şey:

Bilimin etrafında nasıl bir kültür inşa ettiğimizdir.

━━━━━━━━━━━━━━

FİKİRLER Mİ ÇATIŞIYOR, EGOLAR MI?

Üniversitede fikir çatışması olmalıdır.

Bilim itirazla gelişir.

Bir akademisyen diğerinin tezine karşı çıkar.

Yeni delil getirir.

Bir teori sorgulanır.

Bir başkası yanlışlanır.

Yeni bir açıklama ortaya çıkar.

Problem burada değildir.

Problem şu soruyla başlar:

Tartıştığımız şey fikirlerimiz mi, egolarımız mı?

Başlangıçta soru:

“Hangimizin görüşü doğru?”

iken zamanla:

“Hangimiz haklı çıkacağız?”

sorusuna dönüşebilir.

İki cümle arasında yalnızca birkaç kelime vardır.

Fakat ahlâken aralarında koca bir dünya bulunur.

Fikirler çatıştığında bilim büyüyebilir.

Egolar çatıştığında insanlar küçülebilir.

Akademik hayat insana yalnızca bilgi kazandırmaz.

Unvan kazandırır.

Statü kazandırır.

Otorite kazandırır.

Çevre kazandırır.

Görünürlük kazandırır.

İnsan olduğumuz için bütün bunların yanında sessizce başka bir şey de büyüyebilir:

Ego.

Unvan insanın önüne geçtiğinde tehlike başlar.

Uzman olmak başka şeydir.

Hakikatin sahibi olduğunu düşünmek başka şey.

━━━━━━━━━━━━━━

BİLGİMİZ ARTTIKÇA KENDİMİZİ TOPLUMUN ÜZERİNDE AYRICALIKLI BİR SINIF OLARAK GÖRMEYE BAŞLADIK MI?

Yıllarca okuduk.

Araştırdık.

Doktora yaptık.

Uzmanlaştık.

Unvanlar aldık.

Bütün bunlar elbette büyük bir emeğin sonucudur.

Bir insanın yıllarını bir alana vermesi, o alanda derinleşmesi ve uzmanlaşması küçümsenecek bir şey değildir.

Fakat burada çok ince bir çizgi vardır.

Bilgi insana toplumun üzerinde bir yer mi verir, yoksa topluma karşı daha büyük bir sorumluluk mu yükler?

Bir konuda uzman olmak, o konuda hiç eğitim almamış bir insandan daha fazla bilgi sahibi olmak demektir.

Ama daha değerli bir insan olmak demek değildir.

Akademik unvan insanın bilgisini gösterebilir.

İnsanlığının derecesini göstermez.

Profesör olmak bir bilgi ve tecrübe seviyesini ifade edebilir.

Fakat bir işçiden, esnaftan, çiftçiden, şoförden veya herhangi bir insandan daha üstün bir insan olduğunuzu göstermez.

Asıl tehlike işte burada başlar:

Bilginin verdiği imkânı, insanın kendisine verilmiş bir üstünlük belgesi gibi okumak.

Toplumun içinden çıkıp toplumun üzerine mi yerleştik?

İnsanları anlamaya çalışmak yerine onlara tepeden mi bakmaya başladık?

Bizim kadar eğitim almamış insanları farkında olmadan küçümsediğimiz oldu mu?

Kullandığımız akademik dili, insanlarla aramızda bir köprü kurmak yerine bir duvara mı dönüştürdük?

Hayatın içinden gelen tecrübeyi, akademik bir dille ifade edilmediği için değersiz mi gördük?

Daha da önemlisi:

Toplumu, bizim bildiklerimizi henüz bilmeyen ve bizim tarafımızdan bilgilendirilmeyi bekleyen büyük bir sınıf gibi mi görmeye başladık?

Oysa toplum yalnızca bilgi aktaracağımız pasif bir kitle değildir.

Bir çiftçinin toprağa ilişkin tecrübesi vardır.

Bir ustanın malzemeye ilişkin bilgisi vardır.

Bir annenin çocuğuna ilişkin tecrübesi vardır.

Bir esnafın sokağa ve insana ilişkin gözlemi vardır.

Bir doktorun laboratuvar ve klinik bilgisi ne kadar gerçekse hastanın yaşadığı hayatın bilgisi de o kadar gerçektir.

Bunların hepsi akademik bilgiyle aynı şey değildir.

Fakat bu, değersiz oldukları anlamına gelmez.

Belki burada en büyük yanılgılardan biri, bir alanda derinleşmiş olmayı hayatın tamamını daha iyi bildiğimiz şeklinde yorumlamaktır.

Çünkü bir alanda uzmanlaşmak, insanı hayatın bütün alanlarında uzman yapmaz.

━━━━━━━━━━━━━━

BİLGİ DERİNLEŞTİ, İNSANIN ALANI DARALDI MI?

Bilim tarihine baktığımızda, günümüzde birbirinden tamamen ayrı gördüğümüz birçok alanın geçmişte aynı insanın zihninde buluşabildiğini görüyoruz.

İbn Sînâ yalnızca hekim değildi; felsefe, mantık ve doğa bilimleriyle de uğraşıyordu.

Bîrûnî astronomi, matematik, coğrafya ve farklı toplumların kültürleri üzerine çalışıyordu.

Fârâbî felsefe ve mantığın yanında musiki üzerine de eser veriyordu.

İbn Rüşd hukukçu ve kadıydı; aynı zamanda hekim ve filozoftu.

Bu durum yalnızca İslam ilim geleneğine de mahsus değildi.

Newton’u daha çok fizik ve matematik üzerinden hatırlıyoruz. Oysa onun dünyasında matematik, mekanik, optik ve astronominin yanında teoloji ve simya üzerine yürüttüğü çalışmalar da vardı.

Demek ki geçmişin büyük zihinlerinin önemli bir kısmı, bizim günümüzde aralarına kalın duvarlar ördüğümüz alanlar arasında çok daha rahat dolaşabiliyordu.

Modern bilim büyüdükçe bunun değişmesi bir bakıma kaçınılmazdı.

İnsanlığın bilgi birikimi o kadar genişledi ki artık bir insanın bütün alanlara aynı derinlikte hâkim olması elbette mümkün değildir.

Bu nedenle uzmanlaşma modern bilimin büyük güçlerinden biridir.

Fakat burada çok önemli bir ayrımı gözden kaçırmamalıyız:

UZMANLAŞMAK İLE İNSANI UZMANLIK ALANINA HAPSETMEK AYNI ŞEY DEĞİLDİR.

Esasında modern akademinin insan üzerinde oluşturduğu en büyük kayıplardan birini de burada görmek gerekiyor.

Bir insanı yalnızca uzmanlaştığı alan üzerinden tanımlamak, onu hayatın genişliğinden koparmak ve sahip olduğu başka kabiliyetleri görünmez hâle getirmek değil midir?

Bir insan fizikçi olabilir ama aynı zamanda tarihle ilgilenebilir.

Hekim olabilir ama felsefe üzerine düşünebilir.

Mühendis olabilir ama sosyoloji, sanat veya ahlâk üzerine söyleyecek sözü olabilir.

İlahiyatçı olabilir ama teknoloji, ekonomi veya toplum üzerine çalışabilir.

İnsan, üniversitelerde oluşturduğumuz bölüm ve anabilim dalı sınırlarından çok daha geniş bir varlıktır.

Elbette uzmanlık önemlidir.

Hiç kimse bilmediği bir konuda uzmanmış gibi konuşmamalıdır.

Bilmediği konuda iddialı hükümler vermemelidir.

Fakat bir insanın yıllarca belirli bir alanda uzmanlaşmış olması, onun düşünce dünyasının da yalnızca o alandan ibaret olduğu anlamına gelmez.

Günümüzde bir akademisyen kendi ihtisas alanının dışındaki bir mesele üzerine düşündüğünde bazen karşısına hemen şu cümle çıkabiliyor:

“Bu sizin uzmanlık alanınız değil.”

Bu uyarının gerekli olduğu yerler elbette vardır.

Özellikle teknik ve derin uzmanlık gerektiren konularda insan kendi bilgisinin sınırlarını bilmelidir.

Fakat bu cümleyi düşüncenin kapısına asılmış bir yasak levhasına dönüştürdüğümüzde başka bir problem başlar.

Çünkü büyük sorular çoğu zaman tek bir disiplinin içine sığmaz.

Yapay zekâyı yalnızca bilgisayar mühendisliğiyle anlayabilir miyiz?

İnsanı yalnızca biyolojiyle?

Ahlâkı yalnızca felsefeyle?

Yoksulluğu yalnızca iktisatla?

Şehri yalnızca mimarlıkla?

Eğitimi yalnızca eğitim bilimleriyle?

Bir mesele büyüdükçe başka disiplinlerin kapısını çalmak zorunda kalırız.

Akademisyeni yalnızca ihtisas alanına sıkıştırdığımızda onun başka alanlarda geliştirebileceği kabiliyetleri, merakları ve düşünceleri daha ortaya çıkmadan bastırma tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.

İşte asıl mesele burada:

UZMANLAŞMA İNSANI DERİNLEŞTİRMELİ; İNSANI KÜÇÜLTMEMELİDİR.

Çünkü bir akademisyeni yalnızca tek bir alana hapsetmek, onu hayatın bütünlüğünden koparmak ve sahip olduğu başka kabiliyetleri daha ortaya çıkmadan bertaraf etmek, insana ve bilime yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri olabilir.

Üniversite insanın zihnini açması gereken bir yerken, farkında olmadan ona:

“Senin alanın burası. Bunun dışına çıkma.”

diyen bir yapıya dönüşmemelidir.

Aslında modern akademinin paradokslarından biri de budur:

Bilgi büyüdükçe uzmanlıklarımız derinleşti; fakat bazen dünyaya baktığımız pencere daraldı.

Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey uzmanlığı terk etmek değildir.

Tam tersine, kendi alanımızda derinleşirken başka alanlarla konuşabilme cesaretini ve merakını kaybetmemektir.

Geleceğin güçlü akademisyeni her şeyi bilen insan olmayacaktır.

Kendi alanını çok iyi bilen, bilmediğinin sınırını bilen ve başka alanların bilgisiyle kendi bilgisini buluşturabilen insan olacaktır.

Çünkü disiplinler üniversitelerin teşkilat şemalarında birbirinden ayrılabilir.

Hayat ise bölümlere ayrılmış değildir.

Disiplinler bilgiye düzen vermek için vardır. İnsanı disiplinlerin içine hapsetmek için değil.

Hatta insan gerçekten derinleştikçe, bilmediklerinin ne kadar büyük olduğunu daha fazla fark eder.

Asıl mesele toplumun karşısında ne kadar çok bildiğimizi göstermek değil, bildiklerimizi toplumun tecrübesiyle buluşturabilmektir.

Bilgi bizi insanlara yaklaştırdı mı, yoksa onlardan uzaklaştırdı mı?

Gerçek bilgelik insanı toplumdan koparmamalıdır.

Tam tersine insanı daha fazla dinlemeye, daha fazla anlamaya ve daha fazla sorumluluk almaya götürmelidir.

İşte bilgeliğin ölçülerinden biri de budur:

NE KADAR BİLDİĞİNİZ DEĞİL, BİLDİKLERİNİZ ARTTIKÇA BİLMEYENE NASIL DAVRANDIĞINIZ.

Bilgi insanı büyütebilir.

Fakat bilgi, insanlara tepeden baktığımız bir yüksekliğe dönüşüyorsa orada yeniden durup düşünmemiz gerekir.

Çünkü bilmek, insanı toplumun üzerinde ayrıcalıklı bir sınıfa dönüştürmemelidir.

Tam tersine:

Bildiklerimiz arttıkça sorumluluğumuz da artmalıdır.

Bilmek başka şeydir.

Kibir başka şey.

Unvan başka şeydir.

Üstünlük duygusu başka şey.

Bilgi başka şeydir.

Hikmet başka şey.

Gerçek bir ilim insanının söylemesi en zor fakat en kıymetli iki cümle şudur:

“Bilmiyorum.”

ve

“Yanılmış olabilirim.”

Çünkü insan gerçekten öğrendikçe yalnızca bildiklerinin değil, bilmediklerinin büyüklüğünü de fark eder.

Bilgi büyüdükçe tevazu da büyümelidir.

Bilgi büyürken ego büyüyor, tevazu küçülüyorsa orada yalnızca akademik değil, insani bir problem vardır.

━━━━━━━━━━━━━━

SAĞCI, SOLCU, SOSYALİST, MUHAFAZAKÂR…

Bunun üzerine bir de dünya görüşleri gelir.

Sağcı.

Solcu.

Sosyalist.

Liberal.

Muhafazakâr.

Seküler.

Dindar.

Üniversitede bunların bulunması problem değildir.

Tam tersine üniversite, farklı fikirlerin korkmadan konuşulabildiği yer olmalıdır.

Problem farklı düşünmek değildir.

Problem, düşüncenin insanın önüne geçmesidir.

Bir süre sonra karşımızdaki insanın ne söylediğini dinlemeden önce kim olduğuna bakmaya başlayabiliriz.

“Ne söylüyor?”

sorusundan önce:

“Kim söylüyor?”

Bizden mi?

Onlardan mı?

Hangi dünya görüşünden?

Hangi çevreden?

Hangi gruptan?

O zaman bilimsel tartışmanın üzerine başka katmanlar eklenir.

Önce fikirler yarışıyordu.

Sonra kariyerler yarışmaya başladı.

Ardından kimlikler yarışmaya başladı.

Bunlara ego da eklendiğinde hakikati birlikte araştırması gereken insanlar birbirlerine karşı mevzi alabilir.

Oysa bilimsel bir iddianın değeri, onu söyleyen kişinin hangi gruba ait olduğundan değil; delilinden, yönteminden ve açıklama gücünden gelmelidir.

Üniversitenin büyüklüğü herkesin aynı şeyi düşünmesinde değildir.

Birbirinden tamamen farklı düşünen insanların aynı masada oturabilmesindedir.

━━━━━━━━━━━━━━

HER ŞEYİ ÖLÇTÜK; SONRA İNSANI DA ÖLÇMEYE BAŞLADIK

Buraya kadar sistemin akademisyeni nasıl ölçtüğünü konuştuk.

Peki yıllarca ölçülen insan, bir süre sonra çevresindeki insanları da aynı gözle değerlendirmeye başlarsa?

Bu kişinin unvanı ne?

Hangi üniversitede?

Makamı ne?

Ne kadar kazanıyor?

Çevresi ne kadar güçlü?

Kimleri tanıyor?

Bana ne katkısı olabilir?

Benim kariyerimde nerede duruyor?

İnsan ilişkileri böyle bir hesaba teslim olduğunda mesele artık yalnızca akademik performans değildir.

İnsanın insana bakışı değişmektedir.

İnsan, insan olduğu için değerli olmaktan çıkıp sahip olduğu unvan, makam, para, çevre veya sağlayabileceği fayda üzerinden değerlendirilmeye başlanır.

Oysa insanın en kıymetli taraflarının önemli bir bölümü ölçülemez.

Dostluğun puanı kaçtır?

Vefanın H-index’i nedir?

Merhametin kaç atfı vardır?

Tevazunun etki faktörü nedir?

Bir öğrencinin hayatına dokunmak kaç akademik puandır?

Genç bir akademisyenin önünü açmak hangi indekste taranır?

Bir meslektaşının başarısına içtenlikle sevinmenin akademik karşılığı nedir?

Zor gününde bir insanın yanında bulunmak hangi performans kriterine yazılır?

Bunları ölçemiyoruz.

Fakat ölçemiyor olmamız onları değersiz yapmaz.

Tam tersine:

İnsanı insan yapan en değerli şeylerin önemli bir kısmı ölçülemez.

Çünkü:

Her ölçülebilen şey değerli değildir.

Her değerli şey de ölçülemez.

━━━━━━━━━━━━━━

PEKİ HOCALIK NEREDE KALDI?

Burada akademisyenlikle hocalık arasındaki ince ama çok önemli farkı da konuşmalıyız.

Çok yayın yapan bir insan çok başarılı bir araştırmacı olabilir.

Çok atıf alan bir akademisyen alanında önemli çalışmalar yapmış olabilir.

Büyük projeler yöneten bir bilim insanı çok kıymetli sonuçlar üretebilir.

Fakat bunların hiçbiri tek başına insanı iyi bir hoca yapmaz.

Çünkü hocalık başka bir şeydir.

Hocalık yalnızca bildiğini anlatmak değildir.

Bazen öğrencisinin içindeki cevheri kendisinden önce görebilmektir.

Genç bir akademisyenin önünü açmaktır.

Bildiklerini saklamadan paylaşmaktır.

Öğrencisinin kendisini geçmesinden korkmamaktır.

Hatta bundan sevinç duyabilmektir.

Peki bunları nasıl ölçeceğiz?

Kendisinden daha iyi bir öğrencinin yetişmesinden mutluluk duyan hocanın puanı kaçtır?

Bir öğrencisine yıllarca yol gösteren hocanın H-index’ine bunun kaç puanı yazılır?

Bir gencin özgüvenini kırmak yerine ona cesaret veren akademisyenin hangi sıralamada yeri vardır?

Aslında üniversitenin en büyük başarılarından biri çok sayıda takipçi yetiştirmek değildir.

Kendisini aşabilecek öğrenciler yetiştirebilmektir.

Çünkü gerçek hocalık öğrenciyi kendisine bağlamak değil, bir gün kendisine ihtiyaç duymayacak kadar yetiştirebilmektir.

━━━━━━━━━━━━━━

BİLGİ KİMİN İÇİN?

Üretilen bilgi kimin içindir?

Akademisyenin kariyeri için mi?

Üniversitenin sıralaması için mi?

Şirketlerin ekonomik değeri için mi?

Devletin gücü için mi?

Toplum için mi?

İnsanlık için mi?

Aslında bunların birbirini dışlaması gerekmez.

Bilgi ekonomik değere dönüşebilir.

Patent olabilir.

Yeni bir şirket doğurabilir.

Bir sanayi problemini çözebilir.

Ülkeye rekabet gücü kazandırabilir.

Bilim insanına ve üniversiteye gelir sağlayabilir.

Bütün bunlar son derece kıymetlidir.

Fakat bilgi yalnızca ekonomik değere indirgenmeye başladığında başka bir şeyi kaybetme tehlikesi ortaya çıkar:

Bilginin kamusal ve insani anlamını.

Çünkü bazı bilgiler para kazandırmasa da insanlığın ortak birikimini büyütür.

Bazı araştırmalar hemen ticarileşmese de yıllar sonra başka büyük keşiflerin temelini oluşturabilir.

Bazı çalışmaların değeri patent sayısıyla değil, insanın dünyayı daha iyi anlamasına yaptığı katkıyla ortaya çıkar.

Üniversitenin görevi yalnızca bilgiyi üretmek ve ekonomik değere dönüştürmek değildir.

Bilgiyi insanlığın ortak iyiliğine dönüştürebilmektir.

O zaman soru yalnızca:

“Bu bilgi ne kadar kazandıracak?”

değildir.

Bir soru daha vardır:

“Bu bilgi kime ve neye hizmet edecek?”

━━━━━━━━━━━━━━

“BİLİM BİLİM İÇİNDİR” PEKİ YA İNSAN?

Bilim özgür olmalıdır.

Bilim insanı siyasi, ekonomik veya ideolojik baskıya göre sonuç üretmemelidir.

Gerçeklik, sonucundan hoşlanıp hoşlanmadığımıza bakılmadan araştırılmalıdır.

Bilimsel özgürlük vazgeçilmezdir.

Fakat buradan başka bir soruya geçmemiz gerekiyor:

Bilim niçin var?

Bilim ilerliyor.

Makaleler çoğalıyor.

Laboratuvarlar büyüyor.

Üniversiteler genişliyor.

Teknoloji hızlanıyor.

Peki bütün bunların içerisinde:

İNSANA NE OLUYOR?

Bilim ilerlerken bilim insanı tükeniyorsa…

Akademik üretim artarken dostluklar azalıyorsa…

Yayın sayısı yükselirken paylaşma duygusu zayıflıyorsa…

Unvan büyürken tevazu küçülüyorsa…

Bilgi çoğalırken hikmet azalıyorsa…

Akademik başarı yükselirken aile, dostluk, merhamet ve insan ilişkileri geriliyorsa…

O zaman yalnızca:

“Ne kadar bilim ürettik?”

diye soramayız.

Şunu da sormak zorundayız:

“Bu bilimi üretirken nasıl insanlara dönüştük?”

━━━━━━━━━━━━━━

BU SİSTEM İNSANI ÖĞÜTÜYOR MU?

Şimdi yazının en rahatsız edici sorusuna geldik.

Bu sistem insanı öğütüyor mu?

Herkesi değil.

Her akademisyeni değil.

Her üniversiteyi değil.

Fakat sistem böyle bir tehlike üretiyor mu?

Bunu sormak zorundayız.

Sürekli üret.

Yayınla.

Atıf al.

Proje yap.

Fon bul.

Kadro bekle.

Bir sonraki basamağa hazırlan.

Daha görünür ol.

Daha yukarı çık.

Daha fazla kazan.

Bir hedef bittiğinde yenisi başlıyor.

Bir makale bittiğinde yenisi bekliyor.

Bir proje tamamlandığında başka proje geliyor.

Bir unvan alındığında yukarıda yenisi beliriyor.

İnsan koşuyor.

Koşuyor.

Koşuyor.

Peki ne zaman duracak?

Daha önemlisi:

NE ZAMAN YAŞAYACAK?

Ne zaman öğrencisiyle performans hesabı yapmadan konuşacak?

Ne zaman kendisine akademik puan getirmeyecek bir kitabı yalnızca merak ettiği için okuyacak?

Ne zaman ileride kendisine rakip olabileceğini düşünmeden genç bir akademisyene bütün bildiklerini aktaracak?

Ne zaman meslektaşının başarısına kendi başarısıymış gibi sevinebilecek?

Ne zaman ailesine zaman ayıracak?

Ne zaman hiçbir şey üretmeden yalnızca düşünecek?

Akademinin en büyük ironilerinden biri işte tam burada:

Düşünmek için kurulmuş bir kurum, insanı düşünmeye vakit bulamayacak kadar meşgul edebilir.

━━━━━━━━━━━━━━

FARK ETMEDEN NELERİ KAYBEDİYORUZ?

Belki arkadaşımızı.

Belki ailemize ayıracağımız zamanı.

Belki öğrencimizle kuracağımız insani ilişkiyi.

Belki paylaşmayı.

Belki başka bir insanın başarısına içtenlikle sevinmeyi.

Belki merakımızı.

Belki ilk araştırmamızı yaparken hissettiğimiz heyecanı.

Belki ilimden aldığımız hazzı.

Belki tevazumuzu.

Belki de akademiye ilk girdiğimiz gün taşıdığımız ideali.

Fakat bundan daha düşündürücü bir ihtimal vardır:

Bütün bunları kaybettiğimizin farkında bile olmayabiliriz.

Çünkü sistem önümüze sürekli yeni bir hedef koymaktadır.

İnsan bir sonraki hedefe bakarken arkasında bıraktıklarını göremeyebilir.

Aslında bu nedenle akademik hayatın insana öğretmesi gereken en zor kelimelerden biri şudur:

“YETER.”

Bu, çalışmayı bırakmak değildir.

Üretmemek değildir.

İddiasız olmak değildir.

Bazen “yeter” diyebilmek, yıllarca biriktirdiğiniz imkânı artık başkasının önünü açmak için kullanabilmektir.

Yıllarca masada oturduktan sonra gerektiğinde o sandalyeden kalkabilmektir.

Yıllarca konuşmuşsanız biraz da dinleyebilmektir.

Yıllarca önde yürümüşseniz bir gün geriye çekilip öğrencinizin öne geçmesine sevinebilmektir.

Gerçek hocalık yalnızca zirveye çıkmak değildir.

Arkasından zirveye çıkabilecek insanlar bırakabilmektir.

━━━━━━━━━━━━━━

SONRA BİR GÜN EMEKLİ OLURSUNUZ

Her yarışın bir sonu vardır.

Akademinin üzerinde çok az konuşulan bir günü gelir:

Emeklilik.

Kırk yıl boyunca adınızın önünde unvanınız vardır.

Üniversiteniz vardır.

Odanız vardır.

Dersiniz vardır.

Öğrencileriniz vardır.

Asistanlarınız vardır.

Toplantılarınız vardır.

Telefonunuz çalar.

Fikriniz sorulur.

Kongrelere davet edilirsiniz.

Jürilere girersiniz.

Kararlar verirsiniz.

Belki bölüm başkanısınız.

Belki dekansınız.

Belki rektörsünüz.

Sonra bir gün emekli olursunuz.

Üniversite devam eder.

Dersler devam eder.

Toplantılar devam eder.

Yeni hocalar gelir.

Yeni yöneticiler atanır.

Yeni makaleler yayımlanır.

Yeni projeler yapılır.

Sistem siz olmadan da yürümeye devam eder.

Masa aynı yerde kalabilir.

Fakat artık arkasında başka biri oturur.

İşte o gün, yıllarca başkalarına soru soran akademisyenin karşısına hayatın kendisi bir soru koyar:

“PEKİ SEN KİMSİN?”

Profesörlük bir unvandır.

Dekanlık bir görevdir.

Rektörlük bir makamdır.

Bunların hiçbiri insanın kendisi değildir.

Fakat insan kırk yıl boyunca kimliğini yaptığı işle, sahip olduğu makamla, gördüğü itibarla, kazancıyla ve akademik üretimiyle özdeşleştirmişse bunlar çekildiğinde geriye büyük bir boşluk kalabilir.

Telefon daha az çalabilir.

Toplantılar azalabilir.

Kapınızı çalanlar azalabilir.

Dün görüşünüzü almak için bekleyenlerin yerini sessizlik alabilir.

İşte o zaman soru çok daha ağırdır:

“Bütün bunlar olmadan sen kimsin?”

Elbette emeklilik herkeste bir kimlik kaybına dönüşmez.

Nice akademisyen için hayatın en verimli, en özgür ve en hikmetli dönemi emeklilikten sonra başlayabilir.

Mesele emeklilik değildir.

Mesele insanın bütün benliğini mesleğine bağlamasıdır.

Çünkü insan kendisini yalnızca makamıyla tanımlarsa makam gittiğinde küçüldüğünü sanabilir.

Kendisini yalnızca insanların ilgisiyle tanımlarsa telefonlar sustuğunda değerinin azaldığını düşünebilir.

Kendisini yalnızca akademik üretimiyle tanımlarsa üretimi yavaşladığında kendisini işe yaramaz hissedebilir.

Kendisini yalnızca kazancıyla tanımlarsa maddi imkânları değiştiğinde kendi değerinin de değiştiğini sanabilir.

Oysa insanın değeri kartvizitiyle başlamaz.

Emeklilik dilekçesiyle de sona ermez.

Akademinin insana öğretmesi gereken en önemli derslerden biri budur:

İNSAN UNVANINDAN BÜYÜKTÜR.

━━━━━━━━━━━━━━

BİLİM HAKİKATİ ÜRETMEZ

Burada daha temel bir ayrım yapmamız gerekiyor.

Bilim nedir?

Bilim hakikati mi üretir?

Hayır.

Bilim var olan gerçekliği anlamaya çalışır.

İnsanlar Dünya’nın Güneş’in çevresinde döndüğünü bilimsel olarak ortaya koymadan önce de Dünya, Güneş’in çevresinde dönüyordu.

Bilim bunu meydana getirmedi.

Onu anlamamızı sağladı.

Bilim gözlemler.

Ölçer.

Deney yapar.

Karşılaştırır.

Modeller kurar.

Yanlışlarını düzeltir.

Yeni deliller geldikçe açıklamalarını geliştirir.

Bu bilimin zayıflığı değildir.

Tam tersine en büyük güçlerinden biridir.

Bu nedenle bilim hakikatin sahibi değildir.

Gerçekliği anlamaya yönelik insanlığın geliştirdiği en güçlü yöntemlerden biridir.

Fakat insanın bütün hakikati laboratuvara sığmaz.

Bilim atomun nasıl parçalanacağını gösterebilir.

Fakat:

“Onu parçalamalı mıyız?”

sorusunun cevabını tek başına veremez.

Genetik mühendisliği bize neyi değiştirebileceğimizi gösterebilir.

Fakat:

“Değiştirebildiğimiz her şeyi değiştirmeli miyiz?”

sorusu başka bir alana açılır.

Yapay zekâ:

“Bunu yapabilirim.”

diyebilir.

İnsan ise:

“Bunu yapmalı mıyız?”

diye sormak zorundadır.

İşte bilgi ile hikmet arasındaki mesafe burada ortaya çıkar.

Bilim bize birçok konuda:

“Nedir?”

ve

“Nasıl?”

sorularının cevabını verebilir.

Fakat:

“Ne olmalıdır?”

sorusu başladığında yalnızca bilime değil; ahlâka, felsefeye, inanca, vicdana ve hikmete de ihtiyaç duyarız.

Bu, bilimi küçültmek değildir.

Tam tersine bilimi o kadar ciddiye almaktır ki ona cevaplayamayacağı soruları zorla cevaplatmamaktır.

Bilgi güçtür.

Fakat bilgi yalnızca güç değildir.

BİLGİ AYNI ZAMANDA SORUMLULUKTUR.

━━━━━━━━━━━━━━

TAM DA BU SIRADA YAPAY ZEKÂ GELİYOR

Şimdi bütün bu iki yüz yıllık akademik düzenin kapısını başka bir güç çalıyor:

Yapay zekâ.

Milyonlarca makaleyi insanın yetişemeyeceği hızda tarayabiliyor.

Literatürü karşılaştırabiliyor.

Verileri analiz edebiliyor.

Kod yazabiliyor.

Bilimsel metin oluşturmaya yardımcı olabiliyor.

Hipotez geliştirilmesini destekleyebiliyor.

Araştırmanın giderek daha fazla aşamasına giriyor.

Bu gelişme üniversitenin önüne tarihî bir soru koyuyor:

BİLGİYE ULAŞMAK İNSANIN AYRICALIĞI OLMAKTAN ÇIKIYORSA AKADEMİSYENİN ASIL DEĞERİ NE OLACAK?

Daha fazla bilgi ezberlemek mi?

Daha fazla makale üretmek mi?

Makineden daha hızlı yazmaya çalışmak mı?

Yoksa doğru soruyu sormak mı?

Bilgiyi anlamlandırmak mı?

Farklı disiplinleri buluşturmak mı?

İnsan yetiştirmek mi?

Ahlâkî sorumluluk taşımak mı?

Bilgiyi hikmetle buluşturmak mı?

Tabii ki yapay zekâ akademisyenin değerini azaltmayacak.

Tam tersine:

Akademisyenin insani tarafını yeniden daha değerli hâle getirecek.

Çünkü makine tarayabilir.

Özetleyebilir.

Karşılaştırabilir.

Kod yazabilir.

Veri analiz edebilir.

Hipotez önerebilir.

Fakat öğrencinin gözündeki korkuyu fark etmek…

Genç bir araştırmacıya cesaret vermek…

Bilgiyi ahlâkî bir sorumlulukla taşımak…

Gerektiğinde “bilmiyorum” diyebilmek…

Kendisinden daha iyisinin yetişmesinden sevinç duyabilmek…

Bunlar başka bir şeydir.

Yapay zekâ üniversitenin karşısına yalnızca bir teknoloji olarak çıkmıyor.

Bir ayna tutuyor.

Üniversite o aynada kendisine yeniden bakmak zorunda kalıyor:

Ben neden varım?

Bilgi üretmek için mi?

Meslek kazandırmak için mi?

Akademisyen yetiştirmek için mi?

İnsan yetiştirmek için mi?

Esasında cevap bunlardan birini seçmek değildir.

BİLGİ ÜRETİRKEN İNSAN YETİŞTİRMEKTİR.

━━━━━━━━━━━━━━

BİLGİYİ BÜYÜTTÜK, PEKİ İNSANI DA BÜYÜTEBİLDİK Mİ?

Daha fazla bilim üretelim.

Daha büyük laboratuvarlar kuralım.

Daha güçlü üniversiteler oluşturalım.

Yapay zekâda, biyoteknolojide, kuantumda, tıpta, mühendislikte dünyanın önünde olalım.

Daha fazla araştıralım.

Daha fazla keşfedelim.

Daha fazla bilgi üretelim.

Bilgiyi ekonomik değere de dönüştürelim.

Patentler çıkaralım.

Şirketler kuralım.

Teknoloji üretelim.

Bilim insanlarımız elbette emeklerinin karşılığını da alsınlar.

Fakat bütün bunları yaparken bir şeyi kaybetmeyelim:

İNSANI.

Çünkü bilimi yapan insan.

Bilgiyi kullanan insan.

Üniversiteyi kuran insan.

Bilimin sonuçlarından etkilenen yine insan.

Bir üniversite binlerce makale üretebilir.

Milyonlarca atıf alabilir.

Dünya sıralamasında yükselebilir.

Dev araştırma bütçelerine ulaşabilir.

Patentler çıkarabilir.

Ekonomik değer üretebilir.

Nobel ödüllü bilim insanları yetiştirebilir.

Fakat bütün bunları yaparken dostluğu, vefayı, tevazuyu, merhameti, paylaşmayı ve insanı kaybediyorsa önümüzde çok büyük bir soru vardır:

BİZ ASLINDA NEYİ BAŞARDIK?

Geleceğin üniversitesinin kapısına üç soru yazmak gerekiyor:

Ne biliyoruz?

Bu bilgiyle ne yapacağız?

Bütün bunları yaparken nasıl bir insana dönüşüyoruz?

Birincisi bilginin sorusudur.

İkincisi sorumluluğun.

Üçüncüsü ise insanlığımızın.

İki yüz yılda bilgiyi olağanüstü büyüttük.

Şimdi yapay zekâ onu insanlık tarihinde görülmemiş bir hızla daha da büyütüyor.

Belki önümüzdeki asıl mesele artık yalnızca daha fazla bilgi üretmek olmayacak.

O kadar bilginin içerisinde insan kalabilmek olacak.

Çünkü bilgi büyürken hikmet küçülüyorsa…

Unvan büyürken tevazu küçülüyorsa…

Kariyer büyürken dostluk küçülüyorsa…

Kazanç büyürken kanaat küçülüyorsa…

Yayınlar çoğalırken merak azalıyorsa…

Üniversite büyürken insan daralıyorsa…

Orada “ilerleme” kelimesinin anlamını yeniden düşünmek gerekir.

━━━━━━━━━━━━━━

Bir genç akademinin kapısından içeri girerken ona soruyoruz:

“Ne olmak istiyorsun?”

Cevap veriyor:

“Akademisyen olmak istiyorum.”

Yıllar geçiyor.

Doktor oluyor.

Doçent oluyor.

Profesör oluyor.

Belki bölüm başkanı oluyor.

Belki dekan.

Belki rektör.

Makaleler yazıyor.

Atıflar alıyor.

Projeler yapıyor.

Para kazanıyor.

Öğrenciler yetiştiriyor.

Unvanlar geliyor.

Makamlar geliyor.

Başarılar geliyor.

Sonra yıllar geçiyor.

Görevler bitiyor.

Makamlar geride kalıyor.

Odalar boşalıyor.

Kartvizitler anlamını yitiriyor.

Telefonlar seyrekleşiyor.

Yeni akademisyenler geliyor.

Yeni teoriler ortaya çıkıyor.

Yeni makaleler yazılıyor.

Kırk yıl sonra ona artık:

“Ne oldun?”

diye sormanın hiçbir anlamı kalmıyor.

Çünkü ne olduğu zaten belli.

Akademisyen oldu.

Belki profesör oldu.

Belki rektör bile oldu.

Şimdi sorulması gereken başka bir soru vardır:

“AKADEMİSYEN OLDUN. PEKİ NASIL BİR İNSAN OLDUN?”

Üniversitenin gerçek başarı ölçüsü, insanın adının önüne hangi unvanı koyduğu değildir.

Ne kadar para kazandığı da değildir.

Hangi makamda oturduğu da değildir.

Kaç kişinin kendisini tanıdığı da değildir.

Bütün o bilginin, başarının, kazancın, makamın ve unvanın sonunda geriye nasıl bir insan bıraktığıdır.

Çünkü günün sonunda soru yalnızca:

“Ne kadar bildin?”

olmayacaktır.

“Ne kadar kazandın?” da olmayacaktır.

“Ne kadar yükseldin?” de olmayacaktır.

Bütün bunlardan daha büyük bir soru kalacaktır:

“BİLDİĞİN ONCA ŞEY SENİ NASIL BİR İNSANA DÖNÜŞTÜRDÜ?”

Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir