Her savaşın görünen bir nedeni vardır.
Bir de görünmeyen…
Tarih boyunca devletler topraklarını korumak için savaştılar.
Enerji kaynaklarını ele geçirmek için savaştılar.
Ticaret yollarına hâkim olmak için savaştılar.
Ancak tarih bize başka bir gerçeği daha gösteriyor.
Büyük güçleri birbirinden ayıran yalnızca kazandıkları savaşlar değil, kurabildikleri ve uzun yıllar sürdürebildikleri düzenler olmuştur.
Roma İmparatorluğu yalnızca lejyonlarıyla büyümedi. Akdeniz’i uzun yıllar boyunca güvenli bir ticaret havzasına dönüştürdü. Tarihçilerin Pax Romana olarak adlandırdığı dönem, sadece askerî üstünlüğün değil; hukukun, ticaretin ve siyasal istikrarın da belirli ölçüde kurumsallaştığı bir dönemdi.
Yüzyıllar sonra Osmanlı Devleti de üç kıtaya yayılan geniş coğrafyada yalnızca fetihler gerçekleştirmedi. Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan geniş bölgede ticaret yollarını, hac güzergâhlarını ve farklı din ile milletlerin birlikte yaşayabildiği uzun süreli bir idarî düzen kurdu. Tarih yazımında bu dönem için zaman zaman “Pax Ottomana” kavramı kullanılmaktadır.
Britanya İmparatorluğu ise denizlere hâkim olarak yalnızca sömürgelerini yönetmedi; küresel ticaret ağlarının güvenliğini sağlayan başlıca güçlerden biri hâline geldi. Denizlere hâkim olanın ticarete, ticarete hâkim olanın ise siyasete yön verdiği bir çağ inşa etti.
II. Dünya Savaşı’nın ardından dünya yeni bir kırılma yaşadı.
Savaş sona erdi.
Ancak yalnızca savaş bitmedi.
Yeni bir uluslararası düzen kuruldu.
Birleşmiş Milletler kuruldu.
IMF kuruldu.
Dünya Bankası kuruldu.
NATO kuruldu.
Dolar, uluslararası finans sisteminin merkezine yerleşti.
ABD Donanması küresel deniz ticaretinin en önemli güvenlik sağlayıcısı hâline geldi.
Elbette bu kurumlar yalnızca Amerika Birleşik Devletleri tarafından kurulmadı. Birçok devletin katılımı ve uluslararası mutabakatlarla şekillendi. Ancak inkâr edilemeyecek bir gerçek vardır ki; ABD, bu düzenin kurulmasında, finansmanında, güvenliğinde ve devamlılığında belirleyici aktörlerden biri oldu.
Günümüzde dünyanın herhangi bir noktasında üretilen bir ürünün birkaç hafta içinde başka bir kıtaya ulaşabilmesi…
Petrol tankerlerinin okyanusları aşabilmesi…
Enerji ticaretinin büyük ölçüde kesintisiz devam edebilmesi…
Uluslararası finans sisteminin işlemeye devam etmesi…
Bütün bunlar yalnızca ekonomik faaliyetlerin sonucu değildir.
Aynı zamanda yaklaşık seksen yıldır sürdürülen askerî, diplomatik ve kurumsal güvenlik mimarisinin sonucudur.
İşte tam bu noktada kendime şu soruyu soruyorum.
Bugün Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar gerçekten yalnızca İran ile ABD arasında yaşanan bölgesel bir kriz midir?
Yoksa görünenden daha büyük bir mücadelenin yeni safhası mı başlamaktadır?
Yaklaşık dört ay önce, 15 Mart tarihinde yaptığım değerlendirmede Amerika Birleşik Devletleri’nin henüz elindeki bütün stratejik kartları sahaya sürmediğini ifade etmiştim.
O gün de kanaatim şuydu.
Bugün de aynı noktadayım.
ABD, tarih boyunca birçok savaşta askerî kapasitesinin tamamını ilk anda kullanmamıştır.
Önce rakibini gözlemiştir.
Savunma reflekslerini analiz etmiştir.
Uluslararası kamuoyunu hazırlamıştır.
Müttefiklerini aynı çizgide toplamıştır.
Daha sonra ise çatışmanın seviyesini kendi belirlediği noktaya taşımıştır.
Askerî strateji literatüründe bu yaklaşım “Escalation Dominance”, yani “Tırmanma Üstünlüğü” olarak tanımlanmaktadır.
Bana göre bugün yaşanan gelişmeler de bu stratejinin yeni bir örneği olarak okunabilir.
Ancak burada beni asıl düşündüren konu bu değildir.
Asıl düşündüğüm soru şudur:
ABD neden bu kadar kararlı?
Çünkü bana göre bu sorunun cevabı yalnızca İran’ın askerî kapasitesinde aranırsa büyük resmin önemli bir bölümü gözden kaçırılır.
Milyonlarca insan İran’ı konuşuyor.
Ben ise İran’dan daha büyük bir soruyu konuşmak istiyorum.
Çünkü kanaatimce mesele yalnızca İran değildir.
Mesele, İran’ın uluslararası sistem üzerinde oluşturduğu etkinin nasıl algılandığı ve buna karşı verilen stratejik cevaptır.
Yapılan birçok analizde yalnızca füze sayıları, hava savunma sistemleri, savaş uçakları ve askerî operasyonlar konuşuluyor.
Oysa jeopolitik yalnızca silahları inceleyen bir disiplin değildir.
Jeopolitik aynı zamanda sistemleri okuma sanatıdır.
Benim kanaatime göre bugün Washington’da verilen kararları anlamak isteyenlerin yalnızca Pentagon’a değil…
Birleşmiş Milletler’e…
NATO’ya…
Uluslararası deniz ticaretine…
Enerji koridorlarına…
Küresel finans sistemine…
Ve yaklaşık seksen yıldır ayakta duran uluslararası mimariye birlikte bakması gerekir.
Çünkü büyük devletlerin refleksleri yalnızca günlük siyasetten doğmaz.
Onlar, uzun yıllar içinde oluşmuş kurumsal hafızalarının ürünüdür.
Başkanlar değişebilir.
Kabine değişebilir.
Siyasi söylemler değişebilir.
Fakat büyük güçlerin jeopolitik öncelikleri çok daha yavaş değişir.
İşte bu nedenle bugün Hürmüz Boğazı’na baktığımda yalnızca İran’ı görmüyorum.
Ben, yaklaşık seksen yıldır devam eden bir uluslararası düzenin kendi varlığını koruma refleksini de görüyorum.
Elbette bu değerlendirme, kamuya açık gelişmeler ile tarihsel örneklerin birlikte okunmasına dayanan kişisel jeopolitik analizimdir.
Farklı değerlendirmeler yapılabilir.
Ancak bana göre asıl soru artık şudur:
ABD gerçekten İran’la mı mücadele ediyor?
Yoksa çok daha büyük bir düzenin sorgulanmasına mı cevap veriyor?
Hürmüz Boğazı: Asıl Mücadele Nerede Yaşanıyor?
İlk bölümde şu soruyu sordum:
“ABD gerçekten İran’la mı mücadele ediyor, yoksa çok daha büyük bir düzenin sorgulanmasına mı cevap veriyor?”
Şimdi bu soruyu sahadaki gelişmeler üzerinden değerlendirelim.
Dünya kamuoyu doğal olarak İran’ın füze kapasitesini, ABD’nin askerî operasyonlarını ve İsrail’in güvenliğini konuşuyor.
Fakat bana göre bunların tamamı, daha büyük bir resmin parçalarıdır.
Çünkü jeopolitikte bazen bir bölge, sahip olduğu doğal kaynaklardan daha değerli hâle gelir.
Bunun sebebi, o bölgenin dünya ekonomisinin işleyişindeki kritik rolüdür.
Hürmüz Boğazı tam da böyle bir noktadır.
Körfez’den dünya pazarlarına ulaşan petrol ve sıvılaştırılmış doğal gazın önemli bir bölümü bu dar geçitten taşınmaktadır.
Dolayısıyla burada yaşanacak uzun süreli bir güvenlik sorunu yalnızca enerji fiyatlarını etkilemez.
Deniz taşımacılığını etkiler.
Sigorta maliyetlerini artırır.
Tedarik zincirlerini bozar.
Sanayi üretimini yavaşlatır.
Küresel enflasyon üzerinde yeni baskılar oluşturur.
Başka bir ifadeyle Hürmüz, yalnızca bir boğaz değildir.
Modern küresel ekonominin en hassas düğüm noktalarından biridir.
İşte bu nedenle benim kanaatime göre ABD’nin refleksini yalnızca “İran’a askerî cevap” olarak okumak eksik kalmaktadır.
Washington açısından mesele aynı zamanda uluslararası ticaretin güvenliği ve deniz yollarının açık kalmasıdır.
Çünkü yaklaşık seksen yıldır ABD’nin küresel liderlik iddiasının en önemli dayanaklarından biri, uluslararası deniz ticaretinin güvenliğine yaptığı katkıdır.
Bu iddia ciddi biçimde sorgulanmaya başlarsa, yalnızca askerî caydırıcılık değil; ekonomik ve siyasi liderlik de tartışmaya açılır.
Burada şu ayrımı yapmak gerekir.
Ben ABD’nin yalnızca idealist gerekçelerle hareket ettiğini düşünmüyorum.
Devletler öncelikle kendi güvenliklerini ve çıkarlarını korurlar.
Ancak büyük güçler bunu çoğu zaman uluslararası düzenin devamı ile kendi çıkarlarını aynı çizgide buluşturarak yaparlar.
Tam da bu nedenle Hürmüz’de yaşananlar bana göre yalnızca İran dosyası değildir.
Bu, aynı zamanda küresel sistemin güvenilirliğinin de sınandığı bir süreçtir.
Çin Neden Daha Sessiz?
Son günlerde en dikkat çekici gelişmelerden biri de Çin’in temkinli tavrıdır.
Bazı yorumlarda bu durum “Çin İran’ı yalnız bıraktı.” şeklinde değerlendiriliyor.
Ben bu kanaatte değilim.
Bana göre Çin’in önceliği, İran adına savaşmak değil; kendi ekonomik büyümesini sürdürecek istikrarlı uluslararası ortamı korumaktır.
Çin’in enerji ihtiyacının önemli bir kısmı Körfez bölgesinden karşılanmaktadır.
Bu nedenle Hürmüz’ün tamamen kapanması ya da uzun süreli bir çatışma alanına dönüşmesi Pekin’in de çıkarına değildir.
Bana göre Çin’in bugün en önemli stratejik silahı uçak gemileri değil, zamandır.
Pekin, doğrudan askerî çatışmadan mümkün olduğunca uzak durarak ekonomik ve teknolojik kapasitesini büyütmeye çalışmaktadır.
Bu nedenle İran’a verdiği destek ile ABD’yle doğrudan karşı karşıya gelmemek arasında dikkatli bir denge kurmaya çalıştığını düşünüyorum.
İsrail Neden Daha Geri Planda Görünüyor?
Çatışmanın ilk dönemlerinde İsrail daha görünür durumdaydı.
Bugün ise ABD’nin daha aktif bir rol üstlendiği görülüyor.
Bunu yalnızca askerî bir değişim olarak okumuyorum.
İsrail açısından temel öncelik kendi ulusal güvenliğidir.
Fakat Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması, küresel enerji akışının korunması ve uluslararası deniz ticaretinin yönetilmesi çok daha geniş bir jeopolitik sorumluluk alanıdır.
Bu alan tarihsel olarak büyük ölçüde ABD’nin liderlik ettiği güvenlik mimarisi içinde değerlendirilmiştir.
Dolayısıyla sahada gördüğümüz rol dağılımı bana göre tesadüf değildir.
İran Gerçekten Kazanabilir mi?
Bu soruya sağlıklı cevap verebilmek için “kazanmak” kavramını doğru tanımlamak gerekir.
İran’ın konvansiyonel askerî güç bakımından ABD ile aynı seviyede olmadığı açıktır.
Ancak İran’ın hedefi zaten klasik anlamda askerî zafer elde etmek olmayabilir.
İran’ın sahip olduğu asimetrik kapasite;
vekil güçler,
insansız hava araçları,
balistik füzeler,
deniz mayınları,
ticaret yolları üzerindeki baskı imkânı
ve bölgesel etki alanı sayesinde çatışmanın maliyetini yükseltebilir.
Jeopolitiğin önemli gerçeklerinden biri şudur:
Bazen savaş kazanılmaz.
Rakibin kazanması zorlaştırılır.
İran’ın da büyük ölçüde bu stratejiyle hareket ettiği söylenebilir.
Sonuç Yerine…
Yazının başında şu soruyu sormuştum:
“İran asıl hedef mi?”
Bugün geldiğim noktada kanaatim şudur.
İran elbette bu krizin doğrudan taraflarından biridir.
Ancak bana göre tartışılması gereken asıl konu İran’ın kendisinden çok daha büyüktür.
Aslında Hürmüz Boğazı’nda yalnızca iki devlet karşı karşıya gelmiyor.
Yaklaşık seksen yıldır devam eden uluslararası güvenlik anlayışı da ciddi bir sınamadan geçiyor.
Bu değerlendirme kesin hüküm değildir.
Jeopolitik olaylar tek bir bakış açısıyla açıklanamaz.
Farklı analizler yapılabilir.
Ancak kamuya açık gelişmeler, tarihsel örnekler ve uluslararası sistem birlikte değerlendirildiğinde benim ulaştığım sonuç şudur:
ABD’nin verdiği tepkiyi yalnızca İran’ın askerî kapasitesiyle açıklamak yetersizdir.
Washington aynı zamanda, uzun yıllardır öncülük ettiği uluslararası düzenin caydırıcılığına yönelik meydan okumaya da cevap vermektedir.
Belki yarın aktörler değişecektir.
Belki kriz bölgeleri değişecektir.
Belki ittifaklar yeniden şekillenecektir.
Fakat tarih bize büyük güçlerin yalnızca bugünü değil, kurdukları düzenin geleceğini de düşündüklerini göstermektedir.
Bu nedenle bana göre bugün Hürmüz Boğazı’nda yaşananları anlamanın anahtarı yalnızca Tahran’da ya da Washington’da değildir.
Asıl cevap, yaklaşık seksen yıldır inşa edilen uluslararası sistemin hangi ölçüde korunacağı veya nasıl dönüşeceği sorusunda yatmaktadır.
Saygılarımla
Taşkın Koçak
