Aile mi, Okul mu, Algoritmalar mı?
Bir çocuğun hayatındaki ilk öğretmen anne ve babasıdır.
İlk kelimelerini onlardan öğrenir.
İlk davranışlarını onlardan görür.
İlk sevgiyi, ilk güven duygusunu ve ilk hayat tecrübelerini aile içerisinde kazanır.
Daha sonra devreye okul girer.
Öğretmenler girer.
Arkadaş çevresi girer.
Toplum girer.
Tarihi boyunca çocukları yetiştiren temel yapı büyük ölçüde buydu.
Fakat günümüzde bu zincire son derece güçlü ve yeni bir aktör dahil olmuş durumda:
Algoritmalar.
Aslında ekran bağımlılığı tartışmalarında sormamız gereken en önemli soru artık şudur:
Çocuklarımızı gerçekten kim yetiştiriyor?
Anne ve babalar mı?
Okullar mı?
Yoksa görünmeyen algoritmalar mı?
Bu soru ilk bakışta abartılı gibi gelebilir.
Fakat biraz dikkatle baktığımızda meselenin hiç de abartılı olmadığını görürüz.
Artık öyle bir zamana geldik ki, birçok çocuk ekranla konuşmayı öğrenmeden önce tanışıyor.
Henüz bir yaşındaki, bir buçuk yaşındaki bir bebeği düşünelim.
Anne ve baba günün yorgunluğu içerisindedir.
Biraz sohbet etmek isterler.
Biraz dinlenmek isterler.
Yemeklerini rahat yiyebilmek isterler.
Çocuk ağlamasın…
Biraz oyalanabilsin…
Sessiz dursun…
diye eline telefon veya tablet verilir.
Modern dünyanın artık yeni emziği ekran olmuştur.
Süreç çoğu zaman tam burada başlamaktadır.
Başlangıçta birkaç dakikalık bir çözüm olarak görünen şey zamanla alışkanlığa dönüşmektedir.
Çocuk sıkıldığında ekran.
Yemek yerken ekran.
Yolculukta ekran.
Sessiz kalması gerektiğinde ekran.
Uyumadan önce ekran.
Böylece ekran bir araç olmaktan çıkıp çocuğun hayatındaki temel eşlikçilerden biri hâline gelmektedir.
Ancak burada anne ve babaları suçlamak kolaycılık olur.
Çünkü günümüz aileleri tarihin en zor ebeveynlik dönemlerinden birini yaşamaktadır.
Daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi büyük şehirler büyümektedir.
İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Gaziantep, Antalya ve diğer büyük şehirler her geçen gün daha fazla insanı bünyesinde toplamaktadır.
Mahalle kültürü zayıflamaktadır.
Komşuluk ilişkileri azalmakta, insanlar aynı apartmanda yıllarca yaşamalarına rağmen birbirlerini tanımamaktadır.
Çocukların güvenle oynayabileceği alanlar daralmaktadır.
Gençlerin aidiyet hissedebileceği sosyal çevreler giderek zayıflamaktadır.
Birçok aile açısından dışarısı artık eskisi kadar öngörülebilir değildir.
Trafik vardır.
Şiddet vardır.
Uyuşturucu ve bağımlılık yapıcı maddeler vardır.
Kötü arkadaş çevreleri vardır.
Ailelerin kaygıları vardır.
Bu nedenle birçok anne ve baba için ekran yalnızca bir eğlence aracı değil, aynı zamanda çocuğu evde tutabilmenin ve kontrol altında bulundurabilmenin de bir aracına dönüşmektedir.
İşte tam bu noktada çok önemli bir gerçeği fark etmemiz gerekiyor.
Çocuk yalnızca ekrana bakmamaktadır.
Aynı zamanda ekran tarafından şekillendirilmektedir.
Çünkü ekranın diğer tarafında yalnızca videolar yoktur.
Yalnızca oyunlar yoktur.
Yalnızca içerikler yoktur.
Algoritmalar vardır.
İşte bu algoritmalar çocukların dikkatini neyin çektiğini öğrenmektedir.
Neye güldüğünü öğrenmektedir.
Neyden hoşlandığını öğrenmektedir.
Neyi daha uzun izlediğini öğrenmektedir.
Hangi içerik karşısında daha fazla vakit geçirdiğini öğrenmektedir.
Sonra ona daha fazlasını göstermektedir.
Daha fazlasını önermektedir.
Daha fazlasını sunmaktadır.
Bir süre sonra çocuk içerikleri seçmemektedir.
İçerikler çocuğu seçmeye başlamaktadır.
İşte asıl mesele burada başlamaktadır.
Geçmişte bir çocuğun rol modelleri büyük ölçüde ailesi, öğretmeni, mahallesi ve yakın çevresiydi.
Bugün ise milyonlarca çocuk gün içerisinde öğretmenlerinden daha fazla ekran görmektedir.
Birçok genç anne babasıyla geçirdiği süreden daha fazlasını sosyal medya platformlarında geçirmektedir.
Bazıları bilgiye öğretmenlerinden önce video platformlarından ulaşmaktadır.
Bazıları sorularını artık kitaplara değil, yapay zekâ sistemlerine sormaktadır.
Dolayısıyla yeni neslin düşünce dünyasını şekillendiren aktörler de değişmektedir.
Rol modeller değişmektedir.
Davranış kalıpları değişmektedir.
Hayata bakış değişmektedir.
Bu durum yalnızca Türkiye’nin değil, bütün dünyanın karşı karşıya olduğu yeni bir gerçektir.
Fakat burada önemli bir hataya düşmemeliyiz.
Çözüm ekranları hayatımızdan çıkarmak değildir.
Çünkü bu artık mümkün değildir.
Dijital dünya kalıcıdır.
Sosyal medya kalıcıdır.
Yapay zekâ kalıcıdır.
Ekranlar bundan sonra insan hayatının ayrılmaz bir parçası olmaya devam edecektir.
Bu nedenle çocukları ekranlardan tamamen uzaklaştırmak gerçekçi bir hedef değildir.
Asıl hedef ekranı doğru kullanmayı öğretmek olmalıdır.
Nasıl ki çocuklara okuma yazma öğretiyoruz…
Nasıl ki trafik kurallarını öğretiyoruz…
Nasıl ki sağlıklı beslenmeyi öğretiyoruz…
Dijital dünyanın kurallarını da öğretmek zorundayız.
Kanaatimce artık ilkokul çağlarından itibaren çocuklara dijital okuryazarlık eğitimi verilmelidir.
Algoritmaların nasıl çalıştığı anlatılmalıdır.
Dikkatin nasıl yönlendirildiği öğretilmelidir.
Sosyal medyanın psikolojik etkileri açıklanmalıdır.
Yapay zekânın imkânları ve riskleri gösterilmelidir.
Bir bilginin doğru olup olmadığı nasıl anlaşılır, öğretilmelidir.
Çünkü gelecekte başarılı olacak nesiller ekran kullanmayanlar değil, ekranı bilinçli kullananlar olacaktır.
Aynı şekilde ailelerin de bu konuda bilinçlendirilmesi gerekmektedir.
Bugün birçok çocuk dijital dünyaya anne babasından daha hâkim durumdadır.
Bu nedenle ebeveyn eğitimi de en az çocuk eğitimi kadar önemlidir.
Önümüzdeki yıllarda toplumları güçlü kılacak olan yalnızca teknoloji üretmeleri olmayacaktır.
Esasında önemli olan teknolojiyi bilinçli kullanabilmeleridir.
Bu nedenle ekran bağımlılığı meselesi yalnızca süre meselesi değildir.
Günde kaç saat ekrana baktığımızdan çok daha büyük bir meseledir.
Gerçek mesele şudur:
Çocuklarımızın zihnini kim şekillendiriyor?
Değerlerini kim etkiliyor?
Hayallerini kim kuruyor?
Dünyaya hangi gözle bakacaklarını kim belirliyor?
Bundan sonra sormamız gereken en önemli soru:
Çocuklarımız ekrana ne kadar bakıyor?
Değil.
Çocuklarımızı gerçekten kim yetiştiriyor?
Saygılarımla
Taşkın Koçak
