ÜNİVERSİTEYİ BIRAKTILAR, TEKNOLOJİYE YÖN VERDİLER

ÜNİVERSİTEYİ BIRAKTILAR, TEKNOLOJİYE YÖN VERDİLER

Bir zamanlar onlar üniversitenin öğrencisiydi; sonra üniversiteler onların geliştirdiği teknolojileri takip etmeye başladı.

Bir öğrenci düşünün. Üniversitesini bitirmeden ayrılıyor. Yıllar sonra aynı üniversite onu mezuniyet törenine davet ediyor. Bu defa diploma almak için değil, diploma alacak gençlere geleceği anlatmak için…

Bill Gates ve Mark Zuckerberg Harvard’a, Michael Dell ise Teksas Üniversitesine böyle döndü. Eğitimlerini tamamlamadıkları kurumların kürsüsüne, dünya çapında şirketler kurmuş girişimciler olarak çıktılar. Üniversite, bir zamanlar öğrencisi olan kişinin tecrübesini yeni mezunlarına dinletmek istiyordu.

Bu hikâyelerde insanı düşündüren şey, diploma almadan servet sahibi olmaları değil. Kurdukları şirketlerin insanların çalışma, üretme ve iletişim kurma biçimlerini değiştirmesi; üniversitelerin de kullandığı, araştırdığı ve öğretmek durumunda kaldığı teknolojiler geliştirmesi.

Bir zamanlar ders programlarını takip eden öğrencilerdi. Yıllar sonra kurdukları şirketler, araştırma ve eğitim gündeminin bir parçası oldu.

Önce üniversitenin öğrettiklerini öğreniyorlardı. Sonra üniversitelerin de anlamaya çalıştığı yenilikler geliştirdiler.

Bill Gates, Harvard’daki eğitimini tamamlamadan Microsoft’a yöneldi. Şirketin diğer kurucusu Paul Allen da Washington State Üniversitesini yarıda bırakmıştı. Steve Jobs, Reed College’daki kayıtlı eğitiminden ilk altı ayın ardından ayrıldı; fakat ilgisini çeken derslere katılmayı sürdürdü. Mark Zuckerberg, Facebook’u Harvard’da öğrenciyken geliştirdi. Michael Dell ise öğrenci yurdunda başladığı bilgisayar işini büyütmek için iki dönemin ardından üniversiteyi bıraktı.

Oracle’ın kurucularından Larry Ellison, iki üniversitede öğrenim gördü fakat mezun olmadı. WhatsApp’ın kurucularından Jan Koum, San José State Üniversitesinden ayrıldı. Uber’in kurucularından Travis Kalanick, ilk girişimine yönelmek için UCLA’daki eğitimini bıraktı. Stripe’ı kuran Patrick ve John Collison kardeşler de sırasıyla MIT ve Harvard’daki eğitimlerini tamamlamadı.

OpenAI’nin kurucularından Sam Altman da Stanford’dan ayrıldığında ilk girişimi Loopt üzerinde çalışıyordu. Elon Musk’ın hikâyesinde ise önemli bir fark var: Musk, fizik ve ekonomi alanlarında lisans eğitimi aldı. Stanford’da kabul edildiği doktora çalışmalarına başlamayı erteleyerek internet girişimciliğine yöneldi. Onun tercihi, akademik kariyer yerine girişim kurmaktı.

Bu hikâyeleri değerli kılan, üniversiteden ayrılmış olmalarından çok, öğrenmeyi sürdürerek büyük işler kurabilmeleridir. Üniversitede edindikleri birikim, kendi çabalarıyla öğrendikleri ve birlikte çalıştıkları uzmanların katkısı bu yolculuklarda birleşti. Başarılarında çalışma, zamanlama, ekip ve imkânlar farklı oranlarda etkili oldu. Bizim üzerinde durmamız gereken de bilgiyi kullanma ve yeni alanlara taşıma becerileridir.

Üniversite, öğrencisinin ne bildiğini ölçüyor. Hayat ise o bilgiyle ne yapabildiğini de sınıyor.

Bu iki ölçü birbirinden uzaklaştığında eğitimle üretim arasındaki bağ zayıflıyor. Bir konuyu anlatabilen fakat karşılaştığı sorunda kullanamayan insan yetiştirebiliyoruz. Doğru cevabı bulmaya alışmış öğrenci, cevabı henüz bilinmeyen bir mesele karşısında nereden başlayacağını kestiremeyebiliyor.

Her şey üniversite değildir. Üniversite çok önemlidir; fakat insanın öğrenebileceği ve üretebileceği yerler onun sınırlarında bitmez. Bir atölye, bir fabrika, bir yazılım ekibi veya müşterinin yaşadığı sorun da insana ciddi bir eğitim verebilir. Bazen çalışmayan bir ürün, eksik bilgimizi uzun bir sınavdan daha açık biçimde gösterir.

Üniversitenin gücü, bilgiyi sistemleştirmesinde, araştırmayı disipline etmesinde ve iddiaları delille sınamasındadır. Ancak bu düzen, kendi kalıplarının dışındaki yeteneği tanımakta zorlandığında sorun doğar. Öğrencinin fikrinden önce bölümünün adı, geliştirdiği çözümden önce hangi değerlendirme ölçütüne uyduğu konuşulmaya başlanır.

Uzmanlık ve metodoloji açısından baktığımızda, sözünü ettiğimiz girişimcilerin hikâyelerinde başka bir özellik daha görüyoruz: Çalışmalarını tek bir alanla sınırlamıyorlar. Yazılımdan iletişime, finanstan yapay zekâya uzanan farklı işlerde girişimci, yatırımcı veya yönetici olarak karşımıza çıkabiliyorlar. Musk’ın internet girişimciliğinden elektrikli araçlara, uzay ve enerji sistemlerine uzanan çalışmaları da bu yaklaşımın dikkat çekici örneklerinden biri.

Bu insanlar bütün alanların uzmanı değil. Fakat farklı uzmanlıkların nerede buluşabileceğini görebiliyor, doğru insanları ortak bir hedef etrafında bir araya getirebiliyorlar. Girişimcinin becerisi, ihtiyaç duyduğu bilgiyi tanımayı, o bilgiye sahip insanlarla çalışmayı ve farklı katkıları işe yarayan bir bütüne dönüştürmeyi de içeriyor.

Uzmanlık, insanın bir alanda derinleşmesini sağlar. Girişimcilik ise farklı alanlardaki birikimin birlikte neye dönüşebileceğini görmeyi gerektirir.

Üniversitenin güçlü uzmanlar yetiştirmesi çok değerlidir. Bunun yanında, uzmanlıklar arasında bağ kurabilen insanlara da alan açması gerekir. Metodoloji, yeni bir fikrin sağlamlığını sınamak için kullanıldığında üretimi güçlendirir. “Bu senin alanın değil” düşüncesinin gerekçesine dönüştüğünde ise henüz gelişmemiş bir imkânın önünü kapatabilir.

Böyle bir eğitim ortamı, girişimci yetiştirmekten çok kendisine verilen işi belirlenmiş kurallarla yerine getiren uzman yetiştirmeye yatkın hâle gelebilir. Toplumun iyi uzmanlara ihtiyacı vardır. Fakat mevcut düzen içinde görev yapabilmek kadar, o düzenin işlemediği yeri fark edip çözüm geliştirebilmek de değerlidir.

Bir insanın diplomasında yazan bölüm, hayatı boyunca çözebileceği sorunların sınırını çizmemelidir.

Hayatın sorunları fakültelere göre ayrılmıyor. Bir çiftçinin sulama meselesinde yazılım, enerji, iklim, maliyet ve insan davranışı birlikte bulunuyor. Bir sağlık ürününde mühendislik kadar güven ve kullanım kolaylığı da önem taşıyor. Büyük bir çözüm, bazen ayrı bölümlerde öğretilen bilgilerin aynı ekipte buluşmasıyla doğuyor.

Girişimci bu yüzden bildiği alanla yetinemiyor. Bilmediğini öğrenmek, denemek ve sonucuna göre fikrini değiştirmek zorunda. Kullanıcı, ürünün arkasındaki unvandan önce kendi sorununu çözüp çözmediğine bakıyor. İyi hazırlanmış bir sunumun örtebildiği eksikleri, gerçek kullanım kısa sürede ortaya çıkarabiliyor.

Teknoloji şirketleriyle üniversiteler arasındaki ilişkide yaşanan değişimi de buradan okumak gerekiyor. Bazı şirketler, akademik bilgiyi uygulamaya taşırken kendi araştırma ekiplerini de kuruyor, büyük altyapılar oluşturuyor ve belirli alanlarda hangi problemlerin öncelikle ele alınacağını etkiliyor.

Yapay zekâ bunun çarpıcı bir örneği. Stanford’un 2026 AI Index raporuna göre, 2025’te öne çıkan ileri düzey yapay zekâ modellerinin yüzde 90’dan fazlası özel sektör tarafından üretildi. Bu oran, büyük model geliştirmede şirketlerin ulaştığı ağırlığı gösteriyor. Üniversitelerin bütün bilimsel alanlardaki konumu hakkında aynı genellemeyi yapamayız.

Bana göre bu tablo, teknoloji gücünün bazı alanlarda üniversitenin geleneksel işleyişini baypas edebildiğini gösteriyor. Bir şirketin yeni ürün geliştirmesi, o ürünün önce ders programlarına girmesini beklemiyor. Eğitim takvimi devam ederken dışarıda yeni araçlar, farklı çalışma biçimleri ve yeni beceri ihtiyaçları ortaya çıkabiliyor.

Burada teknolojiye sahip olmakla onu kullanmayı öğrenmek arasındaki fark büyüyor. Aracı geliştiren kurum, onun imkânlarını ve erişim şartlarını etkiliyor. Üniversite, ağırlığını mevcut araçların kullanımını öğretmeye verirse kendi sorularını soran ve alternatifler geliştiren bir araştırma kurumu olma gücünü yeterince kullanamayabilir.

Üniversitenin önemi tam da bu noktada yeniden belirginleşiyor. Ticari karşılığı hemen görülmeyen temel araştırmayı kim sürdürecek? Teknolojinin toplumsal sonuçlarını, onu satan kurumların çıkarlarından bağımsız biçimde kim sorgulayacak? İnsanlığın ihtiyacıyla piyasanın talebi birbirinden ayrıldığında, bu farkı kim görünür kılacak?

Üniversiteden beklediğimiz, bilimsel ciddiyetini korurken üretimin hızına ve hayatın sorunlarına kapılarını açık tutmasıdır. Öğrencinin farklı bir fikirle karşısına çıkmasını eğitim düzenini bozan bir durum olarak görmemesidir. Soru sormayı öğreten kurumun, kendisine yöneltilen yeni sorulara da açık olmasıdır.

Bir öğrencinin bilgisini ölçmek için sınav hazırlıyoruz. Peki o öğrenci henüz kimsenin sormadığı bir sorunun peşindeyse, onun değerini nasıl fark edeceğiz?

Türkiye açısından önce bunu konuşmalıyız. Öğrenci bir ürün geliştirdiğinde, yalnızca derslerinden geri kalıp kalmadığını mı soruyoruz? Yoksa o süreçte neler öğrendiğine de bakıyor muyuz? Farklı bölümlerle çalışmasına, bir deneme yapmasına ve hatasından öğrenmesine ne kadar imkân tanıyoruz?

Her öğrenci şirket kurmayacak. Her araştırma ürüne dönüşmeyecek. Fakat gençler bilgilerinin bir karşılığı olduğunu görmeli. Üniversite yılları, kendi başlarına düşünmeyi, sorumluluk almayı ve fikirlerini sınamayı öğrendikleri bir dönem de olmalı. Mezuniyet, üretmeye başlamanın ön şartına dönüşmemeli.

Gençlere düşen sorumluluk ise bu hikâyeleri kolay başarı masalına çevirmemektir. Bir fikir bulmakla onu işe yarar hâle getirmek arasında büyük bir emek vardır. Bu insanların hayatı, öğrenmenin diploma alındığında veya okuldan ayrılındığında sona ermediğini gösteriyor.

Gates’i, Jobs’ı ve diğerlerini konuşurken geliştirdikleri üretme biçimini anlamaya çalışmalıyız. Bilgiyi nereden aldılar, nasıl kullandılar, kimlerle çalıştılar ve hangi ihtiyacı fark ettiler? Gençlere aktarılmaya değer olan, bu soruların cevaplarıdır.

Yıllar sonra başarılı öğrencisini kürsüye davet etmek kolaydır. Üniversitenin asıl sınavı, henüz kimsenin tanımadığı o öğrencinin fikrini ciddiye aldığı gün başlar.

Taşkın Koçak

Facebook
Twitter
Telegram
WhatsApp
Email

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir