SURİYE TARİHİNDE TÜRKLER: BİN YILLIK BİR HAFIZA

Suriye haritasına baktığımızda sınırlar görüyoruz. Tarihe baktığımızda ise sınırların çok ötesine geçen bambaşka bir coğrafya karşımıza çıkıyor.

Şam…

Halep…

Hama…

Humus…

Lazkiye…

Bayır-Bucak…

Türkmen Dağı…

Geçtiğimiz günlerde Avrasya Bir Vakfı’nda Bayır-Bucak Türkmen Dağı’nı anlatırken sunumumun bir bölümünü özellikle Suriye’nin tarihine ayırdım. Çünkü Türkmen Dağı’nda yaşayan insanları yalnız son yıllarda yaşanan savaş, göç ve yıkım üzerinden okumak, bu coğrafyanın yaklaşık bin yıllık geçmişinin büyük bölümünü görmemek olur.

Suriye tarihinin sayfalarını geriye doğru çevirdiğimizde yalnız devletlerle karşılaşmıyoruz.

Ahmed b. Tolun’u görüyoruz.

Muhammed b. Tuğç el-İhşîd’i görüyoruz.

Atsız b. Uvak’ı görüyoruz.

Tutuş’u görüyoruz.

Nûreddin Mahmud Zengî’yi görüyoruz.

Nûreddin’in kurduğu siyasî ve askerî zeminde yükselen Selâhaddîn Eyyûbî’yi görüyoruz.

Kutuz’u görüyoruz.

Baybars’ı görüyoruz.

Yavuz Sultan Selim’i görüyoruz.

Farklı asırlar, farklı devletler, farklı milletlerden insanlar, farklı mücadeleler…

Fakat yollarının önemli bir bölümü aynı coğrafyadan geçiyor:

Suriye’den.

Bu nedenle Bayır-Bucak’ta Türkçe konuşan bir Türkmen çocuğuna baktığımızda yalnız günümüz Suriye’sine bakmıyoruz.

Arkasında asırlara yayılan büyük bir tarih görüyoruz.

TÜRKLERİN SURİYE’DEKİ HİKÂYESİ SELÇUKLULARLA BAŞLAMIYOR

Türklerin Suriye’deki siyasî varlığını anlamak için Abbâsîler dönemine kadar gitmemiz gerekiyor.

  1. yüzyılda Türk askerlerinin Abbâsî ordularındaki ağırlığı giderek arttı. Özellikle Halife Mu‘tasım döneminde Türk askerî birlikleri devletin önemli güç unsurlarından biri hâline geldi. 836 yılında Sâmerrâ’nın kurulması bu yeni dönemin sembollerinden biriydi.

Henüz Selçuklu yoktu.

Osmanlı zaten yoktu.

Türkler Şam’da sultan değildi.

Fakat İslâm dünyasının askerî ve siyasî merkezinde giderek daha fazla yer almaya başlamışlardı.

Çok geçmeden askerlikten devlet yönetimine doğru büyük bir geçiş başlayacaktı.

AHMED B. TOLUN: MISIR’DAN SURİYE’YE

868 yılında Türk kökenli Ahmed b. Tolun, Mısır’da Tolunoğulları yönetiminin temellerini attı.

Kısa sürede gücünü artırdı. 878’den itibaren Suriye’nin önemli bir bölümünü hâkimiyeti altına aldı.

Bu tarih üzerinde özellikle durmak gerekir.

Çünkü Türklerin Suriye’deki tarihini Selçuklulardan başlatırsak yaklaşık iki asır daha geriye uzanan önemli bir siyasî geçmişi gözden kaçırmış oluruz.

Tolunoğulları 905 yılında sona erdi.

Fakat Türklerin bölgedeki hikâyesi sona ermedi.

MUHAMMED B. TUĞÇ EL-İHŞÎD

935 yılında bu defa başka bir Türk kökenli hükümdar karşımıza çıktı:

Muhammed b. Tuğç el-İhşîd.

İhşîdîler Mısır’ın yanında Suriye ve Hicaz üzerinde de hâkimiyet kurdular.

Ortaya çıkan tarihî çizgi dikkat çekicidir.

Önce Abbâsî ordularında Türk askerleri…

Ardından Ahmed b. Tolun…

Sonra Muhammed b. Tuğç…

Türkler artık yalnız başka devletlerin ordularında görev yapan askerler değildi.

Devlet kuruyor, şehir yönetiyor, ordular sevk ediyor ve Suriye’nin siyasî tarihinde söz sahibi oluyorlardı.

969 yılında İhşîdî hâkimiyeti sona erdi. Fâtımîler bölgenin önemli bir kısmına hâkim oldu.

Yaklaşık bir asır sonra Suriye’de Türk tarihinin çok daha güçlü bir dönemi başlayacaktı.

ATSIZ ŞAM’A GİRDİ

  1. yüzyıldayız.

Büyük Selçuklu Devleti artık İslâm dünyasının en güçlü siyasî ve askerî aktörlerinden biridir.

1055 yılında Tuğrul Bey Bağdat’a girdi.

1071 yılında Sultan Alp Arslan Malazgirt’te Bizans ordusunu mağlup etti.

Fakat Türklerin hareketi yalnız Anadolu yönünde değildi.

Türkmenler Suriye ve Filistin’e doğru da ilerliyordu.

Bu noktada karşımıza Atsız b. Uvak çıkıyor.

Türkmen emîri Atsız, 1076 yılında Şam’ı Fâtımîlerin elinden aldı.

Ardından Alp Arslan’ın oğlu, Sultan Melikşah’ın kardeşi Tutuş geldi.

Tutuş 1079 yılında Şam’a hâkim oldu ve Suriye Selçukluları dönemi başladı. Ölümünün ardından oğullarından Rıdvan Halep’te, Dukak ise Şam’da hüküm sürdü.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Suriye’de Türk kökenli devletlerin hâkimiyeti ile Türkmen topluluklarının bu coğrafyaya yerleşmesi aynı şey değildir.

Özellikle Selçuklu döneminden itibaren Oğuz-Türkmen topluluklarının Suriye’ye doğru hareketleri ve yerleşimleri, bölgede kalıcı bir Türkmen nüfusunun oluşmasında önemli rol oynadı. Sonraki yüzyıllarda farklı Türkmen topluluklarının bölgeye gelişiyle bu varlık devam etti.

Dolayısıyla günümüz Suriye Türkmenleri yalnız geçmişte Suriye’yi yönetmiş Türk devletlerinin hatırası değildir.

Onlar, bu coğrafyaya yerleşmiş ve yüzyıllar boyunca burada yaşamış bir halkın devamıdır.

PARÇALANMANIN BEDELİ: HAÇLILAR

1099 yılında Haçlılar Kudüs’ü ele geçirdi.

Antakya’dan Kudüs’e uzanan coğrafyada Haçlı devletleri kurulmuştu.

İslâm dünyası siyasî olarak parçalanmıştı. Türk hükümdarlar arasındaki mücadeleler de bu parçalanmanın bir parçasıydı.

Tarihimizi yalnız zaferlerle anlatırsak ondan yeterince ders çıkaramayız.

Bazen bir medeniyetin yenilgileri, parçalanmanın bedelini zaferlerinden daha güçlü anlatır.

Suriye’de Haçlılara karşı yeniden toparlanmanın önemli isimlerinden biri İmâdüddin Zengî oldu.

Ardından oğlu Nûreddin Mahmud Zengî geldi.

NÛREDDİN MAHMUD ZENGÎ’DEN SELÂHADDİN’E

Nûreddin Mahmud Zengî 1154 yılında Şam’a hâkim oldu.

Onu yalnız Haçlılarla savaşan bir Türk hükümdarı olarak anlatmak eksik kalır.

Medreseler kurdu.

Vakıflar oluşturdu.

Darüşşifalar yaptırdı.

Şam’ı siyasî olduğu kadar ilmî ve sosyal açıdan da güçlendirdi. Parçalanmış güçleri Haçlılara karşı ortak bir hedef etrafında toplamaya çalıştı.

Nûreddin’in önemli kumandanlarından biri Şîrkûh idi.

Şîrkûh’un yanında genç yeğeni de bulunuyordu:

Selâhaddîn Eyyûbî.

Selâhaddin Kürt kökenliydi.

Nûreddin’in Mısır’a gönderdiği seferlere amcası Şîrkûh ile katıldı. Bu mücadeleler onun askerî ve siyasî yükselişinin önünü açtı.

Şîrkûh’un ölümünün ardından Selâhaddin Mısır’da vezir oldu. 1171’de Fâtımî hilâfeti sona erdi.

Nûreddin 1174’te vefat etti.

Selâhaddin daha sonra Şam’a hâkim oldu. Mısır ile Suriye’yi büyük ölçüde aynı siyasî hedef etrafında topladı.

1187’de Hıttîn’de Haçlı ordusunu mağlup etti ve ardından Kudüs’ü fethetti.

Burada Suriye ve İslâm tarihinin en anlamlı tablolarından biri karşımıza çıkıyor:

Nûreddin Türk’tü.
Selâhaddin Kürt’tü.
Kudüs ise ikisinin de meselesiydi.

Bu tarih bize önemli bir hakikati hatırlatıyor:

Medeniyetler yalnız aynı soydan gelen insanların değil, aynı ideale omuz veren insanların eseridir.

BAĞDAT DÜŞTÜ, MOĞOLLAR ŞAM’A GELDİ

  1. yüzyılda bu defa doğudan büyük bir tehlike geldi.

Moğollar…

1258 yılında Hülagû’nun orduları Bağdat’a girdi.

Abbâsî Halifesi Müsta‘sım öldürüldü. Bağdat merkezli Abbâsî hilâfeti sona erdi.

Moğol orduları ilerlemeye devam etti.

Halep düştü.

Şam düştü.

Önlerinde Mısır vardı.

1260 yılında Memlük Sultanı Kutuz ve ordunun önemli kumandanlarından Baybars, Ayn Câlût’ta Moğol ordusunun karşısına çıktı.

Moğollar mağlup edildi.

Ayn Câlût, Suriye’nin ve bölgenin kaderini değiştiren büyük dönüm noktalarından biriydi.

Suriye bundan sonra Memlük hâkimiyetine girdi.

Memlük tarihinin özellikle ilk ve uzun dönemini oluşturan Bahrî Memlüklerin askerî ve yönetici kadrolarında Kıpçak Türkleri başta olmak üzere Türk unsurlar büyük ağırlığa sahipti. Baybars da Kıpçak Türkü kökenliydi.

Daha sonraki Burcî Memlükler döneminde ise Çerkes unsurlar öne çıktı.

Bu nedenle Memlüklerin tamamını tek bir etnik kimliğe indirgemek doğru olmaz. Ancak özellikle Bahrî Memlük dönemindeki güçlü Türk karakterini de Suriye tarihinden çıkarmak mümkün değildir.

1516: YAVUZ SULTAN SELİM SURİYE’DE

1516 yılında Suriye tarihinde yeni bir büyük dönem başladı.

Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusu ile Memlük ordusu Halep’in kuzeyindeki Mercidâbık’ta karşılaştı.

Memlük Sultanı Kansu Gavri savaş sırasında hayatını kaybetti.

Osmanlı ordusu ilerledi.

Halep…

Hama…

Humus…

Şam…

Osmanlı hâkimiyetine girdi.

1517’de Mısır’ın da Osmanlı idaresine katılmasıyla bölgenin siyasî haritası yeniden şekillendi.

Suriye yaklaşık dört asır Osmanlı idaresinde kaldı.

1516’dan 1918’e…

Şam, hac yollarının en önemli merkezlerinden biri oldu. Halep uluslararası ticaretin büyük şehirlerinden biri hâline geldi.

Camiler, medreseler, hanlar, hamamlar, çarşılar, vakıflar, köprüler ve yollar bu uzun dönemin izlerini taşıdı.

Osmanlı’nın Suriye’de bıraktığı mirası yalnız askerî hâkimiyet üzerinden okumak mümkün değildir.

Bir devletin bıraktığı iz yalnız yönettiği toprakla değil, kurduğu şehir düzeni, müesseseler ve bıraktığı insanî mirasla da ölçülür.

1918: DEVLET GİTTİ, TÜRKMENLER KALDI

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı orduları Suriye’den çekildi.

1918’de yaklaşık dört asırlık Osmanlı dönemi sona erdi.

Burada çok önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor:

Osmanlı Devleti Suriye’den çekildi. Türkmenler ise orada kaldı.

Çünkü onlar bir ordunun geride bıraktığı insanlar değildi.

Asırlardır o coğrafyada yaşayan topluluklardı.

Köyleri vardı.

Toprakları vardı.

Aileleri vardı.

Mezarlıkları vardı.

Dilleri vardı.

Hatıraları vardı.

Sınırlar değişti.

İnsanlar kaldı.

Günümüzdeki Suriye Türkmenlerini anlamanın anahtarlarından biri budur.

HATAY TÜRKİYE’YE KATILDI, BAYIR-BUCAK SINIRIN ÖTESİNDE KALDI

Osmanlı sonrasında Suriye Fransız manda yönetimine girdi.

1930’lu yıllarda Hatay meselesi Türkiye açısından önemli bir mücadele alanına dönüştü.

Hatay’ın sınırları görüşülürken Bayır, Bucak ve Hazne bölgelerinin durumu da gündeme geldi.

Dönemin önemli diplomatlarından Numan Menemencioğlu, 1937 Cenevre görüşmelerinde Bayır, Bucak ve Hazne’nin Suriye tarafında bırakılmasına itiraz etti.

Türkiye bu bölgelerin de Hatay sınırları içerisinde değerlendirilmesi için girişimlerde bulundu. Ancak bu gerçekleşmedi.

1939 yılında Hatay Türkiye’ye katıldı.

Bayır-Bucak sınırın diğer tarafında kaldı.

Siyasî bir sınır çizilmişti.

Fakat asırlardır oluşmuş akrabalıkları, dili, kültürü ve ortak hafızayı bir sınır çizgisiyle ortadan kaldırmak mümkün değildi.

SURİYE TÜRKMENLERİ YALNIZ BAYIR-BUCAK’TAN İBARET DEĞİL

Suriye Türkmenleri denildiğinde yalnız Bayır-Bucak Türkmenlerinden söz etmiyoruz.

Türkmen toplulukları Suriye’nin farklı bölgelerinde yaşamış ve yaşamaya devam etmiştir.

Halep ve kuzeyinde…

Lazkiye, Bayır-Bucak ve Türkmen Dağı’nda…

Hama ve Humus çevresinde…

Şam ve çevresinde…

Suriye’nin başka bölgelerinde de Türkmen aileler ve yerleşimler bulunmaktadır.

Her bölgenin tarihî serüveni aynı değildir. Türkçeyi koruma düzeyleri, yerleşim biçimleri ve toplumsal yapıları da farklılık göstermektedir.

Bayır-Bucak ve Türkmen Dağı ise Türkçenin ve Türkmen kimliğinin güçlü biçimde yaşadığı dikkat çekici bölgelerden biridir.

Türkmen Dağı’na gittiğinizde tarih bir anda kitapların sayfalarından çıkıyor.

Suriye sınırları içerisindesiniz.

Karşınızdaki insan size Türkçe sesleniyor.

Köylerde Türkçe konuşuluyor.

Anadolu’da görebileceğiniz geleneklerle karşılaşıyorsunuz.

İnsan ister istemez soruyor:

Bu insanlar buraya ne zaman geldi?

Cevabı son on beş yılda değildir.

Son yüz yılda da değildir.

Cevabı bulabilmek için asırlar öncesine bakmak gerekiyor.

BİN YILA YAKLAŞAN BİR TARİHÎ İZ

Şimdi bütün tabloyu bir araya getirelim.

Abbâsî ordularında Türk askerleri…

Tolunoğulları…

İhşîdîler…

Selçuklular…

Atsız ve Tutuş…

Zengîler…

Bahrî Memlüklerde güçlü Türk askerî ve siyasî ağırlığı…

Osmanlılar…

Bunların tamamını tek bir devletin kesintisiz devamı gibi göstermek tarihî açıdan doğru olmaz. Aralarda Fâtımîler ve Eyyûbîler gibi başka hanedanların dönemleri vardır. Memlüklerin yapısı da zaman içerisinde değişmiştir.

Fakat bütün bu tarih yan yana konulduğunda tartışılması güç bir gerçek ortaya çıkıyor:

Türkler ve Türkmenler, Suriye tarihine sonradan eklenmiş unsurlar değildir. Bu coğrafyanın bin yıla yaklaşan tarihinin önemli aktörleri arasındadır.

Tarihin dikkat çekici akışına bakın:

  1. yüzyılda Abbâsî ordularında asker olarak gördüğümüz Türkler, birkaç asır sonra Şam’da devlet yönetiyor.

Haçlılara karşı Suriye’nin savunulmasında önemli roller üstleniyor.

Ayn Câlût’ta Moğol ilerleyişinin karşısına çıkıyor.

1516’dan sonra Osmanlı ile Suriye’de yaklaşık dört asırlık yeni bir dönem başlıyor.

1918’de Osmanlı Devleti bu topraklardan çekiliyor.

Fakat asırlar boyunca bu coğrafyaya yerleşmiş Türkmenler orada kalıyor.

İşte Türkmen Dağı’na uzanan tarihî çizginin en çarpıcı taraflarından biri budur.

Bu tarihi büyütmeye veya efsaneleştirmeye ihtiyacımız yok.

Gerçek tarih zaten yeterince güçlüdür.

GÜNÜMÜZDE SURİYE TÜRKMENLERİ

Bütün bu tarihî kırılmalara rağmen Suriye Türkmenleri kendi topraklarında varlıklarını sürdürmeye devam ettiler.

Günümüzde Suriye’nin farklı bölgelerinde yaşayan Türkmenler, İslâmî inanç ve değerlerini yaşamaya çalışırken Türkçelerini, kültürlerini, geleneklerini ve tarihî kimliklerini de korumaya gayret ediyorlar.

Bununla birlikte kendilerini Suriye’nin geleceğinden ayrı görmüyorlar.

Kendi dilini ve kültürünü korumak Arap’a veya Kürt’e karşı durmak anlamına gelmez. Suriye’nin ortak geleceğini savunmak da Türkmen’in kendi kimliğinden vazgeçmesini gerektirmez.

Asıl mesele, farklılıkları çatışmanın sebebi değil, ortak bir geleceğin zenginliği hâline getirebilmektir.

Suriye’nin yeniden ayağa kalkması yalnız Türkmenlerin, yalnız Arapların veya yalnız Kürtlerin meselesi değildir.

Suriye’de yaşayan bütün insanların ortak meselesidir.

Türkmenlerin de kendi kimliklerini koruyarak Arap, Kürt ve diğer unsurlarla birlikte Suriye’nin varlığına, birliğine ve yeniden inşasına katkı sunmaları son derece kıymetlidir.

Bu anlayış ümmetin birlik ve beraberliği açısından da önemlidir.

Asırlar önce gördüğümüz tabloyu hatırlayalım:

Nûreddin Türk’tü.
Selâhaddin Kürt’tü.
Kudüs ise ikisinin de meselesiydi.

İnsanın kendi kimliğini koruması, ortak bir ideal etrafında birleşmesine engel değildir.

Farklılıklarımızı koruyarak ortak meselelerimizde omuz omuza durabilmek, tarihimizin bize bıraktığı en önemli derslerden biridir.

TÜRKMEN DAĞI’NA BAKARKEN…

Geçtiğimiz günlerde Türkmen Dağı’ndaydık.

Köyleri gezdik.

Okulları gördük.

Gençlerle konuştuk.

Ailelerle oturduk.

Savaşın bıraktığı yıkımı ve imkânsızlıkları gördük.

Fakat bütün bunların içerisinde çok daha önemli bir şeyi de gördük:

Hayata yeniden tutunmaya çalışan insanları.

Avrasya Bir Vakfı’ndaki sunumumda Suriye tarihine özellikle yer vermemin sebebi de buydu.

Çünkü destek olmaya çalıştığımız insanların yalnız ihtiyaçlarını değil, kim olduklarını da bilmemiz gerekiyor.

Türkmen Dağı’na yalnız yardım gönderilecek bir coğrafya olarak bakamayız.

Okulların güçlendirilmesi, gençlerin eğitimine destek verilmesi, evlerin ve altyapının onarılması, tarımın ve üretimin yeniden canlandırılması gerekiyor.

Yardım gerekli.

Fakat yardımın arkasından eğitim gelmeli.

Eğitimin arkasından üretim gelmeli.

Üretimin arkasından kalkınma gelmeli.

Amaç sürekli yardım bekleyen bir toplum oluşturmak değil; kendi topraklarında yaşayan, üreten ve geleceğini kurabilen insanların yeniden ayağa kalkmasına katkı sunmak olmalıdır.

GEÇMİŞİ BİLMEK, GELECEĞİ KURMAK

Bütün bu uzun tarih bize önemli bir hakikati bırakıyor:

Suriye’nin tarihi tek bir milletin tarihi değildir.

Türküyle, Arabıyla, Kürdüyle ve diğer unsurlarıyla Suriye, farklı toplulukların yüzyıllardır iz bıraktığı büyük bir tarihî coğrafyadır.

Suriye Türkmenleri de bu tarihe sonradan eklenmiş misafirler değildir.

Bu coğrafyanın köklü unsurlarından biridir.

Onların Türkçelerini konuşmaları, kültürlerini korumaları ve İslâmî değerlerini yaşamaları ne kadar tabiiyse; Arap, Kürt ve diğer unsurlarla birlikte Suriye’nin huzuru, birliği ve yeniden ayağa kalkması için çalışmaları da o kadar kıymetlidir.

Türkmen Dağı’nda gördüğüm tabloya bu nedenle yalnız geçmişten kalan bir hatıra olarak bakmıyorum.

Orada korunması gereken bir dil var.

Yaşatılması gereken bir kültür var.

Eğitilmesi gereken çocuklar var.

Üniversiteye gönderilmesi gereken gençler var.

Yeniden ayağa kaldırılması gereken köyler var.

Kurulması gereken bir gelecek var.

Geçmişi bilmek önemlidir.

Fakat geçmişi bilmenin asıl anlamı, ondan geleceği kuracak bir irade çıkarabilmektir.

Geçmiş bize kim olduğumuzu anlatır. Gelecek ise birlikte ne yapabildiğimize bakacaktır.

Suriye’de Türklerin bin yıla yaklaşan hikâyesi sona ermedi.

O hikâye hâlâ yaşamaya devam ediyor.

Çünkü Türkmen Dağı yalnız geçmişimizden kalan bir hatıra değil, Suriye’nin ortak geleceğinin de yaşayan bir parçasıdır.

Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir