Kündürî görevde kalsaydı bilim tarihimiz başka türlü mü yazılırdı?
Nizâmülmülk onun yerine gelmeseydi Eş‘arîlik aynı ölçüde güçlenir miydi? Mâtürîdîlik daha belirleyici olsaydı ilim ve bilimde daha ileri bir noktaya ulaşır mıydık? Gazâlî’nin düşünce dünyamızdaki etkisi farklı mı olurdu?
Kıymetli bir hocamızın yönelttiği bu soru, bir vezir değişikliğinden çok daha büyük bir meseleyi önümüze getiriyor: İnancı anlama biçimimiz, dünyayı araştırma biçimimizi nasıl etkiledi?
Bu soruya cevap ararken, geçmişteki bütün başarıları bir mezhebe, bütün başarısızlıkları diğerine bağlama kolaylığına kapılmamalıyız. Fakat mezheplerin eğitimde ve yönetimde oluşturduğu etkileri de görmezden gelemeyiz.
Kündürî, kaynaklarda fıkıhta Hanefî, itikatta Mu‘tezilî çizgide anılıyor.
Hanefîlik fıkhî aidiyeti; Mu‘tezile, Eş‘arîlik ve Mâtürîdîlik ise farklı kelâm anlayışlarını temsil ediyor. Aynı fıkıh geleneği içinde farklı itikadî yaklaşımlar var. Biz bu farklılıkları, birbirimizi anlamaya ve düşüncemizi derinleştirmeye vesile olduğu ölçüde bir rahmet olarak görüyoruz.
Ancak farklılıkların varlığıyla, farklı düşünen insanın yaşayabildiği şartlar aynı mesele değildir. Asıl sınav, görüş ayrılığı ortaya çıktığında başlıyor.
Kündürî’nin kalması neyi değiştirebilirdi?
Bir vezirin tercihleri önemsiz değildi. Kimlerin görevlendirileceğini, hangi âlimlerin himaye göreceğini ve hangi çevrelerin güçleneceğini etkileyebilirdi.
Nitekim Kündürî döneminde Eş‘arî âlimlere yönelik baskılar yaşandı. İtikadî tartışma kitap sayfalarında kalmıyor; bir insanın ders verebilmesini, öğrenci yetiştirmesini ve yaşadığı şehirde kalabilmesini etkiliyordu.
Bir fikir tartışması, karşı tarafın çalışma imkânını elinden almaya başladığında artık yalnızca fikir tartışması değildir.
Ben bu meseleyi Tuğrul Bey döneminden de ayrı düşünemiyorum. Kündürî’nin uzun yıllar birlikte çalıştığı sultanın tercihleri, değerlendirmenin bir parçası olmalı. Tuğrul Bey’in Mu‘tezile’den olabileceği yorumu bana daha doğru geliyor. Ancak farklı değerlendirmeler bulunduğu için bunu kesinleşmiş bir bilgi olarak sunmuyorum.
Kündürî’nin görevde kalması bazı dengeleri değiştirebilirdi. Fakat daha özgür veya daha üretken bir düşünce hayatı doğuracağını ileri sürerken onun dönemindeki baskıları da hesaba katmamız gerekir.
Çünkü akla önem veren bir düşünceye yakın olmak, farklı düşünen insanın söz hakkını mutlaka korumak anlamına gelmiyor.
Mu‘tezile aklı öne çıkardı; peki iktidar ne yaptı?
Bu sorunun daha önceki bir örneğini Abbâsîlerde görüyoruz.
Abbâsîler dönemindeki tercüme ve araştırma faaliyetleri, Me’mûn’dan önce başlayan ve onun döneminde güçlenen bir birikime dayanıyordu. Farklı dillerdeki eserler Arapçaya aktarılıyor, başka coğrafyalardaki bilgiye ulaşmak için kaynak ayrılıyordu.
Bu çalışmaların içinde Müslüman âlimlerle birlikte Hristiyan hekimler ve mütercimler de vardı. Huneyn b. İshak gibi isimlerin katkıları, bu tarihin ayrılmaz parçasıdır. Bilgi üretimi, farklı inanç ve dil geleneklerinin birikiminden yararlanabiliyordu.
Bu önemli bir iradeydi: Başkasının bildiğini öğrenmek için emek vermek, uzmanlığına ihtiyaç duyduğunu kabul etmek ve ona çalışma imkânı sağlamak.
Fakat Me’mûn’un ilmî faaliyetlere desteğinin yanında, Kur’an’ın yaratılmışlığı görüşünü kabul ettirmeye yönelik Mihne uygulamaları da bulunuyordu.
Aynı yönetim, bir alanda öğrenmeyi teşvik ederken başka bir alanda kabul edilecek cevabı dayatabiliyordu.
Bilgiye kapı açmakla, itiraza kapı açmak aynı şey değildi.
Bu nedenle Abbâsîlerdeki ilmî gelişmeyi bütünüyle Mu‘tezile’ye bağlamak da Mu‘tezilî düşüncenin etkisini yok saymak da eksik olur. Düşüncenin sunduğu imkânlarla iktidarın uygulamalarını birlikte incelemeliyiz.
Abbâsî örneği, güçlü hükümdarlığın, saray hiyerarşisinin ve itaat beklentisinin Türk devletlerine özgü olmadığının kanıtıdır. Meseleyi “Abbâsîler açıktı, Türkler biata dayanıyordu” kolaylığıyla açıklayamayız. Belirli dönemlerde otoritenin nasıl kullanıldığına bakmalıyız.
Nizâmülmülk’le birlikte ne değişti?
Nizâmülmülk döneminde Şâfiî-Eş‘arî çevreler güçlü bir destek buldu. Nizâmiyeler, eğitime kaynak sağlayan, âlimlerle öğrencileri buluşturan ve öğretimin devamlılığını güçlendiren kurumlar oldu.
Bu katkıyı teslim etmek gerekir. Fakat desteğin hangi şartlarla verildiğini de konuşmalıyız. Bağdat Nizâmiyesi’nin vakfiyesinde Şâfiî aidiyetine ilişkin şartlar bulunması, kaynakların belirli bir çevreye tahsis edildiğini gösteriyor.
Bir düşüncenin devlet desteğiyle güçlenmesi, yalnızca daha çok taraftar kazanması değildir. Daha fazla öğretim imkânı, daha fazla öğrenci ve daha güçlü bir devamlılık da demektir.
Bugün desteklenen hoca, yarın hangi kitapların okunacağını ve hangi soruların önem kazanacağını etkileyebilir.
Bununla birlikte bütün Selçuklu dünyasının aynı çizgiye geçtiğini söyleyemeyiz. Alparslan’ın Hanefîliği destekleyen tutumu da bu tablonun bir parçasıdır.
Üstelik Selçuklu bilim hayatı medreselerden ibaret değildi. Melikşah döneminde Ömer Hayyâm ve çalışma arkadaşları astronomi ve takvim araştırmaları için desteklendi. Celâlî takvimi bu çalışmaların sonucunda ortaya çıktı.
Aynı siyasî ortamda Şâfiî-Eş‘arî eğitim çevreleri güçlenirken astronomi araştırmaları da yürütülebiliyordu.
Bu örnek, Eş‘arîliğin bütün etkilerini açıklamaz. Fakat “Eş‘arîlik güçlendi ve bilim durdu” şeklindeki kesin hükmün yetersizliğini gösterir. Belirli bir alandaki mezhepsel tercihin bütün bilgi alanlarında aynı sonucu verdiğini varsayamayız.
Gazâlî’ye yüklediğimiz tarih
Gazâlî bu tartışmanın merkezine sık sık yerleştiriliyor. Bazen İslâm dünyasındaki ilmî gerilemenin hesabı neredeyse tek başına ona çıkarılıyor.
Oysa önce şu sorulara cevap vermeliyiz: Gazâlî hangi görüşlere itiraz etti? Hangi bilgi alanlarını nasıl değerlendirdi? Kendi söyledikleriyle sonraki kuşakların ondan çıkardığı sonuçlar ne ölçüde örtüşüyordu?
Belirli felsefî iddialara karşı çıkmakla bütün bilgi arayışına karşı çıkmak aynı şey değildir. Bununla birlikte, güçlü bir düşünürün eleştirilerinin sonraki dönemlerde sınırlandırıcı biçimde kullanılabileceği ihtimalini de araştırmadan dışlayamayız.
Gazâlî’yi ne bütün sorunların sorumlusu ilan edelim ne de etkisini eleştirinin dışında tutalım.
Eş‘arîliğin nedensellik anlayışı da bu dikkatle ele alınmalıdır. Sebep-sonuç ilişkisinin zorunluluğuna ilişkin bir kelâm tartışmasından, doğrudan “gözlem yapılamaz, araştırma yürütülemez” sonucu çıkmaz. Böyle bir bağ kuruyorsak bunun hangi metin, kurum veya uygulama üzerinden gerçekleştiğini göstermeliyiz.
Gazâlî’den sonra hükümdarlar karar vermeye, âlimler eser yazmaya ve kurumlar tercih yapmaya devam etti.
Bir ilim erbabının düşüncelerini ve etkisini araştırıp anlamaya çalışmak gerekir. Fakat yüzyılların sorumluluğunu tek başına ona yüklemek adil olmaz. Ondan sonra gelenlerin neyi sürdürdüğüne, neyi değiştirdiğine ve neyi ihmal ettiğine de bakmalıyız.
Mâtürîdî aidiyet neden yeterli olmadı?
Mâtürîdîliğin akla, insan iradesine ve sorumluluğuna verdiği önem kıymetlidir. Ancak bu anlayışı benimsemek kadar eğitimde ve yönetimde hayata geçirmek de önemlidir. Akla değer verdiğimizi söyleyip soru soranı susturuyorsak, benimsediğimiz düşünceyle uygulamamız arasında bir sorun var demektir.
Osmanlı örneği bu bakımdan düşündürücüdür. Hanefî-Mâtürîdî aidiyetin yanında, medreselerde Eş‘arî âlimlerin eserleri de önemli bir yer tutuyordu. Dolayısıyla tek bir çizginin bütün düşünce hayatını belirlediği bir yapıdan söz edemeyiz.
Mâtürîdî aidiyet, kesintisiz ilmî üstünlüğü kendiliğinden sağlamadı. Ancak bundan Osmanlı’da bilimsel üretim olmadığı sonucu da çıkmaz.
Takıyyüddin’in İstanbul Rasathanesi, iki hükmü de dikkatle tartmamızı gerektiriyor.
Osmanlı astronomu Ebû Bekir Takıyyüddin Muhammed b. Zeynüddin Ma‘rûf b. Ahmed er-Râsıd ed-Dımaşkī’nin kurduğu rasathane, III. Murad tarafından desteklendi. Ardından 1580’de aynı hükümdarın emriyle top ateşiyle yıktırıldı.
Hükümdar değişmemişti. Mezhep değişmemişti. Karar değişmişti.
Kaynaklar bu süreçte saray çekişmeleriyle dinî gerekçelerin birlikte rol oynadığını anlatıyor. Rasat faaliyetlerinin uğursuzluk ve felâket getireceği yönündeki iddialar, kurumu hedef alan sürecin parçasıydı.
Bu dinî gerekçelerin etkisini hafifletemeyiz. Fakat bunları belirli bir itikadî mezhebin zorunlu sonucu olarak da sunamayız. Araştırılması gereken, bu yorumların siyasî karara nasıl dönüştüğüdür.
Rasathanenin kuruluşu, bilimsel birikimin varlığına işaret ediyor. Yıkılışı ise dönemin şeyhülislâmının olumsuz tutumunun, saray çekişmelerinin ve padişahın kararının ilmî bir kurumun geleceğini nasıl etkileyebildiğinin göstergesidir. Bu tutumu bütün şeyhülislâmlara mal etmek veya doğrudan Mâtürîdîliğin gereği saymak doğru olmaz. Burada kişilerin dinî yorumlarıyla mensup oldukları düşünce geleneğini birbirinden ayırmak gerekir.
Kuruluşunda devlet desteği vardı. Yıkılışında da devlet gücü.
Burada kaybedilen yalnızca bir bina değildi. Gözlemlerin sürdürüleceği, öğrencilerin yetişeceği ve bilginin birikeceği bir çalışma ortamı ortadan kaldırıldı.
Bir araştırma kurumunun kurulması başarıdır. Fakat geleceği, kendisini destekleyen yöneticinin değişebilen kararına bağlıysa, o başarının ne kadar güvencede olduğunu da sormamız gerekir.
İlim, bilim ve sorumluluk
Bütün bu tartışmada “ilim” dediğimizde neyi kastettiğimizi açık tutmalıyız. Fıkıh ve kelâmdaki üretimle astronomi, matematik veya tıptaki araştırma aynı ölçülerle değerlendirilemez.
Bir dönemde dinî ilimlerde çok sayıda eser verilmesi, bütün bilgi alanlarının aynı ölçüde geliştiğini göstermez. Bir rasathanenin çalışması da bütün düşüncelerin serbestçe ifade edilebildiğini kanıtlamaz.
İtikadî mezheplerin etkisini tam burada araştırmalıyız: Hangi sorulara alan açtılar? Hangi konular üzerinden eğitimi şekillendirdiler? Devlet desteğiyle birleştiğinde kimleri güçlendirdiler, kimleri dışarıda bıraktılar?
Kündürî kalsaydı daha iyi bir tarih yaşanır mıydı, bilmiyoruz. Fakat ilerlemenin yalnızca mezhep adları üzerinden açıklanamayacağını görüyoruz.
Düşünceler önemlidir. O düşüncelerden ne anlaşıldığı, nasıl öğretildiği ve siyasî otorite tarafından nasıl kullanıldığı da önemlidir. İslâm’ı yorumlama biçimimiz, insanın sorumluluğuna yaklaşımımız ve farklı görüşlerle kurduğumuz ilişki, bu tarihin içindedir.
Bugün de aynı sınavla karşılaşabiliyoruz.
Aklı övüyoruz; bizi zorlayan soruyu dinleyebiliyor muyuz?
İlmi yüceltiyoruz; uzun soluklu araştırmaya kaynak ve sabır ayırabiliyor muyuz?
Liyakati savunuyoruz; bizimle aynı düşünmeyen ehil bir insanı görevlendirebiliyor muyuz?
Geçmişi tartışmanın değeri, bugünkü tercihlerimizi de sorgulamamıza yardım ettiği ölçüde artar.
Bir mezhebin adını taşımak, onun düşünme imkânlarını kullanmak demek değildir. İlme hürmet ettiğini söylemek de ilim üreten insanın çalışma hakkını korumaya yetmez.
Kündürî’den Gazâlî’ye, Nizâmiyelerden İstanbul Rasathanesi’ne uzanan tarihe bu sorumlulukla bakmalıyız.
Mirasımıza sahip çıkmak, yalnızca kurduğumuz rasathaneyi hatırlamak değildir. Onu neden yıktığımızı da unutmamaktır.
Taşkın Koçak
