“Tedebbür, Akıl, Vicdan ve İzan Üzerine Bir Değerlendirme”
Kur’an-ı Kerim’in nasıl okunması gerektiği sorusu, aslında onu nasıl anlayacağımız sorusuyla doğrudan ilişkilidir. Çünkü bir metni anlamak yalnızca kelimeleri çözmek değildir; o metnin neyi amaçladığını, hangi insana hitap ettiğini ve insanı nasıl dönüştürmek istediğini de kavramaktır. Aynı ayeti okuyan insanların birbirinden oldukça farklı sonuçlara ulaşabilmesinin sebebi çoğu zaman ayetin kendisi değil, ona yaklaşım biçimidir.
Son yıllarda özellikle meal merkezli tartışmalarda dikkat çeken bir eğilim bulunmaktadır. Kur’an çoğu zaman teknik bir metin gibi ele alınmakta, ayetler parçalanmakta, kelimeler etimolojik kökenlerine kadar ayrıştırılmakta ve anlam büyük ölçüde sözlük karşılıklarına indirgenmektedir. Elbette dil incelemeleri, kavram analizleri ve tarihsel bağlam çalışmaları önemlidir. Bunlar sağlıklı bir anlamanın vazgeçilmez araçlarıdır. Ancak araç ile amacı birbirine karıştırmamak gerekir.
Kur’an yalnızca kelimelerden oluşan bir metin değildir.
Kur’an, insanın aklına, vicdanına, kalbine ve hayatına hitap eden ilahî bir rehberdir. Onu sadece kelimelere indirgemek, büyük bir mimari eseri yalnızca yapı malzemeleri üzerinden değerlendirmeye benzer. Taşları sayabilirsiniz; fakat eserin ruhunu kaçırabilirsiniz.
Mekanik okumanın temel problemi de burada ortaya çıkar.
Çünkü mekanik okuma yalnızca ayetleri parçalamaz; zamanla hayatı ve insanı da parçalayarak değerlendirmeye başlar.
Bir insan verdiği sözü zamanında yerine getiremediğinde, bir dostunuz mesajınıza cevap vermediğinde veya bir kişi beklediğiniz davranışı göstermediğinde mekanik bakış açısı doğrudan sonuca odaklanır. Olayın görünen kısmını esas alır ve hızlıca hüküm verir. Fakat hikmet sahibi bir bakış aynı zamanda şu soruları da sorar:
Acaba hangi şartlar vardı?
Hangi sıkıntılar yaşanıyordu?
Hangi görünmeyen yükler taşınıyordu?
Hangi insani sebepler devredeydi?
Çünkü hikmet davranışı değil, davranışın arkasındaki insanı da görebilmektir.
Mekanik yaklaşım hatayı görür.
Hikmet yaklaşımı ise hatanın sebeplerini de anlamaya çalışır.
Mekanik yaklaşım sonucu değerlendirir.
Hikmet yaklaşımı süreci de dikkate alır.
Mekanik yaklaşım hüküm vermeye yönelir.
Hikmet yaklaşımı önce anlamaya çalışır.
Aslında bu mesele yalnızca meal tartışmalarının konusu da değildir. Modern çağın genel hastalıklarından biridir. Günümüz dünyası insanı giderek ölçülebilir verilere indirgemektedir. Eğitim sistemleri başarı puanlarıyla, şirketler performans tablolarıyla, sosyal medya etkileşim rakamlarıyla ve insanlar da çoğu zaman görünür sonuçlarla değerlendirilmektedir.
Böyle bir çağda insanın niyeti, samimiyeti, mücadelesi ve iç dünyası ikinci plana düşebilmektedir.
Kur’an ise tam tersine insanı yalnızca sonuçlarıyla değerlendiren bir bakış açısı sunmaz.
Çünkü Allah insanı sadece yaptığı hata üzerinden değerlendirmez; o hataya karşı aldığı tavır üzerinden de değerlendirir.
Bu yüzden Kur’an’da tövbe bu kadar merkezi bir kavramdır.
Eğer insan yalnızca yaptığı hatayla tanımlansaydı tövbenin hiçbir anlamı kalmazdı. Oysa Kur’an, insanın değişebilme ve dönüşebilme kapasitesini sürekli hatırlatır. Hz. Âdem hata eder ama tövbe eder. Hz. Yunus acele eder ama pişman olur. Hz. Musa öfkelenir ama olgunlaşır. Kur’an bu kıssaları kusursuz insanları anlatmak için değil, insanın hakikate doğru yürüyüşünü göstermek için anlatır.
Bu nedenle Kur’an’ın merkezinde sadece hüküm değil, aynı zamanda hikmet vardır.
Tam da bu noktada Kur’an’ın kullandığı önemli bir kavram karşımıza çıkar: Tedebbür.
Kur’an birçok yerde insanı ayetler üzerinde düşünmeye davet eder. Tedebbür, bir sözün sonunu, sonucunu, arka planını ve maksadını araştırmak demektir. Yani Kur’an’ın talep ettiği şey sadece okumak değil, derinlemesine tefekkür etmektir.
Tedebbür eden kişi sadece “Bu ayet ne diyor?” diye sormaz.
Aynı zamanda:
“Bu ayet neden bunu söylüyor?”
“Bu ayetin hikmeti nedir?”
“Bu ayet hangi ahlâkî dönüşümü hedefliyor?”
“Bu ayet insanı hangi olgunluğa çağırıyor?”
sorularını da sorar.
İşte tedebbür, mekanik okumanın tam karşısında yer alan bir anlama biçimidir.
İslam düşüncesinde akıl son derece kıymetlidir. Kur’an sürekli olarak insanı düşünmeye, sorgulamaya ve akletmeye çağırır. Ancak Kur’an’ın çağrısı yalnızca akla değildir. Çünkü akıl analiz yapabilir, karşılaştırabilir ve sonuç çıkarabilir; fakat tek başına her zaman hikmet üretemez.
Bu sebeple İslam düşüncesinde “izan” kavramı büyük önem taşır.
İzan; akıl ile vicdanın birleşmesinden doğan derin kavrayıştır.
Bilginin sadece zihinde değil, kalpte de karşılık bulmasıdır.
Vicdandan kopmuş bir akıl zaman zaman insanı katılaştırabilir.
Akıldan kopmuş bir duygu ise insanı savurabilir.
Kur’an’ın inşa etmek istediği denge ise akıl, vicdan ve hikmet arasındaki dengedir.
Bu dengeyi en güzel şekilde gösteren kişi ise hiç şüphesiz Hz. Peygamber’dir.
Eğer Kur’an sadece mekanik hükümlerden ibaret olsaydı, Resûlullah’ın hayatında bu kadar çok merhamet, sabır, tedricilik ve affedicilik örneği görmezdik. Oysa o, insanların hatalarını değerlendirirken çoğu zaman sadece davranışa değil, insanın niyetine, şartlarına ve değişim potansiyeline de bakmıştır.
Bu yüzden sünnet, Kur’an’ın hayata aktarılmış hikmetidir.
Resûlullah’ın uygulamalarında sadece hüküm değil, hükmün insan üzerindeki etkisini gözeten bir bilgelik de vardır.
Bugün Kur’an’ı anlamaya çalışırken belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur.
Daha fazla tartışma değil, daha fazla tedebbür…
Daha fazla hüküm değil, daha fazla hikmet…
Daha fazla yargılama değil, daha fazla anlama çabası…
Çünkü Kur’an’ın amacı kusursuz insanlar üretmek değildir; hakikate yönelen insanlar yetiştirmektir.
Bu nedenle Kur’an’a yaklaşırken yalnızca aklımızı değil, vicdanımızı da yanımıza almalıyız.
Yalnızca akılla okunan bir Kur’an hüküm üretebilir; fakat her zaman hikmet üretemeyebilir.
Yalnızca duyguyla okunan bir Kur’an ise merhamet üretebilir; fakat ölçüyü kaybedebilir.
Hakikate yaklaştıran yol ise akıl, vicdan ve izanın birlikte yürüdüğü yoldur.
Belki de Kur’an’ın bizden istediği tam olarak budur:
Ayetleri parçalamadan önce bütünü görmek…
İnsanları yargılamadan önce anlamaya çalışmak…
Ve hükümlerde yalnızca lafzı değil, o lafzın taşıdığı ilahî hikmeti de görebilmek…
Saygılarımla
Taşkın Koçak
