57 ülkemiz var; peki birbirini tanıyan bir neslimiz var mı?
Avrupa’nın son kırk yılda yaptığı en önemli yatırımlardan biri acaba nedir?
Ortak para mı?
Ortak pazar mı?
Sınırların büyük ölçüde kalkması mı?
Bence bütün bunların yanında çok daha sessiz ama uzun vadede çok önemli başka bir yatırım var:
Erasmus.
Çünkü Avrupa Erasmus ile yalnızca öğrenci değiştirmedi.
Birbirini tanıyan bir Avrupa nesli yetiştirdi.
Bir İspanyol genç Almanya’ya gitti. Bir Alman öğrenci Fransa’da okudu. İtalyan genç Hollanda’da, Polonyalı öğrenci İspanya’da bir dönem geçirdi.
Aynı kampüslerde yürüdüler, aynı sınıflarda ders gördüler, aynı sofralara oturdular. Birbirlerinin şehirlerini, kültürlerini ve insanlarını tanıdılar.
Sonra ülkelerine döndüler.
Fakat dönen yalnızca öğrenci değildi.
Yanlarında başka ülkelerden dostluklar, hatıralar ve ilişkiler de götürdüler.
Aradan yıllar geçti. Bu gençlerin bir kısmı akademisyen, mühendis, girişimci, iş insanı, bürokrat, diplomat ve siyasetçi oldu.
Erasmus’un görünmeyen büyük başarısı burada ortaya çıktı:
Avrupa öğrenciyi dolaştırırken sosyal sermaye de üretti.
Şimdi İslam dünyasına bakalım.
57 ülke…
Türkiye’den Endonezya’ya, Malezya’dan Pakistan’a, Kazakistan’dan Katar’a, Özbekistan’dan Fas’a, Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan devasa bir coğrafya…
Milyonlarca üniversite öğrencisi…
Binlerce üniversite…
Büyük bir ekonomik güç…
Genç bir nüfus…
Üstelik yüzyıllara uzanan ortak bir medeniyet hafızası…
Peki bütün bunlara rağmen birbirimizi ne kadar tanıyoruz?
Türkiye’deki 20 yaşındaki bir üniversite öğrencisi Malezya’daki 20 yaşındaki genci tanıyor mu?
Endonezyalı genç Bosna’daki Müslümanın dünyasını biliyor mu?
Özbek öğrenci Fas’ı kendi eğitim coğrafyasının doğal bir parçası olarak görüyor mu?
Türkiye’deki bir genç üniversite hayatının bir dönemini Kuala Lumpur’da, Taşkent’te, Saraybosna’da, Cakarta’da veya Rabat’ta geçirmeyi doğal bir seçenek olarak düşünüyor mu?
Çoğu zaman hayır.
Hatta kendimize biraz daha zor bir soru soralım:
Bugün İstanbul’daki bir genç Londra’yı, Paris’i veya Berlin’i; Kuala Lumpur’dan, Taşkent’ten, Saraybosna’dan ya da Cakarta’dan daha fazla tanıyorsa burada yalnızca bir eğitim veya seyahat tercihi değil, bir medeniyet meselesi vardır.
Çünkü bir taraftan ümmetten söz ediyoruz, diğer taraftan aynı medeniyet coğrafyasının çocukları birbirlerinin hayatlarına yabancı büyüyor.
Ümmeti hep yukarıdan mı kurmaya çalışıyoruz?
Yıllardır İslam dünyasının birliğini konuşuyoruz.
Devlet başkanlarımız görüşüyor.
Bakanlarımız toplantılar yapıyor.
İslam İşbirliği Teşkilatı zirveleri düzenleniyor.
Üniversiteler protokoller imzalıyor.
Ortak bildiriler yayımlanıyor.
Bunların hepsi elbette önemlidir.
Fakat meseleyi hep yukarıdan kurmaya çalışıyoruz.
Devletten devlete…
Kurumdan kuruma…
Bakanlıktan bakanlığa…
Oysa Avrupa’nın yaptığı önemli işlerden biri, Avrupa’yı biraz da aşağıdan kurmak oldu:
Gençleri birbirlerinin ülkelerine gönderdi.
Ankara’daki bakan ile Kuala Lumpur’daki bakan birbirini tanıyor olabilir.
Peki Ankara’daki 20 yaşındaki genç ile Kuala Lumpur’daki 20 yaşındaki genç birbirini tanıyor mu?
Asıl sorulardan biri budur.
Çünkü bugünün 20 yaşındaki gençleri yarının bakanları, rektörleri, akademisyenleri, mühendisleri, girişimcileri ve iş insanları olacaktır.
Onlar 20 yaşında birbirlerini tanırlarsa, 40 yaşında birbirlerine yabancı olmayacaklardır.
Biz İslam dünyasının birliğini yıllardır devletlerin birbirine yaklaşması olarak düşündük.
Aslında biraz da insanların birbirine yaklaşmasını sağlamalıydık.
Aslında hiçbir şey yapılmıyor değil
Burada hakkı teslim etmek gerekiyor.
İslam dünyasında öğrenci değişimi hiç yok değildir.
İslam İşbirliği Teşkilatı’nın eğitim ve burs girişimleri var. Ülkeler arasında ikili anlaşmalar, üniversiteler arasında değişim protokolleri bulunuyor.
Türkiye’nin de önemli bir tecrübesi var:
Mevlâna Değişim Programı.
Türkiye bu programla dünyanın farklı ülkelerindeki yükseköğretim kurumlarıyla öğrenci ve akademisyen değişimini hedefledi ve binlerce uluslararası protokol oluşturdu.
Dolayısıyla mesele “hiçbir şey yapılmıyor” meselesi değildir.
Esas mesele şudur:
Programlarımız var ama Erasmus ölçeğinde ortak bir sistemimiz yok.
Burslarımız var ama büyük bir hareketlilik ağına dönüşmüş değil.
Üniversitelerimiz var ama ortak bir eğitim coğrafyamız henüz oluşmuş değil.
En önemlisi:
Ortak geçmişimiz var ama yeni nesillerimizin ortak hatıraları yeterince yok.
Bağdat’ı biliyoruz.
Buhara’yı biliyoruz.
Semerkant’ı biliyoruz.
Endülüs’ü biliyoruz.
İstanbul’u biliyoruz.
Bunlar ortak medeniyet hafızamızın muazzam şehirleri.
Fakat bir de bugüne bakalım.
Türk, Arap, Malay, Endonezyalı, Pakistanlı, Boşnak, Özbek ve Afrikalı gençlerin birlikte oluşturduğu yeni hatıralar nerede?
Ortak geçmişimiz güçlü. Şimdi ortak geleceğimizi oluşturacak ortak hatıralara ihtiyacımız var.
İslam Dünyası Öğrenci ve Bilim Hareketliliği Programı
Adının ne olacağı elbette tartışılabilir.
Ben şimdilik buna:
İslam Dünyası Öğrenci ve Bilim Hareketliliği Programı
diyorum.
Erasmus’u aynen kopyalamaktan söz etmiyorum.
İslam dünyasının kendi şartlarına, ihtiyaçlarına ve hedeflerine göre daha kapsamlı bir model kurmaktan söz ediyorum.
57 ülkenin tamamıyla bir anda başlamak zorunda değiliz.
Önce 10 ülke…
Sonra 20…
Türkiye, Malezya, Endonezya, Pakistan, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Katar, Fas, Bosna-Hersek ve isteyen başka ülkeler öncü bir grupla başlayabilir.
Bir Türk öğrenci üniversitesinin bir dönemini Kuala Lumpur’da geçirebilmeli.
Malezyalı öğrenci İstanbul’a gelebilmeli.
Endonezyalı öğrenci Saraybosna’da okuyabilmeli.
Bosnalı öğrenci Taşkent’e gidebilmeli.
Pakistanlı mühendislik öğrencisi Türkiye’de eğitim alabilmeli.
Üstelik öğrenciler ülkelerine döndüklerinde dönem kaybetmemeli.
Bunun için ortak kredi tanıma sistemi kurulmalı.
Tek bir dijital başvuru platformu oluşturulmalı.
Burs, konaklama, sağlık sigortası ve öğrenci güvenliği ortak standartlara bağlanmalı.
Burada önemli meselelerden biri de dil olacaktır. İslam dünyasının dil çeşitliliği bir engel değil, doğru sistem kurulursa büyük bir zenginliktir. İngilizce ve Arapça başta olmak üzere yaygın iletişim dillerinden yararlanılmalı; Türkçe, Fransızca ve ihtiyaç duyulan diğer diller için karşılıklı hazırlık ve yoğunlaştırılmış dil programları oluşturulmalı.
Ortak bir İslam Dünyası Öğrenci Kartı geliştirilmeli.
Bu kartla öğrenciler anlaşmalı yurtlardan, kütüphanelerden, müzelerden, toplu taşımadan ve kültürel faaliyetlerden yararlanabilmeli.
Fakat burada durmamalıyız.
Öğrenciyi değil, bilgiyi dolaştıralım
Bence projenin asıl büyük hedeflerinden biri bu olmalıdır:
Bilginin dolaşımı.
Türkiye’de yapay zekâ çalışan bir öğrenci Malezya’daki laboratuvara gitsin.
Endonezya’da İslami finans çalışan doktora öğrencisi İstanbul’da araştırma yapsın.
Pakistanlı mühendis Türkiye’deki teknoloji şirketinde staj yapsın.
Türk tarım öğrencisi Afrika’daki tarımsal üretimi yerinde incelesin.
Kazakistan’daki enerji öğrencisi Körfez ülkelerindeki projelere katılsın.
Tıp öğrencileri ortak araştırmalarda buluşsun.
Doktora öğrencileri ortak tezler hazırlasın.
Akademisyenler üniversiteler arasında dolaşsın.
Genç girişimciler birbirlerinin teknoparklarında şirket geliştirsin.
O zaman dolaşan yalnızca öğrenci olmaz.
Bilgi dolaşır.
Tecrübe dolaşır.
Teknoloji dolaşır.
Fikir dolaşır.
Girişimcilik dolaşır.
Hepsinden önemlisi:
Güven dolaşır.
100 bin öğrenci değil, 100 bin dostluk
İlk beş yıl için neden 100 bin öğrenci ve 10 bin akademisyen hedefi koymayalım?
İİT ülkeleri, kalkınma kuruluşları, üniversiteler, vakıflar ve şirketlerin katkı sunduğu ortak bir fon neden kurulmasın?
Üstelik bu sistem yalnızca maddi imkânı olan öğrencilerin dolaşabildiği bir program olmamalı.
Afrika’daki, Asya’daki veya gelir seviyesi daha düşük ülkelerdeki başarılı bir genç de maddi imkânsızlık nedeniyle bu sistemin dışında kalmamalı.
Bunun için öğrencinin yalnızca eğitim giderini değil; ulaşımını, konaklamasını, sigortasını ve temel yaşam giderlerini de dikkate alan ortak bir burs ve fırsat eşitliği fonu kurulmalı.
Varlıklı ülkeler daha fazla katkı sağlayabilir.
Üniversiteler burs havuzları oluşturabilir.
Vakıflar ve iş dünyası belirli alanlardaki öğrencilerin hareketliliğini üstlenebilir.
Böylece sistem yalnızca ülkeler arasında öğrenci dolaştıran bir mekanizma değil, İslam dünyasının yeteneğini bulunduğu yerden çıkarıp bilgiyle buluşturan büyük bir fırsat ağına dönüşebilir.
Fakat rakamlara takılmayalım.
Çünkü asıl hedef 100 bin öğrenciyi bir ülkeden başka bir ülkeye göndermek değildir.
Asıl hedef 100 bin dostluk kurmaktır.
100 bin kültürel temas…
100 bin ortak hatıra…
100 bin gelecekteki bilim, ticaret ve fikir bağlantısı…
Düşünün…
İstanbul’da aynı öğrenci yurdunda kalan bir Türk ve Endonezyalı genç bugün birlikte çay içiyor.
Yirmi yıl sonra biri Türkiye’de, diğeri Endonezya’da büyük bir şirketin yöneticisi olabilir.
Kuala Lumpur’da aynı laboratuvarda çalışan Türk ve Malezyalı iki mühendis on beş yıl sonra ortak bir teknoloji şirketi kurabilir.
Saraybosna’da tanışan iki doktora öğrencisi yıllar sonra iki üniversite arasında araştırma merkezi oluşturabilir.
Bazen iki ülke arasındaki geleceğin en güçlü ilişkilerinden biri, yirmi yıl önce aynı öğrenci yurdunda kalan iki gencin arkadaşlığıyla başlayabilir.
İşte sosyal sermaye dediğimiz şey biraz da budur.
Ortak pazardan önce ortak insan ağı
İslam dünyasında yıllardır ortak pazar konuşuyoruz.
Ortak ticaret…
Ortak teknoloji…
Ortak yatırım…
Ortak savunma…
Ortak siyasi tavır…
Hepsi gerekli.
Fakat sıralamada unuttuğumuz önemli bir şey var:
Ortak insan ağı.
Çünkü birbirini tanımayan insanların birbirlerine güvenmeleri kolay değildir.
Güven olmadan ticaret zorlaşır.
Güven olmadan ortak bilim üretmek zorlaşır.
Güven olmadan büyük projeler kurmak zorlaşır.
O hâlde ülkelerimizi birbirine bağlarken insanlarımızı da birbirine bağlamamız gerekiyor.
Özellikle gençlerimizi.
Ümmet sadece aynı kıbleye dönmek midir?
Meselenin en derin tarafı burada.
Dünyanın farklı coğrafyalarında aynı kıbleye dönüyoruz.
Aynı Kur’an’ı okuyoruz.
Aynı Peygamber’e ümmet olduğumuzu söylüyoruz.
Fakat birbirimizin hikâyesini ne kadar biliyoruz?
Birbirimizin derdini?
Şehrini?
Üniversitesini?
Ailesini?
Hayalini?
Ümmet sadece aynı kıbleye dönmek değildir; birbirinin hikâyesini, derdini, şehrini ve insanını da tanımaktır.
Bu projenin en büyük çıktısı üniversite kredisi olmayabilir.
Diploma da olmayabilir.
Asıl büyük kazanım:
Birbirini tanıyan yeni bir İslam dünyası nesli olacaktır.
Türk, Malay’ı tanıyacak.
Malay, Pakistanlıyı.
Özbek, Faslıyı.
Boşnak, Endonezyalıyı.
Arap, Afrikalı Müslümanı.
Afrikalı, Orta Asya’yı…
Birbirlerinin sofralarına oturacaklar.
Birlikte ders çalışacaklar.
Birlikte proje üretecekler.
Birbirlerinin şehirlerinde yaşayacaklar.
Birbirlerinin ailelerini tanıyacaklar.
Farklılıklarını da görecekler.
Tartışacaklar da.
Fakat artık birbirlerini uzaktan tarif etmek yerine tanıyarak konuşacaklar.
Ümmet fikrinin bugün ihtiyacı olan şeylerden biri de budur:
Sadece birbirimize “kardeşim” demek değil, birbirimizi gerçekten tanımak.
Gençlerden başlamalıyız
Yıllardır İslam dünyasının birliğini devletlerin birbirine yaklaşması üzerinden konuştuk.
Artık biraz da insanlarımızı birbirine yaklaştırmanın zamanı geldi.
Çünkü bugünün öğrencisi yarının akademisyeni, mühendisi, iş insanı, rektörü, diplomatı ve bakanıdır.
Onlar 20 yaşında birbirlerini tanırlarsa, 40 yaşında birbirlerine yabancı olmayacaklardır.
Avrupa Erasmus ile yalnızca öğrencilerini dolaştırmadı.
Birbirini tanıyan nesiller yetiştirdi.
Bizim de ihtiyacımız tam olarak budur:
Ortak geçmişimizi anlatan bir İslam dünyasından, ortak gelecek ve ortak hatıralar üreten bir İslam dünyasına geçmek.
57 ülke…
Milyonlarca genç…
Binlerce üniversite…
Muazzam bir ekonomik güç…
Bin yılı aşan ortak bir medeniyet hafızası…
Bütün bunlara sahibiz.
Şimdi birbirimizi tanımaya ihtiyacımız var.
Bir Türk genci Kuala Lumpur’a gitsin.
Malezyalı İstanbul’a gelsin.
Endonezyalı Saraybosna’ya…
Bosnalı Taşkent’e…
Birbirlerinin sofralarına otursunlar.
Birlikte ders çalışsınlar.
Birlikte üretsinler.
Birlikte hatıra biriktirsinler.
Çünkü devletlerin imzaladığı protokoller değişebilir.
Hükûmetler değişebilir.
Ekonomik şartlar değişebilir.
Ama genç yaşta kurulmuş gerçek bir dostluk bazen kırk yıl yaşayabilir.
İslam dünyasının gelecekte kuracağı en güçlü köprülerden bazıları beton ve çelikten yapılmayacaktır.
Öğrencilerden, bilim insanlarından, fikirlerden ve dostluklardan yapılacaktır.
Medeniyetlerin büyük yolculukları her zaman büyük zirvelerde başlamaz.
Bazen çok daha sade bir yerde başlar:
Bir gencin valizini alıp kardeş bir ülkenin üniversitesine gitmesiyle…
Taşkın Koçak
