Güven Kaybı: Bir Toplumu İçten İçe Çürüten Sessiz Hastalık

Bir toplumun en büyük zenginliği nedir?

Doğal gaz mı?

Petrol mü?

Altın madenleri mi?

Güçlü bir ekonomi mi?

Yüksek teknoloji mi?

Çoğu insan bu sorulara farklı cevaplar verebilir. Oysa dünya tarihine biraz daha yakından baktığımızda, bütün büyük medeniyetlerin yükselişinde ortak bir sermayenin bulunduğunu görürüz. Bu sermaye ne yer altından çıkarılır ne de fabrikalarda üretilir.

Bu sermayenin adı güvendir.

Güven; parayla satın alınamayan, kanunla zorla oluşturulamayan ve bir gecede inşa edilemeyen en büyük toplumsal sermayedir.

Bir ülke fakir olabilir, fakat insanlar birbirine güveniyorsa yeniden ayağa kalkabilir.

Bir ülke büyük felaketler yaşayabilir; ancak insanlar omuz omuza verebiliyorsa yaralarını sarabilir.

Buna karşılık en zengin toplumlar bile güvenlerini kaybettiklerinde çözülmeye başlar.

Çünkü güven yalnızca iki insan arasındaki bir duygu değildir.

Güven, görünmeyen bir medeniyet altyapısıdır.

İnsanlar alışveriş yaparken…

Çocuklarını okula gönderirken…

Ev kiralarken…

İş kurarken…

Ortaklık yaparken…

Komşusundan yardım isterken…

Doktoruna kendisini emanet ederken…

Otobüse binerken…

Hatta trafikte yeşil ışık yandığında karşıdan gelen aracın duracağına inanırken bile aslında görünmeyen bir güven sistemi içinde yaşamaktadır.

Biz çoğu zaman bunun farkına varmayız.

Çünkü güven, var olduğu sürece hissedilmez.

Tıpkı nefes almak gibi…

Hava eksildiğinde nefesin kıymeti anlaşılır.

Güven eksildiğinde ise hayat ağırlaşmaya başlar.

İnsan daha fazla şüphe eder.

Daha fazla korkar.

Daha fazla savunmaya geçer.

Daha az tebessüm eder.

Daha az selam verir.

Daha az paylaşır.

Tüm bunlar meydana gelince, toplumun ruhu da değişmeye başlar.

İşte bu sessiz kriz, artık sadece bireysel bir endişe veya soyut bir sosyolojik tez değildir.

Karşımızda duran tablo, toplumsal dokunun kılcal damarlarına kadar sızmış yapısal bir uyarı sinyalidir.

Ülkemizde sokaklardaki genel insan ilişkilerine, kamusal alanlardaki kitle hareketlerine yakından baktığımızda sarsıcı bir psikolojik eşikle karşılaşıyoruz.

Toplumun çok büyük bir kesimi, sokağa çıktığı andan itibaren karşısındaki vatandaşına derin bir şüpheyle, tekinsizlikle ve potansiyel bir tehdit algısıyla yaklaşmaktadır.

Bu durum, insanları birbirinden uzaklaştıran, kamusal ortaklığı zedeleyen görünmez bir bariyer üretmektedir.

Yazılı olmayan o kadim toplumsal sözleşme zayıfladığında, hayatın en sıradan mekanizmaları bile birer psikolojik muharebe alanına dönüşüyor.

Bu durum, yarınlarımızı şekillendirecek olan makro çarkların içinde çok büyük sistemik maliyetler ve kurumsal bir hantallık üretmektedir.

Sosyal sermayenin, yani insanlar arasındaki o organik bağın kuruduğu bir iklimde, iktisadi, teknolojik ve akademik bir sıçrama gerçekleştirmek yapısal olarak imkansızdır.

Çünkü karşılıklı inanç zayıfladığında, hayatı kolaylaştıran tüm mekanizmalar tıkanır.

Ekonomi ve ticaret dünyasındaki köklü dönüşüme bakın.

Eskiden bu topraklarda bir esnafın dükkanından kısa süreliğine ayrılırken kapıya sadece bir süpürge yaslaması basit bir gelenek değildi.

O süpürge; ahlakın, ortak vicdanın ve toplumsal denetimin kurduğu devasa bir görünmez ağın, yazısız bir anayasanın simgesiydi.

İnsanlar o süpürgeye baktıklarında mal sahibinin gıyabında mülkü korumayı bir namus borcu bilirlerdi.

Bugün ise ticaret; en ağır kilitlerin, körü körüne yazılan ve aslında iki tarafın da birbirine güvenmediğini pekiştiren devasa sözleşmelerin gölgesinde yürütülüyor.

Şüpheci hukuk mekanizmaları, bitmek bilmeyen icra daireleri ve koruma sistemleri, kaybettiğimiz o yazısız anayasanın yerini doldurmaya çalışıyor.

Bir mülk sahibi evini kiraya verirken karşısındaki insanı bir vatandaş, bir aile, bir komşu adayı olarak göremiyor.

Onu, gelecekte mülkünü gasp etme potansiyeli olan bir risk unsuru olarak düşünüyor.

Bir işveren, istihdam edeceği genç bir mühendiste, geleceğin bilim insanı olacak genç bir akademisyende vizyon ve dehadan önce, suistimal etmeyeceğinden emin olacağı bir dürüstlük güvenliği arıyor.

Bu durum sadece ahlaki bir sığlaşma değildir; bu, kolektif üretkenliğin ve toplumsal zekanın şüphe duvarlarına çarparak felç olmasıdır.

İnsan gücümüz, yetenek üretmek yerine birbirini denetlemek ve birbirinden korunmak için devasa bir enerji harcamaktadır.

Toplumsal uyumun zayıflaması, sabahın ilk ışıklarında kitleleri taşıyan kamusal alanlarda kendisini doğrudan hırçınlıkla ve agresiflikle gösteriyor.

İnsanların en ufak bir fiziki temasta, trafikteki basit bir şerit ihlalinde ya da bir kurum koridorundaki küçük bir gecikmede bir anda infiale kapılması, münferit öfke patlamaları değildir.

Kitleler; her an bir yerden haksızlığa uğrayacağına, hakkının gasp edileceğine, hak arama zeminlerinin tıkandığına ve sistemin kendisini korumayacağına dair kronik bir tedirginlik psikolojisi içinde nefes alıyor.

Sürekli tetikte yaşamak, insanı refleksif olarak hayatta kalma moduna geçirir.

Bu mod zihinleri devraldığında, en entelektüel, en eğitimli birey bile vahşi bir savunma mekanizmasının parçası haline gelir ve toplumun genel iklimini saldırganlıkla zehirler.

İşte bu yüzden güven kaybı, bir ülkenin yaşayabileceği en sessiz fakat en yıkıcı milli güvenlik krizlerinden biridir.

Çünkü güvenin kaybolduğu yerde yalnızca dostluklar zayıflamaz.

Üniversiteler birer diploma fabrikasına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır; ortak bilgi üretimi ve kurum içi entelektüel dayanışma zemin kaybeder.

Aile kurumu içten içe zedelenir; boşanma, aile içi çatışma ve iletişim kopuklukları istatistikleri tırmandırır.

Hukuka ve adalete duyulan inanç sarsıldığında, bireysel olarak kendi adaletini kendi kaba kuvvetiyle sağlama eğilimi baş gösterir ki bu bir devlet yapısının karşılaşabileceği en büyük tehdittir.

Sosyal sermayesini kaybetmiş bir yapı; ne kadar yüksek teknoloji üretirse üretsin, ne kadar büyük adliye sarayları, ihtişamlı kampüsler inşa ederse etsin, iç barışını ve toplumsal mutabakatını sürdürmekte zorlanır.

Bir toplumun refah düzeyi, endüstriyel başarısı ve küresel rekabet gücü, o toplumun sahip olduğu ve kurumlarına yaydığı karşılıklı güven seviyesiyle doğrudan orantılıdır.

Bizler bu hayati kaynağı, yani ortak geleceğimizi bir arada tutacak olan toplumsal çimentoyu kaybediyoruz.

Manşetleri süsleyen o adli vakaların, kutuplaşmaların ve tahammülsüzlüğün arkasında yatan yegane makro sebep budur: İnsanın insana duyduğu inancın sessizce buharlaşması.

Bu nedenle güven meselesi; sadece bir vaaz, soyut bir etik tartışması veya bir felsefe konusu değildir.

Bu mesele; kitle psikolojisinin, makro sosyolojinin, kalkınma ekonomisinin ve her şeyden önemlisi devletin bekasını ilgilendiren stratejik bir planlama konusudur.

Çünkü güvenin olmadığı yerde insanlar ortak bir ideal etrafında birleşemez; yalnızca aynı coğrafyada yan yana duran, birbirine yabancı ve tedirgin kitlelere dönüşürler.

Aynı üniversitelerde amfileri doldururlar, aynı bürokratik koridorlarda yürürler, aynı idari masalarda otururlar…

Fakat artık aynı toplumsal ruhu, aynı milli mefkureyi ve ortak kader bilincini paylaşamazlar.

Yıkılan köprüler, bozulan makroekonomik dengeler, bütçe açıkları doğru maliye ve para politikalarıyla birkaç yılda yeniden inşa edilebilir.

Ancak bir toplumda sosyal doku ve insanın insana olan güveni çöktüğünde, o yapısal enkazın altından kalkmak nesiller boyu sürer.

Türkiye’nin sessiz krizi de tam olarak budur.

Kaybetmeye başladığımız şey yalnızca günlük konforumuz veya anlık huzurumuz değildir.

Birbirimize, kurumlarımıza ve yarınlarımıza duyduğumuz köklü, tarihsel güvendir.

Devlet olarak, akademi olarak, topyekun bir millet olarak yeniden ihya etmemiz, toplumsal bir seferberlik başlatmamız gereken ilk stratejik cephe tam olarak burasıdır.

Saygılarımla

Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir