Üç Kitap, Tek Uyarı: İnsanlık Artık Zekâ Üretiyor

Yapay zekâ üzerine bugüne kadar binlerce kitap yazıldı. Kimileri algoritmaları anlattı, kimileri makinelerin nasıl öğrendiğini, kimileri robotları, kimileri ise yapay zekânın gelecekte insan hayatını nasıl değiştireceğini…

Fakat bir süredir masamda duran üç kitaba yeniden baktığımda, bunların birbirinden farklı konuları anlatıyor gibi görünmelerine rağmen aslında aynı büyük dönüşümün üç ayrı yüzüne işaret ettiklerini düşündüm.

James Barrat’ın Son İcadımız (Our Final Invention), Kevin Warwick’in Yapay Zekâ: Temel Prensipler ve Lasse Rouhiainen’in Yapay Zekâ: Geleceğimizle İlgili Bugün Bilmeniz Gereken 101 Şey adlı eserleri…

Barrat, yapay zekânın kontrol problemine bakıyor.

Warwick, insan ile makine arasındaki sınırın nasıl değişeceğine bakıyor.

Rouhiainen ise yapay zekânın ekonomiyi, meslekleri ve toplumu nasıl dönüştüreceğine bakıyor.

Birinin merkezinde risk, diğerinin merkezinde teknoloji, üçüncüsünün merkezinde dönüşüm var.

Fakat üçünü yan yana koyduğumuzda çok daha büyük bir resim ortaya çıkıyor:

İnsanlık tarihinde ilk defa yalnızca bilgi üretmiyoruz. Zekâyı da üretilebilir bir kapasite hâline getiriyoruz.

Bence bugün yapay zekâyı anlamaya tam buradan başlamamız gerekiyor.

Barrat’ın Büyük Sorusu: Ya Kontrol Bizde Kalmazsa?

James Barrat’ın Son İcadımız kitabının başlığı bile başlı başına bir uyarıdır.

Neden “son icadımız”?

Çünkü Barrat’ın üzerinde durduğu ihtimal şudur: Eğer insanlık bir gün kendisinden daha yetenekli genel bir zekâ üretirse ve bu sistem kendi gelişimini hızlandırabilecek bir kapasiteye ulaşırsa, sonraki büyük icatları artık insanların yapması gerekmeyebilir.

Buradaki mesele “kötü robotlar insanlara saldıracak” şeklindeki basit bir bilim kurgu senaryosu değildir.

Mesele çok daha derindir:

Kendisinden daha zeki bir sistemi üreten insan, o sistemin amaçlarının kendi amaçlarıyla uyumlu kalmasını nasıl garanti edecektir?

Bugün buna yapay zekâ dünyasında alignment, yani hizalama problemi diyoruz.

Sistemin çok güçlü olması tek başına sorun değildir. Asıl mesele, sistemin hedefleri ile insanın hedeflerinin aynı olmamasıdır.

Barrat’ın yıllar önce dikkat çektiği noktanın bugün hâlâ tartışılıyor olması önemlidir. Çünkü yapay zekâ geliştikçe yalnızca “Ne kadar akıllı?” sorusunu değil, “Ne kadar güvenilir?”, “Ne kadar denetlenebilir?” ve “Kimin değerlerine göre hareket ediyor?” sorularını da sormamız gerekiyor.

Burada yapay zekâ meselesi mühendisliğin sınırlarını aşmaya başlıyor.

Çünkü “Makine ne yapabilir?” teknik bir sorudur.

Ama “Makineye ne yaptırmalıyız?” artık ahlâkın, hukukun ve siyasetin de sorusudur.

Warwick’in Büyük Sorusu: İnsan Nerede Bitiyor, Makine Nerede Başlıyor?

Kevin Warwick’in yaklaşımı ise bambaşkadır.

Warwick yalnızca yapay zekâyı anlamaya çalışmıyor. Aynı zamannda insan ile teknoloji arasındaki sınırın geleceğini de sorguluyor.

Bu nedenle onun çalışmalarında robotik, sibernetik, sensörler, sinir sistemleri ve insan-makine etkileşimi önemli yer tutmakta.

Buradaki büyük soru şudur:

Teknoloji sürekli insanın dışında mı kalacak, yoksa giderek insanın bir parçası mı olacak?

Bu soru artık teorik değildir.

Beyin-bilgisayar arayüzlerini konuşuyoruz.

İleri protezleri konuşuyoruz.

İnsansı robotları konuşuyoruz.

Fiziksel yapay zekâyı konuşuyoruz.

Yapay zekânın yalnızca ekranda cevap veren bir yazılım olmaktan çıkıp fiziksel dünyada gören, hareket eden ve çevresiyle etkileşime giren sistemlere dönüşmesini izliyoruz.

Bu gelişmeler Warwick’in ortaya koyduğu insan-makine ilişkisini yeniden düşünmemizi gerektiriyor.

Çünkü yapay zekânın geleceği sadece “makineler ne kadar akıllı olacak?” sorusuyla sınırlı değildir.

Bir başka soru daha vardır:

İnsan teknolojiyle ne kadar bütünleşecek?

Bu soru bizi doğrudan transhümanizmden insan artırmaya, nöroteknolojiden yapay organlara kadar çok daha geniş bir tartışmanın içine götürüyor.

Rouhiainen’in Büyük Sorusu: Yapay Zekâ Toplumu Nasıl Değiştirecek?

Lasse Rouhiainen ise meseleye daha geniş toplumsal bir pencereden bakıyor.

Sağlık…

Eğitim…

Bankacılık…

Pazarlama…

Ulaşım…

Üretim…

İş hayatı…

Onun temel mesajı şudur:

Yapay zekâ yalnızca teknoloji sektörünü değiştirmeyecek; hemen hemen bütün sektörlerin çalışma biçimini yeniden şekillendirecek.

Bu öngörünün önemini bugün daha iyi görüyoruz.

Çünkü artık mesele birkaç fabrikanın robot kullanması değildir.

Bir doktor yapay zekâdan destek alabiliyor.

Bir avukat yüzlerce sayfalık belgeyi dakikalar içerisinde analiz ettirebiliyor.

Bir mühendis tasarım alternatifleri oluşturabiliyor.

Bir yazılımcı kod üretebiliyor.

Bir öğrenci kişisel öğretmen gibi çalışan bir yapay zekâyla ders çalışabiliyor.

Bir şirket binlerce müşteri görüşmesini analiz edebiliyor.

Burada yaşanan şey yalnızca otomasyon değildir.

Zihinsel emeğin bir bölümünün de otomasyona açılmasıdır.

İşte Rouhiainen’in toplumsal dönüşüm yaklaşımı tam da bu noktada daha büyük bir anlam kazanıyor.

Fakat Üç Kitabın Ötesinde Bir Şey Oldu

Barrat riski gördü.

Warwick insan-makine yakınlaşmasını gördü.

Rouhiainen toplumsal ve ekonomik dönüşümü gördü.

Fakat bugün geldiğimiz noktada bu üç perspektifin birleştiği çok daha büyük bir gerçek ortaya çıktı:

Yapay zekâ, tahmin edilenden çok daha hızlı biçimde genel amaçlı bir teknolojiye dönüşüyor.

Üretken yapay zekâ bunun kırılma noktası oldu.

Çünkü artık makine yalnızca sınıflandırmıyor.

Yazıyor.

Çiziyor.

Konuşuyor.

Kodluyor.

Analiz ediyor.

Planlıyor.

Görüntüyü anlayabiliyor.

Sesle çalışabiliyor.

Araç kullanabiliyor.

Esasında giderek daha fazla görevi birbirine bağlayarak yerine getirebiliyor.

Bir sonraki büyük aşama ise yapay zekâ ajanlarıdır.

Burada insanın her adımı tek tek tarif ettiği sistemlerden, belirlenen bir hedef doğrultusunda çok aşamalı görevleri yerine getirebilen sistemlere doğru ilerliyoruz.

İşte bence yapay zekâ tarihindeki gerçek kırılmalardan biri burada yaşanacaktır:

Yapay zekâ cevap veren sistemden, iş yapan sisteme dönüşmektedir.

Bu değişim ekonomiyi de değiştirecektir.

Çünkü bir yapay zekâ yalnızca bilgi veriyorsa bir araçtır.

Ama araştırıyor, karşılaştırıyor, raporluyor, yazılım geliştiriyor ve süreç yürütüyorsa artık doğrudan üretim kapasitesinin bir parçasıdır.

İnsanlık İlk Defa Zekâyı Ölçeklendiriyor

Bence bu üç kitabın bugün bize düşündürmesi gereken en büyük mesele budur.

İnsanlık binlerce yıldır gücü ölçeklendirdi.

Bir insanın kaldıramayacağı yükü vinç kaldırdı.

Bir insanın gidemeyeceği hızda uçak uçtu.

Bir insanın hesaplayamayacağı işlemleri bilgisayar hesapladı.

Şimdi ise ilk kez başka bir şeyi ölçeklendirmeye başlıyoruz:

Zihinsel kapasiteyi.

Bir yapay zekâ sistemi milyonlarca kişiye aynı anda hizmet verebilir.

Kopyalanabilir.

Güncellenebilir.

Başka sistemlerle birleştirilebilir.

Bu nedenle geleceğin ekonomik tartışmalarından biri yalnızca sermaye ve emek olmayacaktır.

Bunların yanına yeni bir üretim faktörü eklenmektedir:

Makine zekâsı.

Aslında bunun sonuçları düşündüğümüzden çok daha büyük olabilir.

Sanayi Devrimi kas gücünü makineleştirdi.

Dijital Devrim bilgiyi sayısallaştırdı.

Yapay zekâ devrimi ise bilişsel üretimi ölçeklendiriyor.

Bence yapay zekâyı diğer teknolojik devrimlerden ayıran temel özelliklerden biri budur.

Asıl Soru Şimdi Başlıyor

Bu yüzden Barrat’ın, Warwick’in ve Rouhiainen’in kitaplarını bugün yeniden okumak çok anlamlıdır.

Çünkü üçü de büyük dönüşümün farklı bir parçasını gördü.

Barrat bize şunu sordu:

Kontrol edebilecek miyiz?

Warwick:

İnsan ile makine arasındaki sınır ne olacak?

Rouhiainen:

Toplum ve ekonomi nasıl değişecek?

Tüm bunların yanına dördüncü bir soru eklemek gerekiyor:

Zekânın üretilebilir, çoğaltılabilir ve ölçeklendirilebilir hâle geldiği bir dünyada insanın rolü ne olacak?

Bence önümüzdeki on yılın büyük tartışması tam burada yaşanacaktır.

Çünkü artık mesele yapay zekânın gelip gelmeyeceği değildir.

Geldi.

Mesele yalnızca hangi meslekleri değiştireceği de değildir.

Değiştiriyor.

Asıl mesele, insanlık tarihinde ilk kez insan dışı bir bilişsel kapasitenin ekonominin, üretimin, bilimin ve günlük hayatın merkezine yerleşmesinin ne anlama geldiğidir.

Bu üç kitabın yıllar önce işaret ettiği büyük dönüşümü bugün daha açık görebiliyoruz:

İnsanlık bugüne kadar kas gücünü makinelere devretti. Şimdi ise düşünme, öğrenme ve üretme kapasitesini yapay zekâyla paylaşmaya başlıyor.

İşte yapay zekâyı tarihte benzersiz kılan kırılma budur.

Artık bundan sonra, yapay zekânın nereye kadar gideceği değil; insanın bu yeni zekâ çağında nerede duracağıdır.

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir