TÜRKİYE’NİN SESSİZ KRİZİ Türkiye, Agresif Bir Topluma Dönüşüyor?

TÜRKİYE’NİN SESSİZ KRİZİ
Türkiye, Agresif Bir Topluma Dönüşüyor? Bölüm 1

Bir toplumun çöküşü her zaman savaşlarla başlamaz.
Bazen ne bir kurşun sıkılır, ne bir şehir yıkılır, ne de bir bayrak değişir. Asıl çöküş, insanların birbirine tahammül etme gücünü kaybetmesiyle başlar. Önce güven azalır. Ardından nezaket zayıflar. Sonra insanlar birbirini dinlememeye, anlamamaya ve sürekli öfkeyle yaklaşmaya başlar. Zamanla aynı mahallede yaşayan insanlar birbirinden çekinir, aynı apartmanda oturanlar birbirini tanımaz, hatta aynı evin içinde yaşayan aile bireyleri bile birbirine yabancılaşır.
İşte bir toplum için endişe verici tehlike budur.

Çünkü bir toplumun gerçek gücü yalnızca ekonomisiyle, ordusuyla veya teknolojisiyle ölçülmez. Bir toplumun gerçek gücü, insanların birbirine nasıl davrandığında saklıdır. Trafikte, okulda, hastanede, devlet dairelerinde, pazarda, iş yerinde, aile içinde ve en önemlisi de en küçük anlaşmazlık anında gösterilen tavır, o toplumun medeniyet seviyesini gösterir.
Türkiye’nin son yıllardaki en dikkat çekici değişimlerinden biri de tam burada yaşanmaktadır. Toplumun önemli bir kesiminde tahammül eşiği hissedilir biçimde düşmektedir. Küçük anlaşmazlıklar büyümekte, sıradan tartışmalar sertleşmekte, insanlar birbirine daha çabuk öfkelenmekte ve günlük hayatın pek çok alanında gerginlik olağanlaşmaktadır.
Bu durum yalnızca birkaç münferit olaydan ibaret değildir.

Trafikte yaşanan öfke patlamaları…
Sağlık çalışanlarına yönelik saldırılar…
Öğretmen ile veli arasında giderek sertleşen gerilimler…
Komşular arasında yıllarca süren husumetler…
Toplu taşımada en küçük bir temasın kavgaya dönüşmesi…
Marketlerde, kasalarda ve alışveriş sırasında yaşanan anlamsız tartışmalar…
Park yeri nedeniyle başlayan ve şiddete varan anlaşmazlıklar…
Korna çalma, yol verme veya hatalı sollama yüzünden büyüyen trafik kavgaları…
Çocukların kendi aralarındaki tartışmalarına ailelerin de dâhil olması…
Sporun dostluk yerine zaman zaman öfke ve düşmanlık üretmesi…
İş yerlerinde artan tahammülsüzlük, mobbing ve sert iletişim…
Boşanma süreçlerinde derinleşen aile içi çatışmalar…
Miras anlaşmazlıkları nedeniyle yıllarca birbirleriyle konuşmayan kardeşler…
Akrabalık bağlarının zayıflaması ve küçük meselelerin büyük kırgınlıklara dönüşmesi…
Sosyal medyada birkaç saniye içinde başlayan hakaret, aşağılama ve linç kampanyaları…
Kamu kurumlarında, bankalarda, belediyelerde ve resmî dairelerde yaşanan gerginlikler…
Hak aramanın sağduyu ve hukuk yerine bağırarak, tehdit ederek veya sertleşerek yapılmaya çalışılması…
En küçük bir uyarının bile kişisel bir saldırı olarak algılanması…
İnsanların birbirine karşı daha şüpheci, daha gergin ve daha savunmacı bir ruh hâline bürünmesi…

Bunların her biri tek başına değerlendirildiğinde sıradan ve birbirinden bağımsız olaylar gibi görülebilir. Ancak hepsi aynı çerçevede ele alındığında, karşımıza bireysel öfke nöbetlerinden çok daha büyük bir tablo çıkar.
Bir toplumun gerçek fotoğrafı, yalnızca büyük krizlerde veya manşetlere taşınan olaylarda değil; trafikte, pazarda, okulda, hastanede, apartmanda, iş yerinde ve gündelik hayatın en sıradan anlarında verdiği tepkilerde saklıdır.
İşte o fotoğrafa dikkatle baktığımızda gördüğümüz şey, yalnızca öfkeli insanlar değildir.
Gördüğümüz şey; tahammül eşiği düşen, güven duygusu zayıflayan, ilişkileri yıpranan ve giderek daha kırılgan hâle gelen bir toplumun ruh hâlidir.

Esasında bu yazının konusu da tam olarak budur.
Peki ne oldu?
Gerçekten insanımız mı değişti?
Yoksa insanımızın yaşadığı hayat mı değişti?
Aslında hiçbir insan dünyaya geldiğinde öfkeli ve agresif değildir. İnsan, yaşadığı çevrenin, kurduğu ilişkilerin, gördüğü adaletin, hissettiği güvenin ve içinde bulunduğu hayatın gidişatına göre şekilenir.
Bu nedenle Türk İnsanı değişmedi.
Türk insanın yaşadığı hayat değişti.
Ve hayat değiştikçe davranışlar da değişti.

Bir zamanlar mahalle vardı.
Mahalle yalnızca evlerin bulunduğu yer değildi; görünmeyen bir okuldu. İnsan orada yaşamayı, paylaşmayı, sabretmeyi, sıraya girmeyi, büyükle konuşmayı, küçüğü korumayı öğrenirdi. Mahalle aynı zamanda görünmeyen bir denetimdi. Herkes birbirini tanırdı. Çocuk yalnızca anne babasının değil, mahallenin de çocuğuydu.
Günümüzde milyonlarca insan aynı apartmanda yıllarca yaşayabiliyor; fakat komşusunun adını bilmiyor.
Aynı asansöre binen insanlar birbirine tebessüm etmek yerine telefon ekranına bakıyor.
Aynı sokakta oturan çocuklar birlikte oyun oynamadan büyüyor.
Kalabalık arttı.
Fakat Yanlızlık çoğaldı. Yakınlık azaldı.

İnsanlar birbirine fiziksel olarak hiç olmadığı kadar yakın; ruhen ise hiç olmadığı kadar uzak.
Belki de yaşadığımız en büyük değişim budur.
Çünkü insanı yumuşatan şey yalnızca kanunlar değildir.
İnsan, insan sayesinde yumuşar.
Komşuluk insanın öfkesini törpüler.
Akrabalık yalnızlığını hafifletir.
Mahalle aidiyet duygusu kazandırır.
Aile insana güven verir.
Toplum ise insana “yalnız değilsin” hissini yaşatır.
Bu bağlar zayıfladığında geriye yalnız birey kalır.
Yalnız birey ise zamanla daha kırılgan, daha tedirgin ve daha savunmacı hâle gelir.
Savunmacı insan da çoğu zaman en küçük olayda sert tepki verir.
Büyük şehirleşme bu süreci hızlandırmıştır.
Köyden kente göç, plansız büyüme, betonlaşma ve nüfus yoğunluğu yalnızca şehirlerin görüntüsünü değiştirmedi; insanların ruhunu da değiştirdi.
Şehir büyüdü.
Fakat insanın nefes aldığı sosyal alan küçüldü.
Bir zamanlar çocukların oyun oynadığı boş arsaların yerini otoparklar aldı.
Sohbet edilen avlaların yerini kapalı siteler aldı.
Mahalle bakkalının yerini dev alışveriş merkezleri aldı.
İnsanların birbirine uğradığı evlerin yerini, birbirini tanımayan daireler aldı.
Bütün bunlar sadece mimari değişimler değildir.
Mimari değiştiğinde davranış da değişir.
Yaşam alanı değiştiğinde ilişki biçimi de değişir.
İnsan yaşadığı mekân kadar düşünür, hisseder ve davranır.
Diğer taraftan aile yapısı da büyük bir dönüşüm geçiriyor.
Eskiden aynı sofraya oturmak günlük hayatın doğal parçasıydı.
Şimdi aynı evde yaşayan insanlar bile çoğu zaman farklı ekranlara bakıyor.
Anne başka bir dünyada…
Baba başka bir yorgunluk içinde…
Çocuk ise algoritmaların şekillendirdiği dijital bir evrende…
Fiziksel olarak aynı evde bulunuyorlar.
Fakat zihinsel olarak farklı dünyalarda yaşıyorlar.
Oysa çocuk, öfkesini yönetmeyi önce ailesinden öğrenir.
Sabretmeyi ailesinden öğrenir.
Dinlemeyi ailesinden öğrenir.
Empatiyi ailesinden öğrenir.
Aile içindeki bağ zayıfladığında yalnızca iletişim eksilmez; karakter eğitimi de eksilir.
Bunun üzerine ekonomik baskılar ekleniyor.
Geçim kaygısı…
Borç yükü…
Belirsizlik…
Gelecek endişesi…
İnsan sürekli ay sonunu düşünürse, ruhu bugünü yaşayamaz.
Fakat yalnızca ekonomiyi suçlamak da doğru değildir.

Çünkü aynı ekonomik zorluklar yaşayan her toplum aynı ölçüde bu şekilde agresifleşmiyor.
Burada belirleyici olan şey, insanların zorluklarla mücadele ederken arkasında nasıl bir sosyal destek bulduğudur.
İşte Türkiye’nin sessiz krizlerinden biri tam da burada ortaya çıkıyor.

Bütün bunların üzerine dijital dünyanın ve medyanın dili ekleniyor.
Her gün televizyonlarda, haber bültenlerinde ve sosyal medyada akılalmaz polisiye olayları, cinayetleri, hırsızlıkları ve şiddet sarmalını izler, duyar olduk.

Toplum adeta kesintisiz bir cinnet ve bunalım halini canlı yayında seyrediyor.
Bu bitmek bilmeyen olaylar zincirinin doğal bir sonucu olarak, adliye koridorları da tıkanıyor.
Şehirlerimize inşa edilen devasa, ihtişamlı mahkeme binaları bile artık bu yükü taşımakta zorlanıyor.
İş yükü inanılmaz derecede artan mahkemeler, insanların birbirine olan güvensizliğinin en somut resmi olarak karşımızda duruyor.
Artık insanlar konuşmaktan çok tepki veriyor.
Dinlemekten çok cevap yetiştiriyor.

Türk insan yalnızlaşıyor.
Güven azalıyor.
Aidiyet duygusu zayıflıyor.
Toplum ortak hafızasını kaybediyor.
Bütün bunların üzerine dijital dünyanın dili ekleniyor.
Artık insanlar konuşmaktan çok tepki veriyor.
Dinlemekten çok cevap yetiştiriyor.
Anlamaktan çok yargılıyor.

Buna bir de dizilerde, filmlerde ve dijital içeriklerde sürekli parlatılan güç, mafya, çete, intikam ve “racon” kültürü eklendiğinde, özellikle gençler açısından tehlikeli bir algı oluşmakta. Elbette tek başına bir dizi ya da film insanı suç işlemeye yöneltmez. Ancak şiddetin sürekli prestijle, korkutmanın saygınlıkla, kaba kuvvetin başarıyla ilişkilendirildiği içerikler; toplumsal iklimin agresifleşmesine katkı sunmaktadır.

Gücün hukukla değil korkuyla kurulduğu hikâyeler tekrarlandıkça, bazı kişiler için bu dil sıradanlaşmaktadır.
Bütün bunların sonucunda toplum yavaş yavaş farklı bir ruh hâline bürünüyor.
İnsanlar daha fazla temas ediyor; ama daha az bağ kuruyor.

Daha kalabalık şehirlerde yaşıyor; ama kendisini daha yalnız hissediyor.
Daha çok konuşuyor; ama daha az anlaşılıyor.
Daha çok bilgiye ulaşıyor; ama daha az hikmet üretiyor.
Daha çok bina yapıyor; ama daha az yuva kuruyor.

Aslında en acı olanı şudur:
Eskiden insanlar evlerini kilitlerdi.
Şimdi kalplerini kilitliyor.
İşte bu yüzden Türkiye’de agresifliği yalnızca öfkeli insanların meselesi olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Bu mesele; şehirlerin, ailelerin, eğitimin, medyanın, ekonominin, hukuk sisteminin ve toplumsal güvenin birlikte ürettiği çok katmanlı bir sonuçtur.

Agresiflik hastalığın kendisi değildir.
Agresiflik, daha derindeki kırılmaların görünen belirtisidir.
Eğer yalnızca kavgaları konuşur, fakat insanı bu noktaya getiren şartları konuşmazsak; belirtilerle uğraşır, hastalığı görmezden geliriz.
Türkiye’nin yeniden huzurlu bir toplum olabilmesi için önce şu gerçeği kabul etmesi gerekir:
İnsan, insana iyi gelmediğinde hiçbir şehir huzurlu olamaz.

Güven kaybolduğunda en korunaklı alanlar, binalar bile insanı mutlu edemez.
Şu unutulmamalı ki, kalpler arasındaki mesafe artıkça, yolları kısaltan hiçbir teknoloji toplumu birbirine yaklaştıramaz.
Saygılarımla
Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir