Bir toplum yalnızca yaşadığı olaylarla değişmez.
Konuştuğu dil değiştiğinde de değişir.
İzlediği görüntüler değiştiğinde de değişir.
Her gün maruz kaldığı haberler, videolar, diziler ve sosyal medya paylaşımları zamanla o toplumun düşünme biçimini, olaylara verdiği tepkiyi ve hatta birbirine karşı kullandığı dili etkiler.
Günümüzde Türkiye’de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken konulardan biri de budur.
Şiddet gerçekten artıyor mu?
Yoksa şiddet her zamankinden daha görünür hâle mi geliyor?
Asıl sorun, şiddetin yalnızca yaşanması değil; sürekli gözümüzün önünde olmasıdır.
Sabah televizyonumuzda veya telefonumuzda haberleri açıyoruz.
İlk haber bir cinayet…
Ardından bir trafik kavgası…
Sonra aile içi şiddet…
Bir dolandırıcılık…
Bir bıçaklı saldırı…
Bir okul kavgası…
Öğle saatlerinde aynı görüntüler farklı kanallarda yeniden karşımıza çıkıyor.
Akşam ana haber bültenlerinde aynı olaylar yeniden anlatılıyor.
Gece sosyal medyada aynı görüntüler milyonlarca kez paylaşılıyor.
Ertesi gün yeni olaylar geliyor.
Bu döngü hiç durmuyor.
Elbette suç haberleri verilecektir.
Toplumun haber alma hakkı vardır.
Basının görevi yaşanan olayları gizlemek değildir.
Ancak haber vermek ile kötülüğü sürekli görünür hâle getirmek aynı şey değildir.
İşte üzerinde durmamız gereken nokta tam da budur.
Bir haber yalnızca bilgi taşımaz.
Aynı zamanda duygu taşır.
Kullanılan başlık…
Seçilen görüntü…
Spikerin ses tonu…
Arka plandaki müzik…
Tekrar edilen görüntüler…
Bütün bunlar izleyicinin psikolojisini etkiler.
İnsan zihni sürekli tekrar edilen görüntülere zamanla alışır.
İlk kez izlediğinde ürperdiği bir olaya, ellinci kez aynı tepkiyi vermez.
Şiddet sıradanlaşmaya başlar.
Hakaret sıradanlaşır.
Öfke sıradanlaşır.
Bağırmak sıradanlaşır.
Korku sıradanlaşır.
İnsan farkında olmadan bunları hayatın doğal bir parçası gibi görmeye başlar.
Toplum açısından en büyük tehlikelerden biri de budur.
Çünkü şiddetin artması kadar, şiddetin normalleşmesi de tehlikelidir.
Ülkemizde televizyonlarda ve dijital platformlarda olumsuz haberlerin çok daha görünür olduğu bir yayın düzeni oluşmuştur.
Elbette iyi haberler de vardır.
Bir öğretmenin fedakârlığı…
Bir doktorun hayat kurtarması…
Bir gencin bilimsel başarısı…
Bir esnafın örnek davranışı…
Komşular arasındaki dayanışma…
Gönüllülerin yaptığı iyilikler…
Fakat bunlar çoğu zaman birkaç dakika konuşulur.
Buna karşılık bir cinayet günlerce gündemde kalır.
Bir kavga defalarca gösterilir.
Bir trafik tartışması saatlerce tartışılır.
Bu durum zamanla toplumun dünyayı algılama biçimini de değiştirecek bir hal alır.
İnsanlar yaşadığı çevreyi olduğundan daha tehlikeli görmeye başlar.
Güven duygusu zayıflar.
Kaygı artar.
Savunmacı bir ruh hâli gelişebilir.
Bu yalnızca bireyin değil, toplumun ortak psikolojisini de etkiler.
Bir başka önemli konu da gün boyu devam eden televizyon yayınlarıdır.
Sabah kuşağından başlayıp akşam haberlerine kadar uzanan yayın akışında; cinayetler, aile içi çatışmalar, kayıp vakaları, aldatma iddiaları, şiddet görüntüleri ve adli olaylar saatler boyunca, en ince mahremiyet detaylarına kadar farklı yorumlarla ekrana taşınmaktadır.
Bu yayınlarda kurulan stüdyolar, adeta resmi hukukun alternatifi olan gayriresmi mahkeme salonlarına dönüşmektedir.
Program sunucuları; aynı anda hem savcı, hem avukat, hem de hakim rolüne bürünerek canlı yayında yargılamalar yapmaktadır.
İnanılmaz, akıl dışı ve marjinal olaylar, en ince teknik detaylarına kadar deşilerek milyonların gözü önüne serilmektedir.
Elbette toplumun gerçeklerini konuşmak, mağdur insanların sesini duyurmak ve adaletin tecellisine katkı sunmak medyanın önemli görevlerinden biridir.
Ancak normal şartlarda adliye koridorlarında, gizlilikle yürütülmesi gereken adli süreçlerin birer şov malzemesi haline getirilmesi, toplumda çok tehlikeli bir duygu kırılmasına ve kötü bir örneklemeye neden olmaktadır.
İzleyici, ekran karşısında hukukun bir kuralı, devletin bir otoritesi olmadığını; her sorunun stüdyolarda, bağırarak, itiraf ettirilerek çözülebileceğini görmekte ve bu yöntemi normalleştirmektedir.
Dahası, bu akıl dışı ilişkilerin ve suçların saatlerce ekranda kalması, bireylerin bilinçaltına “bunlar zaten her yerde yaşanıyor” hissini ekerek kötülüğe karşı direnci kırmaktadır.
İnsan zihni sabahtan akşama kadar kesintisiz bir biçimde suç, kavga, ihanet, hile ve şiddet sarmalına maruz kaldığında, zamanla dünyayı olduğundan çok daha karanlık, acımasız ve güvensiz algılamaya başlar.
Özellikle evlerinde bu ekranlarla baş başa kalan çocukların, gençlerin ve yaşlıların ruh dünyasında biriken bu psikolojik tahribatın faturası üzerinde daha fazla düşünmesi gerekmektedir.
Bu noktada haber merkezleri, televizyon kanalları ve dijital yayın platformları yalnızca reytingi değil, en başta toplumsal sorumluluğu gözetmek zorundadır.
Reyting, elbette ticari yayıncılık açısından bir göstergedir; ancak bu toplumun huzuru, aile yapısı ve ruh sağlığı, hiçbir reklam bütçesiyle ölçülemeyecek kadar değerlidir.
Medya kuruluşları, korku, gerilim, şok ve merak duyguları üzerinden izlenme oranlarını artırmaya çalışırken; farkında olmadan toplumsal kaygıyı, derin bir güvensizliği ve sokağa taşacak olan o öfkeyi kendi elleriyle beslemektedir.
Peki bu iş Avrupa’da nasıl?
Avrupa’nın birçok ülkesinde de elbette suç işlenmektedir.
Cinayetler yaşanmaktadır.
Şiddet olayları görülmektedir.
Hiçbir toplum kusursuz değildir.
Ancak genel olarak haberlerin sunuluş biçiminde farklı bir yaklaşım dikkat çeker.
Şiddetin ayrıntıları saatlerce tekrar edilmez.
Failin her hareketi büyütülmez.
Korku duygusunu sürekli canlı tutacak bir dil kullanılmamaya çalışılır.
Haberin amacı çoğu zaman korku üretmek değil, bilgi vermektir.
Bu yaklaşım üzerinde düşünmeye değer bir örnektir.
İşte bu nedenle, haber verme özgürlüğü ile toplumsal sorumluluk arasındaki o hassas dengeyi yeniden kurmak, Türkiye’nin geleceği ve iç huzuru açısından artık hayati bir zorunluluktur.
Bizim kültürümüzde de benzer bir hassasiyet vardır.
“Kötülüğü ört ki yayılmasın.”
Bu söz kötülüğü gizlemek anlamına gelmez.
Kötülüğü özendirmemek…
Onu sürekli gündemde tutarak sıradanlaştırmamak…
Toplumun zihnini sürekli karanlıkla beslememek anlamına gelir.
Çünkü kötülük yalnızca işlendiğinde değil, sürekli teşhir edildiğinde de toplum üzerinde iz bırakabilir.
Son yıllarda televizyonların etkisine sosyal medya da eklendi.
Üstelik sosyal medya yalnızca haber aktarmıyor.
İnsanların duygularını da yönlendiriyor.
Bunun en önemli nedeni algoritmalardır.
Algoritmalar insanların en çok hangi içeriklere tepki verdiğini hesaplar.
Öfke…
Korku…
Kavga…
Hakaret…
Skandal…
This içerikler daha fazla ilgi gördüğü için daha fazla kişiye gösterilir.
Böylece farkında olmadan öfke büyür.
Hakaret yaygınlaşır.
İnsanlar birbirini dinlemek yerine suçlamaya başlar.
Bir olay yaşanır.
Henüz bütün gerçekler ortaya çıkmadan sosyal medya mahkemeleri kurulur.
Birkaç saniyelik görüntüyle insanlar suçlu ilan edilir.
Hakaretler başlar.
Linç kampanyaları büyür.
Oysa hukuk sabır ister.
Delil ister.
Dinlemeyi ister.
Sosyal medya ise çoğu zaman hız ister.
Tepki ister.
İlk yorumu yapan olmayı ister.
Bu nedenle dijital linç kültürü, toplumsal güveni zedeleyen önemli sorunlardan biri hâline gemiştir.
Bir başka mesele de dizi ve film sektörüdür.
Sanat elbette hayatın her yönünü anlatabilir.
Suç da anlatılır.
Karanlık karakterler de anlatılır.
Fakat suçun nasıl anlatıldığı önemlidir.
Eğer mafya, çete, yasa dışı güç odakları ve kaba kuvvet sürekli karizmatik, güçlü ve hayranlık uyandıran figürler olarak sunulursa, özellikle kimlik arayışı içindeki gençler üzerinde farklı etkiler oluşabilir.
Burada mesele bir diziyi suçlamak değildir.
Mesele, uzun yıllar boyunca tekrar edilen içeriklerin toplumsal dile yaptığı katkıyı görmektir.
Bir toplum çocuklarına sürekli bilim insanlarını, öğretmenleri, sanatçıları, girişimcileri ve dürüst insanları örnek gösterirse farklı bir kültür oluşur.
Sürekli korkutan, tehdit eden ve şiddet kullanan karakterleri ön plana çıkarırsa farklı bir kültür oluşur.
Toplumlar biraz da görünür kıldıkları rol modeller üzerinden şekillenir.
Bütün bunları söylerken medyayı tek sorumlu ilan etmek doğru olmaz.
Toplumsal agresifliğin nedenleri çok boyutludur.
Ekonomik sıkıntılar…
Şehirleşme…
Aile yapısındaki değişim…
Eğitim…
Hukuk sistemi…
Güven kaybı…
Dijitalleşme…
Hepsi birlikte etkili olur.
Ancak medya ve dijital platformlar, bütün bu süreci hızlandırabilen güçlü araçlardır.
Bu nedenle taşıdıkları sorumluluk da büyüktür.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız:
Topluma yalnızca olanı mı gösteriyoruz?
Yoksa toplumun nasıl bir ruh hâline bürüneceğini de etkiliyor muyuz?
Çünkü ekranlardan taşan dil, zamanla sokakların dili hâline gelir.
Sosyal medyada sıradanlaşan hakaret, gündelik konuşmaya taşınır.
Ekranda alkışlanan öfke, trafikte karşımıza çıkar.
Şiddet önce kelimelerde normalleşir.
Sonra zihinlerde yer edinir.
En sonunda davranışa dönüşür.
Türkiye’nin daha huzurlu bir toplum olabilmesi için yalnızca suçla mücadele etmesi yetmez.
Aynı zamanda toplumsal dili de güçlendirmesi gerekir.
Medyanın görevi yalnızca haber vermek değil; doğruyu, umudu, sorumluluğu ve ortak yaşam kültürünü de görünür kılmaktır.
Çünkü bir toplumun geleceği yalnızca yaptığı yollarla, köprülerle ve binalarla kurulmaz.
O toplumun çocuklarının her gün hangi kelimeleri duyduğu, hangi görüntüleri izlediği ve hangi insanları örnek aldığı da geleceği belirler.
Şiddeti sıradanlaştıran bir dil yerine; saygıyı, adaleti, merhameti ve sağduyuyu güçlendiren bir dil kurabildiğimiz gün, yalnızca ekranlarımız değil, sokaklarımız da daha huzurlu olacaktır.
Saygılarımla,
Taşkın Koçak
