Tarih kitapları çoğunlukla savaşları, hükümdarları ve fetihleri anlatır. Oysa insanlık tarihini değiştiren en büyük güçlerden biri ne ordular ne de kılıçlardır. Medeniyetleri birbirine bağlayan, toplumları zenginleştiren ve kültürleri buluşturan asıl güç, ticaret yolları ve o yolların emektarları olan tüccarlardır. Bir tüccarın sırtındaki yük yalnızca ipek, baharat, porselen ya da altın değildir; aynı zamanda inanç, ahlak, güven, bilgi ve medeniyettir.
İpek Yolu ve Baharat Yolu, İslam’dan asırlar önce de vardı. Çin’den Akdeniz’e, Hindistan’dan Orta Asya’ya uzanan bu güzergâhlar, yüzyıllar boyunca farklı medeniyetleri birbirine bağladı. Ancak bu yolların tarihte hiç olmadığı kadar canlanması, küresel ölçekte ekonomik ve kültürel bir ağ hâline dönüşmesi büyük ölçüde İslam medeniyetinin yükselişiyle mümkün oldu.
7.yüzyılda İslam’ın doğuşuyla birlikte ticaret yalnızca ekonomik bir faaliyet olmaktan çıktı; aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk, insanlığa örnek olma görevi ve medeniyet taşıyıcılığına dönüştü. Bunun en önemli sebebi ise hiç şüphesiz Allah Resûlü Hz. Muhammed’in (sav) daha peygamber olmadan önce dürüstlüğü ve ticaretteki güvenilirliğiyle tanınan büyük bir tüccar olmasıydı.
O, insanların mallarını çoğaltan değil, güvenlerini kazanan bir tüccardı. Bu sebeple “el-Emin” unvanını aldı. Verdiği sözü tutuyor, ölçü ve tartıda hile yapmıyor, aldatmayı reddediyor ve ticareti ibadet şuuru içerisinde yürütüyordu. İşte bu anlayış, daha sonra İslam medeniyetinin ticaret anlayışının temelini oluşturdu.
Sahabe nesli de aynı ahlakı benimsedi. Arabistan’dan yola çıkan Müslüman tüccarlar yalnızca mallarını değil, İslam’ın adaletini, dürüstlüğünü, merhametini ve güven anlayışını da beraberlerinde taşıdılar. Böylece ticaret yolları sadece ekonomik güzergâhlar olmaktan çıktı; aynı zamanda medeniyet koridorlarına dönüştü.
İpek Yolu, Çin’den başlayarak Türkistan, Semerkant, Buhara, Horasan, İran, Anadolu ve Akdeniz’e kadar uzanıyordu. Baharat Yolu ise Hindistan’dan başlayıp Hint Okyanusu üzerinden Yemen’e, Umman’a, Kızıldeniz’e ve Akdeniz limanlarına ulaşıyordu. Bu iki büyük ticaret hattının en güvenilir aktörleri zamanla Müslüman tüccarlar hâline geldiler.
Onların başarısını sağlayan yalnızca ticari zekâ değildi. Asıl güçleri ahlaklarıydı.
Bir Müslüman tüccarın sözü senet kabul ediliyordu. İnsanlar alışveriş yaptıkları kişiye güvenebiliyor, verdiği malın kalitesinden şüphe etmiyor, ölçüde ve tartıda hile görmüyorlardı. Farklı dinlere mensup insanlarla kurdukları adil ilişkiler, ticareti sadece kazanç değil aynı zamanda güven ilişkisine dönüştürdü.
İşte bu yüzden İslam’ın dünyanın birçok bölgesine ulaşmasında ordulardan çok tüccarların etkisi olmuştur.
Bugün dünyanın en büyük Müslüman nüfusuna sahip ülkesi olan Endonezya bunun en dikkat çekici örneğidir. Endonezya’nın İslamlaşması büyük ölçüde Müslüman tüccarlar sayesinde gerçekleşmiştir. Aynı şekilde Malezya, Brunei ve Güneydoğu Asya’nın birçok liman şehri İslam’ı önce ticaret vesilesiyle tanımıştır.
Çin’in güney limanlarından Hindistan’ın batı kıyılarına, Malay takımadalarından Doğu Afrika sahillerine kadar uzanan geniş coğrafyada Müslüman tüccarlar yalnızca ticaret merkezleri kurmadılar. Camiler inşa ettiler, ilim halkaları oluşturdular, vakıflar kurdular ve gittikleri her yerde güvene dayalı sosyal ilişkiler geliştirdiler.
Bu nedenle İslam birçok bölgede fetih ordularından önce ticaret kervanlarıyla tanındı.
Aslında küreselleşme dediğimiz olgunun ilk büyük örneklerinden biri aslında bu ticaret ağlarıdır. Çin’den hareket eden bir tüccar aylar süren yolculuk sonunda Semerkant’a, oradan Bağdat’a, Anadolu’ya, Şam’a ve Akdeniz limanlarına ulaşabiliyordu. Aynı şekilde Hint Okyanusu üzerinden Hindistan, Yemen, Umman, Basra Körfezi ve Doğu Afrika arasında kesintisiz bir deniz ticareti kurulmuştu.
Bu yollar yalnızca malları taşımıyordu.
Matematik, astronomi, tıp, mimari, kâğıt üretim teknikleri, pusula, denizcilik bilgisi, tarım ürünleri, sanat anlayışı ve kültürel birikimler de aynı güzergâhlardan geçerek kıtalar arasında dolaşıyordu. Medeniyetler birbirlerinden öğreniyor, bilgi alışverişi yapıyor ve insanlığın ortak birikimi büyüyordu.
İslam medeniyetinin yükseldiği bu dönem, dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin Asya ve Orta Doğu olduğu bir dönemdi. Bağdat, Şam, Kahire, Buhara ve Semerkant yalnızca ilim merkezleri değil, aynı zamanda dünyanın en önemli ticaret şehirleri hâline gelmişti.
Ancak tarih her zaman aynı doğrultuda ilerlemez.
15.yüzyılın sonlarına gelindiğinde Avrupa, doğunun zenginliklerine ulaşmak için yeni yollar aramaya başladı. Çünkü İpek ve Baharat yolları üzerinde oluşan ekonomik güç büyük ölçüde İslam dünyasının kontrolündeydi. Avrupa ise doğunun mallarına ulaşabilmek için yüksek vergiler ve maliyetler ödemek zorunda kalıyordu.
Bu arayışın sonucunda Portekizli denizci Vasco da Gama, Ümit Burnu’nu dolaşarak Hindistan’a ulaşmayı başardı. Bu gelişme yalnızca yeni bir deniz yolunun keşfi değildi; dünya ekonomisinin eksenini değiştiren tarihî bir kırılmaydı.
Artık ticaret yollarının ağırlığı karadan denize kaymaya başlamıştı.
Fakat bunun daha ağır sonuçları da oldu.
Yeni deniz yollarıyla birlikte Avrupa devletleri ticaret yapmakla yetinmedi. Başta Portekiz olmak üzere Hollanda, İngiltere, İspanya ve daha sonra Fransa, ticareti sömürgeciliğe dönüştürdü. Ticaret merkezleri askerî üs hâline geldi. Limanlar işgal edildi. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri yağmalandı. Yerli halklar ağır vergilere mahkûm edildi. Milyonlarca insan köleleştirildi ve büyük acılar yaşandı.
Hindistan, Endonezya, Malezya, Afrika’nın doğu kıyıları ve Uzak Doğu’nun birçok bölgesi yüzyıllar boyunca sömürgeci güçlerin baskısı altında kaldı. Bir zamanlar karşılıklı güvene dayalı ticaret yapan toplumlar, artık silahların gölgesinde kurulan ekonomik düzenle karşı karşıya kalmıştı.
Geçmişte Müslüman tüccarlarla ticaret yapan birçok toplum, onların adaletini ve dürüstlüğünü özlemle hatırlamaya başladı. Çünkü aradaki fark çok açıktı. Biri kazanırken karşı tarafın da kazanmasını hedefleyen bir ticaret anlayışıydı; diğeri ise zenginleşmek için toplumları fakirleştiren sömürge düzeniydi.
Elbette tarih tek yönlü okunamaz. Müslüman toplumlar da zamanla siyasi parçalanmalar yaşadı, bilim ve teknoloji yarışında geride kaldı ve kendi iç sorunlarıyla mücadele etmek zorunda kaldı. Ancak bütün bunlar şu tarihî gerçeği değiştirmez:
İpek Yolu ve Baharat Yolu’nun altın çağında Müslüman tüccarlar yalnızca ticaret yapmadılar; güven inşa ettiler, medeniyet taşıdılar ve insanlık tarihinin en büyük ekonomik ağlarından birinin kurulmasına öncülük ettiler.
Bugün yeniden Asya’nın yükselişine şahit oluyoruz. Çin’in ekonomik büyümesi, yeni lojistik koridorlar ve Kuşak ve Yol Girişimi, aslında tarihî İpek Yolu’nun modern bir yorumunu ortaya koyuyor. Dünya ekonomisinin ağırlık merkezi yeniden doğuya doğru kayarken, geçmişin ticaret yolları da yeniden önem kazanıyor.
Fakat burada üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele yollar değildir.
Asıl mesele, o yolları değerli kılan ahlakın yeniden inşa edilip edilemeyeceğidir.
Çünkü yolları asfalt yapmak kolaydır; güven inşa etmek ise yüzyıllar ister.
Tarihin bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri şudur:
Kervanları develer taşır, gemileri denizler yüzdürür, imparatorluklar yolları korur; fakat medeniyetleri ayakta tutan şey adalettir. Güvenin olmadığı yerde ticaret büyüyebilir; fakat medeniyet yaşayamaz.
Müslüman tüccarların asırlar boyunca ulaştığı başarının sırrı tam da burada gizlidir. Onlar yalnızca mal satmadılar; güven sattılar. Yalnızca pazar kurmadılar; gönüller kazandılar. Yalnızca şehirler arasında köprü kurmadılar; insanlar arasında kardeşlik inşa ettiler.
Esasında insanlığın İpek Yolu’ndan yeniden öğrenmesi gereken en büyük ders budur.
Dünyayı değiştiren şey yalnızca sermaye değildir. Sermayeye yön veren ahlak, güven ve adalet, medeniyetlerin gerçek kaderini belirleyen en büyük güçtür.
Saygılarımla
Taşkın Koçak
