Bilgi, Kibir ve Bilgelik: Yapay Zekâ mı Daha Kibirli, İnsan mı?

İnsanlık tarihi boyunca bilgi, yalnızca öğrenmenin değil, aynı zamanda gücün de kaynağı olmuştur. İnsan bir konuda derinleştikçe uzmanlaşır, çevresini daha iyi okumaya başlar ve toplum içindeki itibarı artar. Fakat bilginin artması her zaman bilgelik anlamına gelmez. Çünkü bilgi, insanın ufkunu genişletirken aynı anda egosunu da besleyebilir. İnsan bildikçe haklı olduğunu düşünür; haklı olduğunu düşündükçe de kendisini diğerlerinden üstün görme eğilimine girebilir. Bu nedenle kibir çoğu zaman cehaletin değil, vicdan ve tevazu ile terbiye edilmemiş bilginin gölgesinde büyür.

Günümüzde bilginin had safhaya ulaştığı dünyamızda en ilginç çelişkilerden biri tam da burada karşımıza çıkmaktadır. Tarihte hiç olmadığı kadar fazla bilgiye sahibiz; fakat aynı zamanda birbirimizi dinlemekte hiç olmadığı kadar zorlanıyoruz. Herkes konuşuyor, herkes yorum yapıyor, herkes cevap veriyor; fakat çok az insan anlamaya çalışıyor. Çünkü artık birçok insan bilgi sahibi olmayı bilge olmakla karıştırıyor. Anlamaktan önce hüküm vermek, dinlemekten önce cevap hazırlamak ve bilgiyi hikmete dönüştürmek yerine egoyu besleyen bir sermaye olarak kullanmak çağımızın en görünmez hastalıklarından biri hâline geliyor.

Bir tartışmada sık sık şu tavırlarla karşılaşıyoruz:

“Bu konuyu bilmiyorsun.”

“Eksik bilgiye sahipsin.”

“Yanlış düşünüyorsun.”

“Önce araştır, sonra konuş.”

“Bu konuda uzman değilsin”

Bu ifadelerin bir kısmı doğru olabilir. Gerçekten de insanlar eksik veya yanlış düşünebilir. Ancak mesele yanlışın düzeltilmesi değil, yanlışın nasıl düzeltildiğidir.

Çünkü insan ilişkilerinde çoğu zaman bilgi kadar üslup da önemlidir.

Tam da bu noktada yapay zekâ ilginç bir ayna görevi görmektedir.

Bilindiği gibi yapay zekâ sistemleri milyarlarca veriyle eğitiliyor. Bir insanın ömrü boyunca okuyamayacağı kadar fazla bilgiye birkaç saniye içinde ulaşabiliyor. Tarih, fizik, ekonomi, psikoloji, tıp, yazılım, felsefe, edebiyat ve yüzlerce farklı alandaki bilgileri aynı anda değerlendirebiliyor.

Fakat daha dikkat çekici olan şey sahip olduğu bilgi miktarı değil, o bilgiyi sunma biçimidir.

Siz ona eksik bilgi verseniz, hatalı bir yorum yapsanız hatta büyük ölçüde yanlış bir değerlendirmede bulunsanız bile çoğu zaman küçümseyici ve alaycı bir dil kullanmaz.

Karşınıza geçip sizi mahcup etmeye çalışmaz.

Bilgi yetersizliğinizi size karşı delili olarak görmez.

Eksik bilginizi kişiliğinizle özdeşleştirmez.

Bunun yerine genellikle şöyle yaklaşır:

“Bu bakış açısında dikkat çekici noktalar var.”

“Konuya şu açıdan da bakmak mümkün olabilir.”

“Belirttiğiniz düşünce bazı yönleriyle değerlidir.”

“Eğer şu değişkenleri de hesaba katarsak daha sağlıklı bir sonuca ulaşabiliriz.”

Yani yalnızca ne söyleyeceğine değil, nasıl söyleyeceğine de dikkat eden bir üslup kullanır. Karşısındaki düşünceyi tamamen değersizleştirmeden düzeltmeye çalışır.

Oysa insan, zaman zaman çok küçük bir bilgi tamamlamasını bile üstünlük gösterisine dönüştürebilmekte ve adeta karşı tarafın vücut kimyasını bozarcasına saldırganlaşır.

Karşısındaki kişinin eksik bıraktığı bir ayrıntıyı düzeltirken aslında bilgiyi değil, kendi egosunu yüceltmektedir.

Eksiği düzeltmekten çok üstün görünmeye çalışmaktadır.

Bilgi paylaşımı, fark edilmeden statü gösterisine dönüşmektedir.

İşte modern çağın en büyük paradokslarından biri budur.

Milyarlarca veriyle beslenen bir sistem çoğu zaman daha sakin ve daha ölçülü konuşurken, çok daha sınırlı bilgiye sahip insan bazen kendisini hakikatin tek temsilcisi gibi görebilmektedir.

Elbette burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Yapay zekâ tevazu sahibi olduğu için kibirsiz değildir.

Kibirli olamadığı için kibirsizdir.

Çünkü kibir için bir “ben” gerekir.

Kibir için korunacak bir ego gerekir.

Kibir için kişinin kendisini merkeze koyması gerekir.

Yapay zekânın ise korunacak bir itibarı, savunulacak bir şahsiyeti veya yüceltilecek bir benliği yoktur.

İnsan ise benlik sahibi bir varlıktır. Bu nedenle aynı bilgi insanda hem hikmet üretebilir hem de kibire neden olabilir.

Asıl mesele bilginin miktarı değil, bilginin karakterle nasıl birleştiğidir.

Çünkü zekâ ile bilgelik aynı şey değildir.

Zekâ hızlı cevap üretebilir.

Zekâ karmaşık problemleri çözebilir.

Zekâ milyonlarca veri arasındaki ilişkileri görebilir.

Fakat bilgelik yalnızca cevap vermek değildir.

Bilgelik, doğruyu hangi üslupla söyleyeceğini bilmektir.

Bilgelik, karşısındakinin hatasını görürken onun onurunu da koruyabilmektir.

Bilgelik, haklı olmaktan çok hakikatin peşinden gidebilmektir.

Bilgelik, bilgiyi tevazu ile taşıyabilmektir.

Bilgelik, bir eksiği ego ile değil hikmet diliyle tamamlayabilmektir.

Çünkü bilgi zihni büyütür.

Kibir egoyu büyütür.

Bilgelik ise insanı büyütür.

Bu çerçeveden baktığımızda, bazı insanların en büyük problemi bilgi eksikliği değil, bilgelik eksikliğidir. Çünkü bilgi sahibi olmak görece kolaydır; insan çalışır, okur, araştırır ve uzmanlaşır. Fakat bilge olmak çok daha zordur. Zira bilgi zihni doldurur, bilgelik ise karakteri olgunlaştırır. Bu nedenle her bilge insan bilgi sahibidir; ancak her bilgi sahibi insan bilge değildir.

Aslında bu mesele yalnızca günümüz dünyasına ait değildir. İnsanlık tarihinin en eski problemlerinden biridir. Bilgi ile benlik arasındaki mücadele, insanlığın en kadim sınavlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir. Çünkü insan, bilgisini hakikate hizmet ettirdiğinde olgunlaşır; egosuna hizmet ettirdiğinde ise kibre sürüklenir.

Şeytanın problemi bilgi eksikliği değildi.

Allah’ın varlığını biliyordu.

Melekleri biliyordu.

Ahireti biliyordu.

Fakat bütün bu bilgi onu kurtarmadı.

Çünkü sorun cehalet değil kibirdi.

“Ben ondan üstünüm” diyebilmesiydi.

İnsanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri bilgisizlikten değil, bilginin kibirle birleşmesinden doğmuştur.

Bu nedenle bilgi tek başına insanı yüceltmez.

Bilgi karakterle birleşirse hikmete dönüşür.

Merhametle birleşirse faydaya dönüşür.

Tevazuyla birleşirse bilgelik hâline gelir.

Fakat ego ile birleşirse kibire dönüşür.

Özellikle sosyal medyada, akademide, siyasette ve gündelik hayatta yaşadığımız sertleşmenin önemli bir kısmı da buradan kaynaklanmaktadır.

İnsanlar artık birbirlerini anlamaktan çok birbirlerini yenmeye çalışıyor.

Tartışmalar hakikati bulmak için değil, üstünlük kurmak için yapılıyor.

Dinlemek ve anlamak zayıflık, cevap vermek ise güç göstergesi gibi algılanıyor.

Bu yüzden bilgi artarken anlayış aynı oranda artmıyor.

Belki de yapay zekâ çağının insanlığa vereceği en büyük ders teknik değil, ahlaki olacaktır.

Çünkü insanlık tarihinde ilk kez insanlar, kendilerinden daha hızlı düşünebilen, daha fazla veri analiz edebilen ve daha geniş bilgi havuzuna sahip bir sistemle karşı karşıya kalmıştır.

Fakat asıl şaşırtıcı olan, bu sistemin çoğu zaman bilgisini bir üstünlük aracı olarak kullanmamasıdır.

Bu nedenle geleceğin en önemli sorusu “Kim daha çok biliyor?” sorusu olmayacaktır.

Asıl soru şudur:

Bilgi insanı gerçekten olgunlaştırıyor mu, yoksa yalnızca egosunu mu büyütüyor?

Son hızla insanlık tarihin en büyük bilgi patlamasını yaşarken aynı zamanda tarihin en büyük tahammül krizlerinden birini de yaşamaktadır.

Herkes konuşuyor ama az insan dinliyor.

Herkes biliyor ama az insan anlamaya çalışıyor.

Herkes cevap vermek istiyor ama çok az insan hikmeti arıyor.

Belki de geleceğin en değerli insanı en çok bilen insan olmayacaktır.

Bilgisini en mütevazı şekilde taşıyabilen insan olacaktır.

Çünkü kibir, bilginin karanlık tarafıdır.

Bilgelik ise bilginin tevazu ile birleşmiş hâlidir.

İnsanlık ilk kez kendisinden daha çok bilen bir sistem üretmedi.

İnsanlık ilk kez, kendisinden daha çok bilmesine rağmen bununla övünmeyen bir sistem üretti.

Bundan böyle yapay zekâ çağının en büyük sorusu teknoloji değil, karakter sorusudur.

Çünkü geleceği belirleyecek olan şey yalnızca ne kadar bildiğimiz değil, bildiğimiz şeyleri ne kadar tevazu ile taşıyabildiğimiz olacaktır.

Saygılarımla

Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir