İSLAM DÜNYASI VE BATI: İCADA GİDEN YOL NEREDE TIKANIYOR?

Yirmi üç yaşındayken bir tablo hazırlamıştım. Bir tarafına “İslam düşüncesi”, diğer tarafına “Batı düşüncesi” yazmış, bilgiden icada uzanan yolu anlamaya çalışmıştım.

Zihnimi meşgul eden soru şuydu: Neden bazı toplumlar öğrendiklerini yeni buluşlara, buluşlarını üretime, üretimlerini de dünyayı etkileyen bir güce dönüştürebiliyor? Biz bu yolun neresinde zorlanıyoruz?

Tablonun İslam düşüncesi tarafında taallüm, yani öğrenme; tahayyül, yani hayal etme; taakkul, yani akıl yürütme başlıkları vardı. Bunları izan ve vicdan, tasdik ve fıkıh izliyordu. Batı tarafına ise bilgi, hayal, akıl ve onay yazmış; izan ve vicdan ile fıkhın karşısını boş bırakmıştım. Kendi tarafımızdaki bu iki başlığın yanına da şu notu düşmüştüm:

“Tıkanıyoruz.”

Bugün o tabloya baktığımda sorumu hâlâ önemli buluyorum. Fakat cevabın bazı yerlerini yeniden düşünmem gerektiğini de görüyorum.

O çalışma, iki büyük dünyanın bütün tarihini açıklayan bilimsel bir model değildi. Anlamaya çalışan genç bir insanın düşüncelerini düzene koyma çabasıydı. Bugün benim için değeri, kesin bir cevap vermesinden çok, hâlâ peşinde olduğum soruyu taşımasında.

Önce kavramları ayırmak gerekiyor. İzan, anlama ve kavrayışla; vicdan, ahlaki değerlendirmeyle ilgilidir. Fıkıh ise dinî hüküm ve yorum alanıdır. Bir kurumun karar verememesi, araştırmaya kaynak ayıramaması veya sorumluluk almaktan kaçınması bunlardan ayrı meselelerdir.

Bunları aynı kutuya koyduğumuzda, kendi eksiklerimizi inancımıza yükleyebiliriz. Bazen de alışkanlıklarımızı dinî zorunluluk sanarak sorgulamanın dışına çıkarabiliriz.

Bir ilkenin kendisiyle, o ilke adına yapılan her yorum ve uygulama aynı şey değildir.

Gençlik tablomda anlatmak istediğim önemli meselelerden biri, değerlendirme ile üretimin hangi sırayla ilerlediğiydi.

Özellikle Batı merkezli şirketlerin hızla piyasaya çıkardığı dijital teknolojilerde sıkça şu akışı görüyoruz: Önce ürün ortaya çıkıyor, kullanıma giriyor ve yaygınlaşıyor. Ardından kullanıcıların geri bildirimleri, yaşanan sorunlar ve toplumsal tepkiler üzerinden sınırlar tartışılıyor; kurallar ve denetimler geliştiriliyor.

Etik itirazlar baştan dile getirilse bile ürünün yayılma hızına her zaman yetişemiyor. Teknoloji günlük hayatın bir parçasına dönüştükten sonra, insan ilişkilerini ve toplumsal düzeni nasıl etkilediği daha geniş biçimde konuşulmaya başlanıyor.

Bu, bütün araştırma alanlarında aynı değildir. İnsan sağlığı ve güvenliği gibi konularda önceden değerlendirme süreçleri de bulunur. Fakat teknolojiyle kurallar arasındaki hız farkını görmezden gelemeyiz.

Benim kendi çevremizde gözlemlediğim eğilim ise kimi zaman ters yöndeydi. Henüz fikir aşamasındaki bir yenilik için önce “Dinî bakımdan uygun mu?” sorusu öne çıkıyor; araştırma ve deneme, bu soruya verilecek cevabı bekleyebiliyordu.

Tablomda fıkıh başlığının yanına “Tıkanıyoruz” yazarken anlatmak istediğim buydu.

Burada sorun, dinî uygunluğun sorulması değildir. Sorun, araştırma henüz yapılmadan bütün sonuçların bilinmesinin beklenmesidir. Çünkü bazı soruların cevabı ancak sınırlı, güvenli ve denetimli çalışmalarla ortaya çıkabilir.

Araştırmanın ortaya çıkaracağı bilgiyi, araştırmaya başlamanın şartı hâline getirirsek çıkmaza gireriz: Denemeden öğrenemeyiz, yeterince bilmediğimiz için de denemeye başlayamayız.

Bu nedenle araştırma ile değerlendirme arasında canlı bir ilişki kurulmalıdır. Fıkhi ve ahlaki değerlendirme teknik bilgiden yararlanabilmeli; araştırma da kendisine yöneltilen soruları ciddiye alarak ilerlemelidir.

Ancak icada giden yolun bütün sorunlarını burada aramak da eksik kalır. İslam dünyası ile Batı arasındaki farkı açıklarken yalnızca düşüncelere değil, düşüncelerin hangi şartlarda geliştirildiğine de bakmalıyız.

Üstelik bu iki dünya kendi içinde farklı ülkeleri ve kurumları barındırıyor. Japonya ve Güney Kore gibi örnekler teknolojik üretimin Batılı kimliğe özgü olmadığını gösterirken, Türkiye, Malezya ve İran’ın farklı alanlardaki tecrübeleri de Müslüman toplumları tek bir yetersizlik tablosuna yerleştiremeyeceğimizi hatırlatıyor.

Asıl soru şu: Bir fikir ortaya çıktığında başına ne geliyor?

Onu kim dinliyor? İlk denemesine kim kaynak ayırıyor? Başarısız olduğunda kim yeniden çalışmasına imkân veriyor? Çalışan bir örneği güvenilir bir ürüne dönüştürecek ekip nerede kuruluyor?

Bir genç heyecanla çözümünü anlattığında karşısındaki insanın ilk cümlesi önemlidir:

“Bunu nasıl deneyebiliriz?” mi diyeceğiz, “Bununla kim uğraşacak?” mı?

Her fikir doğru olmayabilir. Her proje desteklenemez. Fakat bir fikri sınayıp neden çalışmadığını görmekle, onu dinlemeye bile değer bulmamak arasında büyük fark vardır.

Bir toplum, henüz sınamadığı fikirleri de kaybedebilir. Üstelik ne kaybettiğini hiçbir zaman öğrenemeyebilir.

Benim bugün ağırlık verdiğim teşhis şu: Tıkanmanın önemli bir kısmı, bilgiyi araştırmaya, araştırmayı deneye, deneyi ürüne dönüştüren kurumların yeterliliğinde ve sürekliliğinde aranmalıdır.

Bu, her ülkeyi ve her dönemi açıklayan tek sebep değildir. Ancak üzerinde çalışabileceğimiz somut bir başlangıçtır.

İcat, tek bir parlak düşünce anından ibaret değildir. Tasarım, prototip, deney, ölçüm ve düzeltme gerekir. Bu aşamalar her zaman sırayla ilerlemez. Deney insanı yeniden öğrenmeye, kullanım sırasında ortaya çıkan bir sorun tasarımı baştan düşünmeye götürebilir.

Bu yolculuk boyunca zaman, kaynak ve sabır gerekir. Araştırmacı karar beklerken yoruluyorsa, ekip finansman bulamadığı için dağılıyorsa, çalışma yalnızca birkaç kişinin fedakârlığıyla sürüyorsa sonuçların sınırlı kalmasına şaşırmamalıyız.

İcadın ortaya çıktığı anı alkışlamak kolaydır. O ana ulaşmak için gereken uzun belirsizliğin sorumluluğunu almak daha zordur.

Fakat üretim gücüne ulaşmakla muhasebe bitmez. O gücün hangi amaca hizmet ettiği sorusu önümüze gelir.

Atom bombası da bilimsel bilgi, mühendislik ve büyük bir organizasyonla geliştirildi. Teknik hedefe ulaşıldı. Hiroşima ve Nagazaki’de ise kitlesel ölüm, yıkım ve yıllara yayılan acılar ortaya çıktı.

Buradan çıkarılacak sonuç, icadın zorunlu olarak yıkıma götürdüğü değildir. Araştırmayı yönlendiren siyasi amaçların, askerî tercihlerin ve kullanım kararlarının da sorgulanması gerektiğidir. Pakistan’ın da nükleer silah geliştirmiş olması, meseleyi yalnızca Batı’ya yöneltilecek bir eleştiriyle açıklayamayacağımızı gösterir.

Teknik yeterlilik, ahlaki yeterliliği garanti etmez. Dinî kimlik de teknolojinin kullanımına ilişkin sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Batı’nın tıp, haberleşme ve başka alanlardaki katkılarını teslim ederken yıkıcı tercihlerini eleştirebiliriz. Aynı ölçüyü kendimize de uygulamalıyız. Üretim eksikliğimizi ahlaki üstünlük gibi anlatmaya başladığımızda, gidermemiz gereken sorunları görünmez kılarız.

Bir teknolojiyi ahlaki gerekçeyle geliştirmemeyi seçmekle, onu geliştirecek yeterliliğe sahip olmamak farklı şeylerdir.

Gençlik tablomdaki vicdan başlığını bugün bu ayrımla okuyorum. Vicdanın üretimle ilişkisi yalnızca sakıncalı olanı durdurmakla sınırlı kalamaz. İnsan acısını azaltabilecek bir çözüm için çalışmak da ahlaki sorumluluğun parçasıdır.

Mahremiyeti ihlal eden bir sisteme itiraz ediyorsak, mahremiyeti koruyan alternatifini araştırabiliriz. Yaşlı bir insanın evde düştüğünü haber verecek teknoloji geliştirirken sürekli görüntü kaydı yerine farklı sensörlerle çalışmayı deneyebiliriz. Böylece korumak istediğimiz değer, tasarımın niteliğine yansır.

Bunun için ilahiyatçının, mühendisin, hukukçunun ve hekimin somut meseleler üzerinde birlikte çalışabilmesi gerekir. Riskler açıklanmalı, alternatifler incelenmeli, kararın gerekçesi ortaya konulmalıdır.

“Önce yapalım, zararını sonra düşünürüz” anlayışı da kabul edilemez. Bazı zararlar geri döndürülemez. Sonradan alınan geri bildirim, kaybedilen hayatı veya ihlal edilen hakkı geri getirmez.

Öyleyse ihtiyacımız olan, araştırmayla sorumluluğu birlikte ilerletecek bir düzendir.

Araştırma finansmanını aşamalı kurabiliriz. İlk desteği fikrin sınanmasına, sonraki kaynağı elde edilen bulgulara göre verebiliriz. Böylece hem hesap sorulur hem de araştırmacıdan sonucu baştan garanti etmesi beklenmez.

Başarısız denemelerin bilgisini korumalıyız. Dürüstçe yürütülmüş bir çalışmanın neden sonuç vermediğini kayda geçirmek, sonraki ekibin aynı hataya zaman ve kaynak harcamasını önleyebilir. İhmal ile araştırmanın doğasından kaynaklanan başarısızlığı ayırmalıyız.

Etik, hukuki ve ilgili dinî değerlendirmeler de açık ölçütlerle, makul sürelerde yürütülmelidir. Değerlendirme yapanlar, giderilebilir sorunları ve ilerleme şartlarını açıklayabilmelidir.

Eğitimde ise bilinen cevapları öğretirken, cevabı henüz bulunmamış sorularla nasıl çalışılacağını da öğretmeliyiz. İddiasını sınamayı, sonucu ölçmeyi ve yanıldığında düşüncesini değiştirmeyi öğrenmeyen birinden özgün çözüm beklemek zordur.

Bugün eski tablomdaki “Tıkanıyoruz” ifadesini silmezdim. Ancak yanına mutlaka gerekçesini yazmaya çalışırdım: Bilgi eksikliği mi, yanlış yorum mu, kaynak yetersizliği mi, kurumsal belirsizlik mi? Yoksa gerçekten aşılmaması gereken ahlaki bir sınır mı?

Çünkü bunların her biri farklı bir cevap gerektirir.

İslam dünyasının önündeki sorumluluk, insanlığın ortak birikiminden öğrenmek, kendi ihtiyaçlarını anlamak ve değerlerini uygulanabilir çözümlere taşıyacak yeterliliği geliştirmektir. Bunu desteklediğimiz araştırmada, yetiştirdiğimiz insanda ve hayatını kolaylaştırdığımız kişide göstermeliyiz.

Yıkıma itiraz etmek ile hayatı koruyacak teknoloji geliştirmek ayrı sorumluluklardır. Biri diğerinin yerini tutmaz.

Bir çocuğun üzerine düşen bombaya itiraz etmekle, o çocuğu yaşatacak kuvözü üretmek aynı vicdanın sorumluluğudur.

Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir