Yapay Zekâ Sınavı Geçiyor, Öğrenci Geçemiyor
Son zamanlarda üniversitelerde herkesin fark ettiği ama yüksek sesle dile getirmekte zorlandığı bir gerçek var. Sınavda öğrencinin kâğıdında kusursuz cevaplar var. Kavramlar doğru, analizler yerinde, dil akademik. Ancak aynı öğrenciyle yüz yüze geldiğinizde, o cevabı neden verdiğini açıklayamıyor. Çünkü o cevabı veren öğrenci değil; yapay zekâ.
Bu artık münferit bir kopya meselesi değil. Yapay zekâ, üniversite sınavlarının içinden geçiyor. Öğrenciler, sahip olmadıkları bilgi ve yetkinliği, sahipmiş gibi gösterebiliyor. Daha da önemlisi, mevcut sınav ve değerlendirme sistemleri bunu ayırt etmekte yetersiz kalıyor. Üniversitelerin yaşadığı kriz tam olarak burada başlıyor: Öğrenmeyle çıktının birbirinden koptuğu noktada.
Bu tabloyu sadece Türkiye’ye özgü bir sorun sanmak büyük bir yanılgı olur. Son bir ayda uluslararası basında yer alan haberler ve yayımlanan raporlar, yükseköğretimin küresel ölçekte bir kırılma yaşadığını gösteriyor. OECD ve UNESCO, üretken yapay zekânın öğrenme süreçlerinde çift yönlü bir etki yaptığını açıkça ortaya koyuyor. Bir yandan bilgiye erişimi kolaylaştırıyor, öğrenme hızını artırıyor ve kişiselleştirilmiş eğitim imkânları sunuyor. Diğer yandan ise YZ ile sahte başarı riski artıyor. Öğrenci doğru cevabı verebiliyor, ödevi teslim edebiliyor, hatta yüksek not alabiliyor; fakat bu başarı gerçek bir kavrayışa, muhakemeye ya da eleştirel düşünmeye dayanmıyor.
Bu durum, üniversitenin yüzyıllardır dayandığı temel varsayımı sarsıyor: Üretilen çıktının, öğrenmenin göstergesi olduğu varsayımı artık geçerli değil. Yapay zekâ çağında doğru cevap, öğrenmenin kanıtı olmaktan çıkmış durumda.
Bu yüzden üniversitelerde en hızlı ve en sancılı dönüşüm ölçme ve değerlendirme alanında yaşanıyor. Pek çok öğretim üyesi aynı ikilemle karşı karşıya: “Bu cevaplar bu öğrencinin düzeyinde değil ama kâğıtta var.” Bazı üniversiteler çözümü sınav güvenliğini artırmakta arıyor. Telefonların toplanması, elektronik cihazların yasaklanması, hatta sınav salonlarına X-ray benzeri kontrol sistemleri kurulması gibi radikal önlemler tartışılıyor. Bu refleks anlaşılır; fakat tek başına yeterli değil.
Çünkü sorun sadece sınav salonuna telefon sokulması değil. Sorun, üniversitenin hâlâ “yanlış şeyi” ölçüyor olması. Öğrenciye “yaz” dediğiniz sürece, yazan ister insan olsun ister yapay zekâ, sistem çalışıyor gibi görünüyor. Ama öğrenme gerçekleşmiyor.
Bu nedenle dünyada giderek daha fazla üniversite, sınavın kendisini sorguluyor. Yazılı ve ezbere dayalı sınavlar yerini sözlü, etkileşimli ve süreç odaklı değerlendirmelere bırakıyor. Öğrenciden artık sadece “ne bildiği” değil, “nasıl düşündüğü”, “nasıl akıl yürüttüğü” ve “bilgiyi nasıl yapılandırdığı” isteniyor. Çünkü yapay zekâ cevap üretebilir; fakat düşünmenin sorumluluğunu alamaz. Öğrenciye “bu sonuca nasıl ulaştın?” diye sorulduğunda, makine susar, insan konuşur.
Ancak dönüşüm yalnızca sınav formatlarıyla sınırlı değil. Son haftalarda ABD, Avrupa ve Asya’daki birçok üniversite, yapay zekâ okuryazarlığını zorunlu hale getiren kararlar aldı. Purdue Üniversitesi’nin mezuniyet için “AI working competency” şartı getirmesi, Cambridge ve Oxford’un tüm öğrenci ve personele yönelik üretken yapay zekâ okuryazarlığı programları başlatması bu eğilimin güçlü örnekleri. Bu gelişmeler, yapay zekânın artık bir bölümün ya da seçmeli bir dersin konusu değil; üniversite eğitiminin yatay ve vazgeçilmez bir bileşeni haline geldiğini gösteriyor.
Buradaki kritik nokta, üniversitelerin yapay zekâyı bireysel ve kontrolsüz kullanım alanından çıkarıp kurumsal bir çerçeveye oturtma çabasıdır. ChatGPT Edu gibi üniversiteye özel, denetimli ve veri güvenliği gözetilen çözümler bu nedenle hızla yaygınlaşıyor. Amaç, yapay zekâyı yasaklamak değil; onu etik, şeffaf ve pedagojik olarak anlamlı bir öğrenme ortağına dönüştürmek. Bu yaklaşım, üniversitenin “otorite” rolünden “rehber” rolüne geçişini de simgeliyor.
Öğrenme yönetim sistemlerine gömülen yeni nesil yapay zekâ araçları ise üniversiteyi adeta bir yazılım ekosistemine dönüştürüyor. Canvas gibi platformlarda geliştirilen “agentic AI” yapıları, doğal dilde verilen bir talebi karmaşık akademik iş akışlarına çevirebiliyor. Ders planlaması, ölçme-değerlendirme tasarımı, geri bildirim üretimi ve öğrenci takibi gibi süreçler giderek otomatikleşiyor. Bu durum öğretim elemanının rolünü ortadan kaldırmıyor; fakat onu bilgi aktarıcısından öğrenme mimarına dönüştürüyor.
Yapay zekânın etkisi üniversite kampüsleriyle de sınırlı değil. Google’ın yapay zekâ destekli ve ücretsiz SAT hazırlık programı gibi girişimler, üniversiteye geçiş sürecini de kökten değiştiriyor. Geleneksel sınav hazırlık ve özel ders piyasaları sarsılırken, üniversiteye erişimde yeni bir eşitlik tartışması ile karşı karşıyayız. Bir yandan fırsat eşitliği artıyor; diğer yandan öğrencilerin algoritmalar tarafından yönlendirildiği yeni bir öğrenme ekosistemi oluşuyor.
Tüm bu gelişmelerin ortak bir mesajı var: Yapay zekâ üniversitenin düşmanı değil, aynasıdır. Üniversitelerin kriz yaşadığı alanlar; ezbere dayalı öğrenme, yüzeysel değerlendirme, kitlesel ve standartlaştırılmış eğitim ile yapay zekâ sayesinde görünür hale geliyor. Asıl mesele teknolojiyi kontrol etmek değil; üniversitenin kendi pedagojik varsayımlarını cesaretle yeniden düşünmesi ve planlamsıdır.
Geleceğin üniversitesi, yapay zekâyı sınav salonlarından kovalamaya çalışan değil; insan düşüncesini sınavın merkezine geri koyan üniversite olacaktır. Bilgi artık her yerde bulunabilir. Ama anlam üretmek, bağlam kurmak ve değer yargısı geliştirmek hâlâ insana özgüdür. Yapay zekâ çağında üniversitenin asıl misyonu da tam olarak burada yatmaktadır: Öğrenciyi yalnızca mesleğe değil, düşünmeye hazırlamak.
Saygılarımla
Taşkın Koçak
