I.Mezhepler, Cemaatler ve Dağılmış Bir İslam Dünyasının Anatomisi
Yıllardır her yerde duyduğumuz bir cümle var:
“Ümmet tek vücut olacak.”
Mitinglerde duyuyoruz.
Konferanslarda tekrar ediyoruz.
Sohbet halkalarında konuşuyoruz.
Ama gerçeğe geldiğimizde manzara bambaşka:
Ümmetçilik, en çok kullanılan ama en fazla içi boşaltılan kavramlardan biri hâline geldi.
Bugün İslam coğrafyasına bakın:
• Irak’ta ayrı bir dünya,
• Mısır’da ayrı,
• Türkiye’de ayrı,
• Arabistan’da ayrı,
• Pakistan’da, Körfez’de, Kuzey Afrika’da bambaşka iklimler…
Her ülkenin kendi çekişmesi,
her cemaatin kendi gündemi,
her grubun kendi küçük iktidarı var.
Slogan var.
Duygu var.
Hatta zaman zaman gözyaşı da var.
Ama bir araya gelme iradesi yok.
Peki neden?
Bu kırılmanın kökleri nerede başladı?
Cemaatleşme neden ümmeti parçaladı?
Mezhepçilik nasıl bu kadar sertleşti?
Gençler neden dinden uzaklaşıyor?
Bütün bu sorular, ümmetçilik tartışmasının tam merkezinde duruyor.
Ümmetçilik Bir Ütopya mı?
Kur’an’da ümmet;
• renkleri, dilleri, kabileleri, coğrafyaları ve kültürleri aşan,
• sınırı pasaportla, vizeyle, bayrakla çizilmeyen,
• Allah’a kulluk ekseninde birleşen bir “biz” bilincidir.
Bugün ise “ümmet” kelimesi:
• miting afişlerinde,
• cemaat yayınlarında,
• sosyal medya paylaşımlarında,
• konferans broşürlerinde
çok sık karşımıza çıkıyor.
Fakat hayatın içinde ümmet, çoğu zaman romantik bir ideal olmaktan öteye gitmiyor.
Herkes konuşuyor ama kimse yükü taşımıyor.
Neden?
Çünkü modern Müslüman dünyanın dokusu artık üç katlı bir yapıya dönüştü:
Ulus devlet kimlikleri
Sınırlar, bayraklar, milli söylemler, güvenlik kaygıları, jeopolitik hesaplar…
Müslüman önce “vatandaş” olarak kodlanıyor; ancak fırsat kalırsa “ümmetin parçası” olarak düşünülüyor.
Mezhep kimlikleri
Aynı kıbleye dönen insanlar, farklı fıkıh ekollerinin, tarihsel kırılmaların, politik ayrışmaların gölgesinde birbirine mesafe koyuyor.
Mezhep, rahmetten çok duvar işlevi görmeye başlıyor.
Cemaat (Vakıf,Dernek) kimlikleri
Küçük adacıklara bölünmüş, her biri kendi liderine, kendi yayın organına, kendi diline kilitlenmiş yapılar…
“Bizim grup, bizim hoca, bizim kanal” dışındaki her şeyi tehlike veya lüzumsuz ayrıntı gibi görmeye başlıyor.
Bu üçlü öyle beton gibi sertleşti ki,
üzerine ümmet bilinciyle ne koysan tutmuyor.
Ümmet, bu katmanların altında sıkışmış durumda:
• kavram olarak dillerde,
• slogan olarak afişlerde,
• hasret olarak kalplerde var,
fakat pratikte, sokakta, ekonomide, siyasette, ilimde, sanatta karşılığı zayıf.
Asıl soru şu:
*Biz bugün ümmeti konuşurken gerçekten ümmeti mi kastediyoruz,
yoksa kendi ulus-devletimizin, mezhebimizin ve cemaatimizin büyütülmüş bir gölgesini mi “ümmet” diye adlandırıyoruz?*
II. YAPISAL PARÇALANMA: CEMAATLER, MEZHEPLER, ZİHİN HARİTALARI
Hizmetten Kopan Mikro Ümmetlere Dönüşen Cemaatlar
Açık konuşmak lâzım hocam:
Cemaatler ve tarikatlar, tarih boyunca ümmetin önemli damarlarıydı.
Zikir halkaları, medrese geleneği, ilim meclisleri İslam toplumunu diri tuttu.
Ama bir noktadan sonra işler değişti.
Bir gün Anadolu’nun bir şehrinde, küçük bir çay ocağına oturmuştum.
Masalarda üç farklı cemaatten insanlar vardı.
Aynı şehir, aynı mahalle, aynı cami cemaati…
Ama herkes:
• kendi grubunun dergisini okuyordu,
• kendi liderini konuşuyordu,
• diğerlerine “uzaktan ve temkinli” bakıyordu.
O an içimden şu cümle geçti:
“İslam’ın büyük ümmeti ne oldu? Biz nerede hata yaptık?”
Bugün:
Her cemaatin kendi medyası var,
kendi okul ağı var,
kendi burs sistemi var,
kendi ticari çevresi var,
kendi sohbeti, kendi dili, kendi jargonu var.
Kâğıt üzerinde ümmeti parçalamıyor gibi dursalar da pratikte mikro ümmetler oluşmuş durumda.
Sonuçta:
• Kendi sohbetinin dışına kapalı bir zihin,
• Kendi hocası dışındaki âlimi küçümseyen bir kültür,
• Diğer grupları “sapma riski” diye etiketleyen bir psikoloji,
• Çocuklarını başka kurslara göndermeye korkan bir aile yapısı oluşuyor.
Artık cemaat, ümmeti besleyen damar değil;
ümmeti bölen hücre duvarı hâline geliyor.
“Biz Daha Ehli Sünnetiz” Yarışı ile Mezhebin Ruhu Zedeleniyor
Bugün İslam dünyasında en çok duyduğumuz cümlelerden bazıları şunlar:
• “Biz ehli sünnetiz.”
• “Gerçek ehli sünnet biziz.”
• “Biz sahih çizgiyi temsil ediyoruz.”
Ama pratikte ne oluyor?
• Aynı camide yan yana saf tutan insanlar, birbirine içten ve samimi davranmıyor.
• İki farklı cemaat hocasının aynı panele çıkması “tehlike” sayılıyor.
• Tasavvuf ehliyle selefi çizgi birbirini imha etmeye çalışıyor.
• İlahiyat–medrese tartışmaları karşılıklı küçümsemeye dönüşüyor.
Ehli sünnet, birleştirici bir merkez olması gerekirken
“biz ve onlar” çatışmasının etiketi hâline geliyor.
Bir hocanın “Biz ehli sünnetiz” demesi, artık çoğu gencin gözünde güven değil,
şu hissi üretiyor:
“Yine bir grup diğerini dışlıyor galiba…”
Bu durum, dindarlığı da, ümmet bilincini de derinden sarsıyor.
Ümmetin Zihin Haritası: Eş’arîlik, Mâturîdîlik, Selefîlik
Bugün yaşadığımız krizi sadece coğrafi haritaya bakarak anlayamayız.
Asıl kırılma, daha derinde: zihin haritasında.
Eş’arîlik, Mâturîdîlik, Selefîlik…
Her biri İslam düşüncesinin içinde oluşmuş,
metni anlama biçimi, akıl–vahiy dengesi, tarih ve gelenekle kurduğu ilişki bakımından
farklı yolları temsil eden ekoller.
Tarihte bu farklar çoğu zaman zenginlik ve yöntem farklılığı anlamına geliyordu.
Bugün sahaya indiğimizde ise çoğu yerde üstünlük yarışına ve çatışma zeminine dönüşmüş durumda.
Teoride herkes şu cümleyi tekrar ediyor:
“Eş’arîlik de, Mâturîdîlik de, Selefîlik de İslam içi ekollerdir; hepsi ümmetin zenginliğidir.”
Kitapta bu doğru.
Ama sokakta, camide, ekranda, sosyal medyada işler böyle işlemiyor.
Pratikte Müslüman, Müslüman’a artık çoğu zaman önce:
• “Hangi mezhepten?”
• “Hangi cemaatten?”
• “Hangi itikadî ekolden?”
diye bakıyor.
“Bu adam Müslüman mı?” sorusundan önce,
“Bizden mi?” sorusu devreye giriyor.
Eş’arî ve Mâturîdî çizgiler, tarih boyunca genelde “ehli kıbleyi tekfir etmeme” hassasiyetini korudu;
içeride tartışsa bile kardeşliğin çemberini muhafaza etmeye çalıştı.
Selefî söylemin içinden çıkan bazı sert damarlar ise,
tekfir eşiğini aşağı çekerek ümmetin bağlarını gevşetti;
Müslümanın Müslümana silah doğrultmasını, dil uzatmasını, kalem kaldırmasını kolaylaştırdı.
Burada haksızlık yapmamak için altını çizmek gerekiyor:
Her Selefî tekfirci değil.
Ama Selefî söylemin içinden çıkan tekfirci damarlar,
bütün çizginin dışarıdan “sert, tavizsiz, tahammülsüz” algılanmasına yol açıyor.
Sahadaki algıya bakalım:
• Eş’arî gelenekten gelen bir ilahiyatçı, Selefî yaklaşımı “metni daraltmakla” eleştiriyor.
• Mâturîdî havzadan bir âlim, hem Selefîleri hem bazı Eş’arîleri “aşırılaşmakla” suçluyor.
• Selefî bir hoca, kelamcıları “felsefeye bulaşmış, bidatle kirlenmiş” görüyor.
Maalesef hepsinin dilinde benzer bir cümle var:
“Biz gerçek ehli sünnetiz. Biz ana çizgiyi temsil ediyoruz.”
Böyle olunca “ehli sünnet ve’l-cemaat”, ümmeti toparlayan bir şemsiye olmaktan çıkıyor;
grupların birbirine karşı kullandığı siyasi–ideolojik bir etikete dönüşüyor.
Tekfirin Eşiği: Müslüman Kardeşini Dışarı Atmak Bu Kadar Kolay mı?
Selefî çizgi içindeki bazı kollar, tekfir eşiğini tehlikeli biçimde kullanıyor;
sanki bir Müslümanı “iman dairesinin dışına atmak” normal bir eleştiriymiş gibi.
Bir bakıyorsunuz, şu insanlar kolayca “problemli iman”, hatta “iman dışı” kategorisine sokulabiliyor:
• Seçime katılan, oy veren biri,
• Resmî kurumlarda çalışan, askerlik yapan, polislik yapanlar,
• Tasavvufu benimseyenler,
• Mevlid okuyan, kandil gecesi kutlayanlar,
• Mezhep mensubiyetini önemseyenler,
• Klasik fıkıh kitaplarına bağlı kalanlar,
• Selefî çizgiye girmeyenler,
• Modern eğitim almış ilahiyatçılar,
• Farklı siyasi görüşe sahip Müslümanlar…
Bir yanda şunu diyen bir genç var:
• “Biz gerçek tevhid ehliyiz.”
• “Biz Allah’ın sıfatlarını en sahih şekilde anlıyoruz.”
• “Biz bidat ile hak dini birbirinden ayırıyoruz.”
Diğer yanda ise:
• Tasavvufî gelenekle nefes almış,
• Mezhep içtihatlarıyla büyümüş,
• Ulemanın asırlık birikimini hazine gören bir başka genç…
İkisi de aynı kıbleye dönüyor,
aynı Kur’an’ı okuyor,
aynı Peygamber’e iman ediyor.
Ama yan yana geldiklerinde,
sohbetten huzur değil kavga çıkıyor.
İşte ümmetin kaybettiği yer tam burası:
Kardeş olması gereken iki mümin,
aynı kitabın etrafında buluşacağına, birbirini tekfirin eşiğine itiliyor.
Bu dil, ümmet coğrafyasında sadece teorik tartışma üretmiyor;
iç savaşa, mezhep kavgasına, Müslüman’ın Müslüman’ı vurmasına dinî kılıf hazırlıyor.
Asıl soru şu:
“Mümin kardeşimi içeride tutmanın yollarını mı arıyorum,
yoksa dışarı atmanın mı?”
III. SOSYAL-KÜLTÜREL PARÇALANMA: IRK, SINIF, CİNSİYET, YARDIM DİLİ
Etnik Kimlik ve Ulusçuluk ile Ümmet Diline Sızan Kabile Damarı
Dillerde ümmet var ama kalplerin derininde çoğu zaman ulus-devlet, etnik kimlik ve kabile gururu oturmuş durumda.
Burada anlattıklarımız; Arap’ın, Türk’ün, Kürt’ün ya da başka bir milletin tamamı değil,
içimizde yaşayan belli zihniyetlerin fotoğrafı sadece.
Bazı Arap zihinlerinde şöyle bir hava var:
“İslam’ın dili Arapça, peygamber Arap, ilk nesil Arap…
O hâlde İslam’ı en iyi biz anlarız.”
Türk, Kürt veya başka milletten bir âlim gördüğünde yüzüne “kardeşim” diyor;
arkasını dönünce:
“Onlar Arapça bilmez, İslam’dan ne anlarlar ki?”
diye küçümseyebiliyor.
Bazı Türk zihinlerinde de manzara farklı değil:
“Dünyada İslam’ı en sahih yaşayan biziz, asırlardır bayrağı biz taşıyoruz.”
Kürt kökenli çok güçlü bir âlim bile olsa, konu Türk–Kürt meselesine geldiğinde,
zihin bir anda Türk milliyetçiliği refleksine kilitlenebiliyor.
Kürt tarafında da benzer bir risk var:
Genel mesele İslam olunca konuşma “ümmet” üzerinden giderken,
iş Türk–Kürt tartışmasına döndüğünde,
âlim de olsa bu kez din kardeşliğinin önüne geçen Kürt milliyetçiliği damarı devreye girebiliyor.
Kürt toplumunda yetişen, tasavvuf önderleri, medrese geleneği…
Bunlar aslında ümmet bilincini beslemesi gereken bir zenginlik fakat,
bazı çevrelerde “Bak, biz olmasak bu ümmet ayakta duramazdı” havasına dönüşüp
üstünlük vesilesi yapılabiliyor.
Benzer kalıpları başka coğrafyalarda da görüyoruz:
• Bazı Arap toplumlarında: “Biz ümmetin doğal merkezîyiz.” deniyor.
• Bazı Kuzey Afrikalılar, “Gerçek İslami duruş bizde.” diyerek diğerlerini hafife alabiliyor.
• Hint–Pakistan hattında, “Bizim tarihimiz, bizim âlimlerimiz, bizim medreselerimiz” vurgusu öne çıkıyor; başka bölgelerin birikimi küçümsenebiliyor.
• Balkanlar’da, Orta Asya’da, Afrika’da da zaman zaman yerel kimlik, ümmet kardeşliğinin önüne geçebiliyor.
Sonuçta ne oluyor?
Aynı kıbleye dönen insanlar,
Aynı kitabı okuyan topluluklar,
Aynı Peygamber’e ümmet olan halklar,
ırk, soy, coğrafya üzerinden birbirini aşağılıyor.
Ümmet bilincini içeriden çürüten en sert tokatlardan bazıları da çok gündelik sahnelerde gizli:
Siyasi kriz çıkınca: “Zaten bunlar Arap… Zaten bunlar Türk… Zaten bunlar Kürt…” cümlelerinin havada uçuşması,
Yardım kampanyalarında bile “bizim millet” vurgusunun, ümmet kardeşliğinin önüne geçmesi:
“Önce bizimkiler, sonra diğer Müslümanlar…”
Oysa ümmet ideali;
• bayraktan kaçan bir ideal değil,
• bayrağı putlaştırmayan bir bilinçtir.
Bayrağa saygı başkadır,
bayrağı iman seviyesine çıkarmak bambaşka.
Bugün ise çoğu yerde “bayrak büyüdükçe” ümmet küçülüyor.
Bu mesele dürüstçe masaya yatırılmadıkça, cemaat, mezhep, ekol tartışmaları da hep eksik kalacak.
Sınıf Ayrımı ve Lüks Dindarlık
Ümmetin içinde derin ama çoğu zaman konuşulmayan bir çatlak daha var: aynı saf, farklı dünya sınıf.
Bir tarafta lüks sitelerde yaşayan dindar elit,
öbür tarafta kenar mahallede ay sonunu zor getiren dindar halk.
Cuma günü camide saf aynı saf:
Omuz omuza, aynı imamın arkasında, aynı “âmîn”le dua ediyorlar.
Ama camiden çıktıktan sonra herkes bambaşka bir dünyaya dağılıyor:
Biri, “Bu sene umreye üçüncü kez mi gitsek, yoksa Ramazan’a mı saklasak?” diye konuşuyor.
Diğeri, “Bu akşam çocukların sofrasına ne koyacağım?” hesabını yapıyor.
Biri verdiği sadakayı, kurduğu vakfı, dağıttığı kolileri anlata anlata kendini “kurtarıcı” gibi hissetmeye başlıyor.
Öteki, aldığı yardımla hem seviniyor hem de kalbinin bir köşesinde minnetin ağır yükünü taşıyor.
Bu mesafe büyüdükçe:
Cemaat yönetimlerine genelde üst sınıftan insanlar oturuyor.
Karar verenlerle, o kararların bedelini günlük hayatta ödeyenler aynı insanlar olmaktan çıkıyor.
İslam dünyasında saray dindarlığı ile sokak dindarlığı arasındaki uçurum her yıl biraz daha açılıyor.
Oysa “ümmet”, sadece “aynı safta durmak” değil;
adalet talep eden bir bilinçtir.
Adalet yoksa,
“ümmet” kelimesi sadece güzel duran bir edebî süs, duygusal bir slogan olarak kalır.
Bu konu çoğu zaman konuşulmaz, çünkü can acıtır.
Tam da bu yüzden gündeme gelmesi gereken dosyalardan biridir.
Kadınların Devre Dışı Bırakılması ile Ümmetin Yarısının Sesini Kısmak
Ümmet dediğimiz yapı, kadın ve erkekten oluşan bir topluluk.
Ama fiiliyatta tabloya baktığımızda:
• Karar mekanizmalarında,
• Cemaat yönetimlerinde,
• İlim meclislerinde,
• Strateji toplantılarında
kadınların sesi neredeyse yok denecek kadar zayıf.
Bu ne demek?
Ümmetin yarısı sadece dinleyen,
diğer yarısı sadece konuşan tarafa dönüşüyor.
Cemaatler ve tarikatlar, kadını çoğu zaman:
• “anne”,
• “eş”,
• “fedakâr emek sahibi”
rolleriyle yüceltiyor;
ama iş karar masasına, ilim halkasının merkezine, kurum yönetimine gelince
kadını oraya neredeyse hiç buyur etmiyor.
Bu tablo:
• Genç Müslüman kadınlarda değersizlik ve sıkışmışlık duygusu üretiyor,
• Genç erkeklerde farkında bile olunmadan bir üstünlük hissi inşa ediyor,
• Ümmetin potansiyelini yarı yarıya aşağı çekiyor.
Oysa kadınların:
• ilim üreten,
• düşünce geliştiren,
• yönetim kurgulayan
rolleri konuşulmadan, ümmetin dönüşümü hep eksik kalacak.
*Burada mesele asla“modern feminizm” tartışması değil;
asıl sorun, Peygamber dönemindeki kadın profilinin,
bugünkü birçok cemaat ortamıyla taban tabana zıt bir yerde duruyor oluşu.*
İnsani Yardım Sektör mü, Gösteri mi, Vicdan mı,?
Bugün İslam dünyasında yardım deyince akla hemen gelir:
• kampanyalar,
• dernekler,
• vakıflar,
• sosyal medya videoları,
• bağış geceleri…
Dışarıdan bakınca hepsi ümmetin vicdanını temsil ediyor gibi durur.
Bakın, hakkını teslim edelim:
Gerçekten çok kıymetli işler yapan, sessiz sedasız koşan binlerce güzel insan var.
Ama öte yandan işin başka bir yüzü daha var:
• Yardım, yer yer gösteriye dönüşüyor,
• Yoksul bir kardeşin dramı, içerik malzemesi hâline geliyor,
• Kurumun logosu, bazen merhametin önüne geçiyor.
Kameralar açılıyor;
ağlayan çocuk yüzleri, yıkık evler, çaresiz bakışlar…
İzleyenin yüreği yanıyor; ama aynı anda
mazlumun izzeti, ekranın parlaklığında gölgede kalıyor.
Zamanla yardım:
• bir tür iktidar ilişkisi üretmeye başlıyor,
• “veren el”in kendini üstün hissettiği,
• “alan el”in ise minnet, mahcubiyet ve bazen aşağılanma duygusuna sıkıştığı
bir zemine dönüşüyor.
Böyle olunca, görünmez bir sınıfçılık üretiliyor:
Yardım eden, kendi gözünde “kurtarıcı Müslüman”a dönüşüyor,
Yardım alan ise, sanki “hep muhtaç, hep aciz Müslüman”a indirgeniyor.
Oysa ümmet, yan yana yürüyen kardeşlik demektir.
Biri daima tepede, diğeri hep altta durduğu sürece
bu kardeşliğin ruhu ister istemez yara alıyor.
Gerçek merhamet,
sadece “vermek” değil; verirken onuru korumak,
eşitleyici bir dil kurmak ve kendini değil kardeşini merkeze almaktır.
IV. DİJİTAL VE PSİKOLOJİK BOYUT: LİNÇ, ALGORİTMA VE YORGUN GENÇLER
Dijital Ümmet ve Linç Kültürü
Bugün ümmetin büyük bir kısmı artık ekranın içinden yaşıyor:
• YouTube’da,
• Twitter/X’te,
• Instagram’da,
• TikTok’ta…
Sanki yeni bir “dijital ümmet” oluşmuş gibi.
Ama bu dijital ümmetin bir karakteri var:
• Çabuk öfkeleniyor,
• Çabuk unutuyor,
• Çabuk linç ediyor,
• Çabuk taraf tutuyor.
Tanıdık sahneler bunlar:
Bir hoca uzun bir konuşmada bir cümle kuruyor;
o cümle videodan kesiliyor, bağlamından koparılıyor ve saniyeler içinde
“sapık”, “bozuk”, “dinden çıktı” etiketiyle dolaşıma sokuluyor.
Bir grup hakkında 30 saniyelik bir video hazırlanıyor;
ne arka plan var, ne delil, ne insaf…
Ama o video, koca bir algı kampanyasının fitilini ateşlemeye yetiyor.
“Linç” dediğimiz şey, dijital dünyada
adeta modern bir tekfir yöntemine dönüşmüş durumda.
Bir günde “kahraman” ilan edilen biri, ertesi gün “hain” damgası yiyebiliyor.
Bütün bunların arkasında görünmeyen bir aktör var: algoritma.
Algoritma neyi seviyor?
• Kavga,
• Öfke,
• Alay,
• Hakaret,
• İfşa…
Çünkü bunlar izlenme, yorum, paylaşım getiriyor.
Sonuçta ümmetin dijital yüzü,
merhamet, vakar, teenni, insaf üzerinden değil;
hız, öfke ve ani tepki üzerinden şekilleniyor.
Ekranda böyle bir ümmet fotoğrafı üretilince,
kalpte kurulmak istenen ümmet kardeşliğinin altı her gün biraz daha oyulmuş oluyor.
Dijital ümmet;
topluca dua edebilen ama aynı hızla birbirini yiyebilen bir kalabalığa dönüşüyor.
Bütün Bu Kavgaların Orta Yerinde Yorgun Bir Nesil
Bugünün genç Müslümanı garip bir iklimde büyüyor.
Telefonunu açıyor;
• Bir videoda Selefî bir hocayı dinliyor,
• Diğer videoda tasavvuf ehli bir şeyhin sohbetine denk geliyor,
• Başka bir yerde ilahiyatçı bir akademisyenin analizini izliyor,
• Bir sonraki reels’te bir cemaat önderi konuşuyor,
• Bir başkasında “modernist” veya “gelenekçi” bir dil…
Hepsinin ortak cümlesi şu:
“Biz doğru yerde duruyoruz.”
Ama biraz zaman geçince genç bambaşka bir manzara görüyor:
• Hoca A, Hoca B’yi “bidatçi” ilan ediyor.
• Hoca B, Hoca A’yı “tekfirci ve aşırıcı” olmakla suçluyor.
• Cemaat X, Cemaat Y’yi “sapkın yapı” diye damgalıyor.
• Selefî genç, tasavvuf ehlini “şirk sınırında” geziyor diye görüyor.
• Tasavvuf çevresinden bazıları Selefî genci “katı, ruhsuz, sevgisiz” diye küçümsüyor.
Genç bir süre sonra içinden şunu fısıldamaya başlıyor:
“Demek ki bu işin kendisi problemli…
Herkes haklı, herkes birbirini yanlışlıyor. O zaman ben nereye inanacağım?”
Maalesef yavaş yavaş:
• Namazlar aksıyor,
• Dua dili zayıflıyor,
• İbadet “alışkanlık”tan ibaret hâle geliyor,
• Dinî otoritelere karşı güven sarsılıyor,
• Genç, kalben geri çekilmeye başlıyor.
Belki herkesin sandığı gibi bir anda “dinsiz” olmuyor;
ama içi boş, duygusu çekilmiş, heyecanı sönmüş bir kabuk Müslümanlık hâline sığınıyor.
Dışarıdan bakınca “Müslüman”;
içeriden bakınca yorgun, kırgın, güvensiz…
İşte ümmetin geleceği açısından en kritik kırılma tam burada:
Gençler, Kur’an’dan değil;
Kur’an adına konuşanların kavgasından yoruluyor.
V. NE YAPMALI? ÜMMET BİLİNCİNİ AYAĞA KALDIRMAK İÇİN BEŞ ADIM
Bu kadar kırılmayı saydıktan sonra,
sadece “vah vah” demekle yetinmek de ayrı bir vebal olur hocam.
Koca bir sistemi bir gecede değiştiremeyiz;
ama hem fert, hem cemaat, hem devlet düzeyinde atılabilecek bazı temel adımlar var.
1. Dil Devrimi: Cemaat Dilinden Ümmet Diline
• Konuşurken ilk referansımız “cemaatim, grubum, ekolüm” değil;
“Müslüman kardeşim” olmalı.
• Hutbede, derste, konferansta;
ötekileştirici, etiketleyici, tekfir edici dilden ısrarla kaçınmak şart.
• “Biz” derken kastettiğimiz şey, gerçekten tüm ümmet mi,
yoksa küçük çevremiz mi, bunu her seferinde kendimize sormamız gerekiyor.
2. Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik
• Cemaatlerin, vakıfların, yardım kurumlarının mali ve idari yapıları şeffaflaşmalı.
• Gücü, parayı, itibarı elinde tutan hiçbir yapı “dokunulmaz” sayılmamalı.
• Hata yapan, suistimal eden, istismar üreten herkes, kim olursa olsun, adalet önüne çıkarılmalı.
3. Gençlere ve Kadınlara Gerçek Alan Açmak
• Gençlerin soru sorduğu, eleştirdiği için dışlanmadığı zeminler kurulmalı.
• İtiraz eden genci “dinden kopuyor” diye damgalamak yerine,
“Bu gencin sızısı nereden geldi?” diye sormak gerekiyor.
• Kadınlar, sadece “destek rolünde” değil,
ilmin, tefekkürün, kurum yönetiminin merkezinde yer almalı.
4. Ortak Zeminler: Cemaat Üstü Platformlar
• Farklı cemaat ve ekollerin birlikte yürüttüğü:
ortak gençlik çalışmaları,
ortak yardım kampanyaları,
ortak ilim meclisleri,
ortak kriz masaları
kurulmadan, “ümmet” lafzı hep havada kalacak.
• Birbirini tanıyan, yüz yüze gelen, omuz omuza iş yapan insanlar arasındaki duvarlar kendiliğinden incelir.
5.Ulus-Devlet ile Ümmet Arasında Sağlıklı Denge
• Devletler kendi güvenlik ve ekonomi kaygılarını elbette koruyacak;
ama ümmetin genel menfaatini gözeten bölgesel ve küresel birliktelikler kurmak da mümkün.
• Ortak üniversiteler, ortak teknoloji yatırımları, ortak savunma projeleri, ortak kültür kanalları…
Bunlar, ümmet bilincini slogandan çıkarıp kurumsal zemine taşır.
VI. Sonuç: Ümmet Yeniden İnşa Edilecekse, Önce Nefislerde İnşa Edilecek
Bugünkü tablo ağır:
• Cemaatler kapalı,
• Mezhepçilik keskin,
• Gençler yorgun,
• Toplum güvensiz,
• Siyaset parçalı.
Ama bu, ümmet idealinin öldüğü anlamına gelmiyor.
Sadece şunu gösteriyor:
Ümmetçilik sloganla değil, şahsiyetle ayağa kalkar.
Duyguyla değil, ahlâkla kurulur.
Grup aidiyetiyle değil, ilke ile yaşar.
Gerçek ümmet bilinci:
• “Benim cemaatim” demeyi bırakıp
“bizim ümmetimiz” diyebilmektir.
• “Benim hocam” yerine
“ümmetin âlimleri” diyebilmektir.
• “Biz doğruyuz, onlar yanlış” kolaycılığını terk edip,
farklılıkla kavga etmeden yaşayabilmektir.
Belki devletleri hemen değiştiremeyiz,
sınırları kaldıramayız,
mezhep tartışmalarını bir gecede bitiremeyiz.
Ama:
• Kendi evimizde,
• Kendi cemaatimizde,
• Kendi sohbet halkamızda,
• Kendi ekranımızda
*dilimiz*i değiştirebiliriz.
Eğer her birimiz, en azından bir Müslüman kardeşimizin kalbini korumayı,
onurunu gözetmeyi, onu içeride tutmayı kendimize ilke edinirsek;
belki o zaman ümmet, yeniden sadece kitaplarda değil, sokaklarda da görünür hâle gelir.
Son söz şu olsun hocam:
*“Ben, kendi dar çevremle ümmetin yoluna duvar mı örüyorum,
yoksa ümmetin yolundan taş mı temizliyorum?”*
Bu soruya verdiğimiz cevap,
ümmetin geleceğini belirleyecek asıl cevaptır.
Tabii ki ümmete dair meseleler sadece bu yazıda değindiğimiz başlıklardan ibaret değil, daha konuşulacak çok şey var. Aslında bu konu başlı başına bir kitap hacmine sahip.
Bu satırları kaleme alırken, ne belli bir grubu, ne bir kavmi, ne belirli bir cemaati, ne bir tarikatı, ne de herhangi bir siyasi yapıyı hedef almayı kastettim. Buradaki değerlendirmeler, hepimize, bütün Müslümanlara bir iç muhasebe çağrısı ve uyarı mahiyetindedir.
Sürç-i lisan ettimse affola.
Saygılarımla
Taşkın Koçak