Sosyal medyanın ortaya çıkmasıyla Türk toplumunun gidişatını tek bir cümleyle anlatmak gerekirse şunu söylerim: kuru gürültü, kargaşa, iftira, dedikodu, nefret dili ve toplu tükeniş. Gürültü artık sokakta değil; avuçlarımızdaki ekranların içinde dönüyor. Meydanlar sessizleşti, parmaklar hırçınlaştı. Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor; herkes yazıyor ama kimse anlamaya yaklaşmıyor. Sosyal medya, haberleşme aracı olmaktan çıkıp milletin birbirini boğazladığı bir hesaplaşma arenasına dönüştü.
Üstelik bu arenada sahneye çıkanlar belli bir mahallenin insanı değil; memleketin tamamı. İslamcısı, millî görüşçüsü, cemaatçisi, tarikatçısı, Kemalisti, milliyetçisi, ulusalcısı, komünisti; Alevisi, Sünnisi; sağcısı, solcusu… Herkes aynı fırtınanın içine savruldu. Sanki görünmez bir yarış başlatıldı ve yarışın adı şu: “Kim daha acımasız vurur, kim daha ağır aşağılar, kim daha hızlı linç eder?”
Bu tabloyu görünce insanın içi sızlıyor. Çünkü mesele sadece siyaset değil. Sadece parti kavgası değil. Mesele, ahlakın göçmesi. Mesele, vicdanın susması. Mesele, dilin zehirlenmesi. Bir toplumun dili bozulduğunda düşüncesi bozulur; düşüncesi bozulduğunda duygusu; duygusu bozulduğunda davranışı. Bugün sosyal medya Türkiye’nin dili üzerinden yürüyen bir yıkım hattına dönüştü. Üstelik bu yıkım hattı tek bir kesimi değil, toplumun tamamını aynı anda vuruyor.
Herkesin Kaybettiği Bir Sınav
Sosyal medya bir imtihan oldu. Acı olan şu: Bu imtihanı kazanan hiçbir kesim yok. Herkes kendi penceresinden haklı olduğunu söylüyor; fakat ortaya çıkan netice ortada: toplumsal bir iflas. İnsan karşıtını eleştirme hakkını kullanırken farkına varmadan kendi insanlığını tüketiyor. Tartışma kültürünün yerini linç aldı; “Benim gibi düşünmüyorsan düşmansın” cümlesi sıradanlaştı. Birbirimizi ikna etmek, anlamak, ortak bir zemin kurmak için değil; yaralamak, susturmak, yok saymak için konuşuyoruz.
Bu hâl, karşı tarafı yalnız “yanlış” görmekle kalmıyor; onu “insan dışı” saymaya kadar varıyor. Ekranda bir avatar var diye karşımızdakini etten kemikten bir insan olarak algılamıyoruz. O kişinin evinde çocuğu olabileceğini, annesinin hastanede yatabileceğini, sabah işe gidip akşam yorgun dönebileceğini unutuyoruz. Bir tuşla hakaret ediyor, bir tuşla küçümsüyor; yetmiyor, meslek hayatını, itibarını, bazen bütün varlığını hedefe koyuyoruz. Hiç çekinmeden “vatan haini”, “davayı satan”, “ihanet eden” diye damgalıyoruz. Kelimeler çok hızlı, düşünce çok yavaş; bu yüzden kelime düşünceyi eziyor, öfke aklı rehin alıyor.
Bir gerçek var: İnsan, kendini en rahat hissettiği yerde sakladığını da fark etmeden açığa vurur. Sosyal medya tam da böyle bir zemine dönüştü; ekranda yalnız fikirler görünmedi, karakter de döküldü ortaya. Kim gerçekten sabırlı, kim merhametli; kimin adalet duygusu var, kimin ölçüsü; kimin dili temiz, kimin kalbi kararmış… Hepsi apaçık göründü. Sosyal medya bir vitrin değil, iç dünyanın dışarı taştığı bir imtihan alanı hâline geldi. Artık o imtihanda çoğumuz, kendi yüzümüzle değil; öfkemizin ve zaaflarımızın yüzüyle karşı karşıya kaldık.
Ortak Değerlerin Erimesi
Bugün en ürpertici yer tam da burası: Sosyal medya yalnız insanları değil, insanları bir arada tutan ortak değerleri de lime lime etti. Vatan, millet, bayrak, tarih, şehitlik, adalet, merhamet, aile, komşuluk… Bir zamanlar farklı yönlere bakan gözlerin aynı ufukta buluştuğu büyük sütunlardı bunlar. Anadolu’yu ayakta tutan görünmez harçtı; fırtına çıktığında sığınılan ortak çatıydı. Şimdi o çatı delik deşik, o sütunlar çatlak. Ve bu çatlaklar kendiliğinden oluşmadı; bilerek, isteyerek, alkış toplaya toplaya büyütüldü.
Artık değerler insanı birleştirmiyor; sanki cephane gibi kullanılıyor. Bir kavram, bir cümle, bir hatıra… hepsi karşı tarafa atılacak taşlara dönüştü. Değer dediğimiz şeyin koruyup büyütmesi gerekirken biz onu kavganın malzemesi yaptık.
Daha acısı şu: Ortak değerler tartışmanın değil, linç turnuvasının hedefi hâline geldi. Bayrak birleştirici bir sembolken sosyal medyada tarafların elinde birbirine savrulan bir silaha çevriliyor. Merhamet insanlığın son kalesiyken “karşı mahalleye merhamet etmek zayıflık” sayılıyor. Aile toplumun köküyken, kökün bile örselendiği bir dil iklimine sürüklendik. İnsanı yoran, gece uyutmayan şey de bu: değerler yıprandıkça insanın içi de yıpranıyor.
Oysa bu ülke farklılıklarıyla birlikte yaşayabildiği için ülkeydi. Aynı sokakta ayrı dünya görüşleri yaşar, aynı sofrada ayrı fikirler otururdu. Şimdi farklılıklar zenginlik olmaktan çıkarılıp birbirini yok etme gerekçesine çevrildi. İnsanlar birbirini yanlış bulmakla yetinmiyor; insan yerine koymamayı marifet sayıyor. Böyle bir yerde ortak değerler ayakta kalamaz. Çünkü değer dediğin şey, kavganın değil buluşmanın diliyle yaşar.
Bir toplum ortak değerlerini kaybettiğinde geriye yalnızca çıplak çıkar kavgası kalır. Şu an Türkiye sosyal medyada tam da bunu yaşıyor: kaba, acımasız, ölçüsüz bir çıkar kavgası. Herkes kendi mahallesini büyütmeye çalışıyor; ama mahalle büyürken ülke küçülüyor, kalpler daralıyor, umut eksiliyor.
Gençlik Bu Dalganın İçinde Yalnız ve Şaşkın
Bu gürültünün en çok yuttuğu kesim gençler. Çünkü gençler henüz kimlik inşa ediyor; kendi fikrini kurma çağında. Sosyal medya gençlerin önüne fikir değil öfke koyuyor, bilgi değil slogan koyuyor, sabır değil anlık reaksiyon koyuyor. Böyle bir iklimde yetişen genç düşünmeyi değil saldırmayı öğreniyor.
Daha yirmisine gelmemiş bir çocuk, bir öfke cümlesiyle arkadaşını yok sayıyor. Başka bir görüşe rastladığında “linç et” refleksiyle hareket ediyor. Normalde üniversitede, kahvede, sokakta karşılaşsalar belki selamlaşıp çay içecek iki genç, sosyal medyada birbirini boğazlıyor. Çünkü ekran karşılaşması gerçek insan karşılaşması değil. Ekran, insanın içindeki gölgeyi büyütüyor.
Gençlik bu ortamda ya sertleşiyor ya savruluyor ya da susuyor. Sertleşen genç toplumsal barışa zarar veriyor, savrulan genç umudunu kaybediyor, susan genç içine kapanıyor. Üçü de kayıp. Ülkenin geleceği bu gürültünün içinde yorgun ve yalnız kalıyor.
Entelektüelin Çöküşü
Sosyal medyanın bir başka yıkıcı sonucu entelektüel alanı çürütmesi oldu. Eskiden fikir insanı sözünü tartarak söylerdi. Bugün fikir insanı da hızın esiri. Hız derinliğin düşmanı. Derinlik kaybolunca cümleler hamlaşıyor, hamlaşan cümle öfkeye daha kolay dönüşüyor. Akademisyeninden yazarına, gazetecisinden sanatçısına kadar birçok kişi sosyal medyada sıradan bir troll diline savruluyor. Zihni güçlendirmesi gereken alan, kitle öfkesinin pazarı hâline geliyor.
Bir toplumda entelektüel kesim sükûnet üretemezse sokağın nabzı yükseldikçe yükselir. Bugün sosyal medya Türkiye’si soğutma sistemini kaybetmiş bir makine gibi çalışıyor: ısı artıyor, basınç yükseliyor, patlama ihtimali büyüyor.
Teknolojiyle İç İçe Olup Huzursuz Olmak
Bilişimin içinde olan biri olarak iki Twitter (X) hesabım var; birini 2008’de, diğerini 2009’da açmıştım. İsteseydim bu hesapları yıllarca çok aktif kullanır, görünürlük ve etki üretir, hatta sosyal medyada “güç” sayılan şeyi biriktirebilirdim. Ama yapamadım. Daha o günlerden içime bir his düştü: Bu mecra insanı olgunlaştıran bir yer olmayacak; insanı tüketen, dilini bozan, kalbini sertleştiren bir yere dönüşecek. İçimdeki o erken huzursuzluk boşuna değildi.
Teknolojiyi bilen, çağın dilini okuyan kişi bile bu alanın içinde kaldıkça içten içe yoruluyor. Çünkü mesele teknoloji değil; teknolojinin hangi niyetle kullanıldığı. İnsan teknolojiyle büyüyebilir; ama teknoloji insanın zayıflıklarını parlatmak için kullanıldığında sonuç felakete dönüyor. Sosyal medya insanın en ham duygularına mikrofon uzattı: öfkeye, kıskançlığa, kibre, aşağılama arzusuna… Sonra da bunları “ifade özgürlüğü” diye paketleyip önümüze koydu. Oysa özgürlüğün yanında sorumluluk yoksa özgürlük hürriyet değil; yıkımın başka bir adı oluyor. Bugün yaşadığımız tam da bu: söz serbest, vicdan rehin; ekran açık, kalp kapalı.
Bu yüzden Facebook’ta ve Instagram’da neredeyse sadece etkinliklerimin fotoğraflarını paylaşıyorum. Başka bir şey yazmak, hele yazı ve görüş paylaşmak içimden gelmiyor. Çünkü artık şunu biliyorum: Toplumun bir kısmı yazılanı anlamaya çalışmıyor; yazılana niyet okuyor. Cümlenin içinden işine geleni çekip alıyor, kalanını eğip büküyor; sonra da hiç olmadık bir yerden insana vuruyor. Hakikati anlatıyorsun; o hakikatin üstüne kendi öfkesini yapıştırıp sana geri fırlatıyor. Böyle olunca paylaşım bir iletişim olmaktan çıkıyor; hedefe konulma ihtimaline dönüşüyor.
Sosyal Medya Bir Ayna Değil, Büyüteç
Algoritma nefretle besleniyor. Çünkü onun ölçüsü hakikat değil etkileşim; vicdan değil hareket. Bir mevzuyu alıp olmadık yerlere taşıyor, bir cümleyi koparıp bambaşka niyetlere büründürüyor; ortalığı ayağa kaldırıyor, sonra da bunu platformun “başarısı” diye yazıyor hanesine. Ne kadar çok nefret, o kadar çok tıklama; ne kadar çok tıklama, o kadar çok kazanç… Böylece teknoloji insanın zayıf damarlarını bulup onları bir pazara çeviriyor.
Ama asıl soru şudur: Bu pazarda kendini kaybeden insana ne demeli? Algoritma soğuk bir makine; ne merhameti var ne utancı. Onun gözünde hakaret de iftira da linç de sadece trafik. Fakat insan öfkesini bir tuşa basıp savurduğunda yalnız karşısındakini yaralamıyor; kendini de eksiltiyor. Algoritma büyüyor, platform büyüyor; ama insan küçülüyor. Trajedi burada: Makine kendi tabiatını yapıyor, acı olan insanın kendi tabiatını terk etmesi.
İşin daha acayip tarafı var: Aynı görüşün insanları bile burada birbirini hunharca harcıyor. Dışarıda omuz omuza yürüyenler, ekranda birbirine taş yağdırıyor. Aynı davayı savunanlar, aynı kelimeleri kullananlar, aynı hayali kuranlar bile en küçük bir ayrımda birbirine düşman kesiliyor. Çünkü sosyal medya insanı hakikate değil tavrına mahkûm ediyor. Tavır sertleşince saflar bile parçalanıyor.
X’te, YouTube’da, Meta’da, Instagram’da, Ekşi Sözlük’te, Discord’da ve daha nice platformda… neler dönüyor neler. Hakaretler, üslupsuz sataşmalar, iftiralar, mahremiyet ihlalleri, incelikli ama yıkıcı itibarsızlaştırma kampanyaları… İnsanların siyasi duruşları, mesleki hayatları, akademik kariyerleri; hatta ailevi geçmişleri, sosyal çevreleri, eskiden kalma bir fotoğrafları bile bir anda hedefe konuluyor. Bir cümleyi yanlış anladın diye linç, bir fotoğrafı beğendin diye dışlanma, bir konuda sustun diye hain ilan edilme… İnsan bazen ekrana bakıp şu soruyu soruyor: “Biz bu kadar kötü müydük, yoksa kötü tarafımız artık bu kadar görünür hâle mi geldi?”
Sosyal medya insanın içindeki nefreti dışarı kusmasını kolaylaştırmakla kalmadı; bizi birbirimize kırdıran bir düzeneğe çevirdi. Karşı görüştekini harcarken aynı anda aynı görüştekini didikler olduk. Parmak sallayıp üstten konuşuyoruz, sonra da kirli çamaşırlarımızı yine oraya döküyoruz. Kardeşlik dediğimiz şey bir tweetin ömrü kadar bile sürmüyor. Birlik dediğimiz şey bir gündemin rüzgârına bağlı hale geliyor. Herkes birbirinin yargıcı, herkes birbirinin celladı.
Troller Bu Gürültünün Profesyonel İşçileri
Bu karanlık tabloda bir aktör daha var ki, çoğu zaman gözden kaçıyor: troller. Bunlar sıradan öfkeli kullanıcılar değil; gürültünün profesyonel işçileri. Kimi ideolojik, kimi çıkarcı, kimi sadece kaostan beslenen tipler… Ama hepsinin ortak bir amacı var: ateşi büyütmek.
Trolün işi hakikat aramak değil, hakikati boğmak. Bir cümleyi cımbızlamak, bir görüntüyü bağlamından koparmak, bir insanı en zayıf yerinden vurmak… Ve bunu yaparken vicdan da taşımamak. Çünkü trol dediğin kişi, yüzüne bakmadığı insanı kolay harcar. Ekranda yok ettiği şeyin bir aileye, bir işe, bir hayata nasıl döneceğini umursamaz.
Troller, toplumun damarlarına zehir taşır. Bir yalanı bin defa tekrar eder, sonra “herkes konuşuyor ya” diye gerçekmiş gibi dolaşıma sokar. Ölçüyü kaçırır, dili çirkinleştirir, gerilimi tırmandırır. Algoritma da onu ödüllendirir; çünkü trollük etkileşim demektir. Etkileşim artınca trol kendini güçlü sanır, platform büyüdükçe trol daha çok görünür olur. Sonunda şu olur: Gürültü organize hale gelir, toplum dağınık kalır.
Bu yüzden trolle mücadele bir “kavga” değil, bir bilinç meselesidir. Trolün yakıtı dikkattir. Dikkat kesilince söner. Ama biz çoğu zaman tam tersini yapıyoruz: Trolün oltasına koşarak atlıyor, sonra da “niye battık” diye hayıflanıyoruz. Oysa o oltalar, en çok da sabırsızlığımıza ve öfkemize atılıyor.
Çıkış Yolu: Dilin ve Kalbin İhyası
Peki ne olacak? Mesele büyük ama çözümsüz değil. Birinci mesele dilimizi temizlemek. Bu politikanın değil insanlığın görevi. Bir cümle kurmadan önce “bu cümle bir insanın kalbini kırar mı?” diye sormak devrim gibi bir şey. Çünkü alışkanlık tersine döndü; insan artık “nasıl daha çok yakarım” diye yazıyor. Dil ıslah edilmeden toplum ıslah olmuyor.
İkinci mesele sosyal medya okuryazarlığı. Gençlere ekranın nasıl bir oyun kurduğunu öğretmek şart. Algoritma nasıl çalışır, manipülasyon nasıl yapılır, bilgi nasıl test edilir, öfke nasıl kışkırtılır… Bunlar bugün matematik kadar hayati. Çünkü gençler zihnini korumadan büyüyor.
Üçüncü mesele yüz yüze teması yeniden kıymetli hale getirmek. Ekran üzerinden birbirini boğan insanlar aynı masaya oturduğunda çoğu zaman yumuşuyor. Çünkü insan insanla göz göze gelince insanlığını hatırlıyor. Bu ülkenin en büyük ihtiyacı birbirini yeniden insan olarak görmek.
Dördüncü mesele ortak değerleri yeniden inşa etmek. Vatanı, bayrağı, dini, tarihi, adaleti bir kesimin tekelinden çıkarıp milletin ortak paydası yapmak zorundayız. Bunlar kavga alanı değil, buluşma alanı. Bulunduğumuz yer burası.
Son Söz
Türkiye sosyal medyada kavga ediyor ama kavga ettiği şey aslında kendisi. Bir taraf diğerine saldırırken ülkenin dokusu yırtılıyor. O yırtık büyüdükçe hepimiz üşüyoruz. Bugün sosyal medya ile imtihandaki en büyük kayıp bir fikri kaybetmek değil; bir insanı kaybetmek. Çünkü her hakaret, her aşağılama, her linç bize ait bir parçayı koparıyor.
Aynı toprağın, aynı vatanın, aynı tarihin insanlarıyız. Sosyal medyada birbirimizi boğazlamak yerine birbirimizi ayağa kaldırmak zorundayız. Dilimizi arındırmadan, kalbimizi onarmadan teknoloji bizi büyütmez; bizi öğütür. Şu an öğütülme çağındayız. Bu çağdan çıkmanın yolu insanı merkeze yeniden koymak.
Bunu yaparsak sosyal medya bir felaket alanı olmaktan çıkar, bir medeniyet aracına döner. Yapmazsak gürültü büyür, toplum küçülür. Ve bir gün herkes yalnız bir ekrana bakar; ekranda kendi öfkesinden başka bir şey görmez.
Saygılarımla
Taşkın Koçak
