Türk Milliyetçiliğinin Töresi

Türk milliyetçiliği, kuru bir slogan, rastgele söylenmiş birkaç cümle, günlük tartışmaların içinde tüketilen bir kimlik değildir. Türk milliyetçiliği; asırlardır acıdan, zaferden, göçten, devletten ve dualardan süzülüp gelen köklü bir törenin adıdır. Bu töre, sadece bir duygu değil; Allah’a, tarihe, vatana ve emanete karşı verilmiş çok özel bir sözün adıdır.

Bu töre; oba ateşlerinin başından, otağların gölgesinden kalkıp Selçuk Bey’e uzanır. Oradan, devleti sırtında taşıdığı için “Rükneddin” unvanını alan Tuğrul Bey’e geçer. Tuğrul’dan, Malazgirt ovasında:

“Bugün burada ölecek çok kişi var ama cennete gidecek çok yiğit de var.”

diyerek ordusunu şehadete çağıran Sultan Alparslan’a ulaşır. Onun ardından, Haçlı ordularının karşısına bir kaya gibi dikilen, İslâm diyarını Haçlı seline karşı göğsüyle siper eden Kılıç Arslan çıkar.

Bu hat, Kılıç Arslan’ın direnişinden sonra Alaaddin Keykubat’a; gönülleri dirilten Şeyh Edebali’nin duasına; çınar rüyasını cihan devletine çeviren Osman Gazi’ye; ardından Orhan Gazi’ye, I. Murad’a, Yıldırım Bayezid’e; İstanbul’u fethederek sadece bir başkent değil, yeni bir çağın adalet ufkunu açan Fatih Sultan Mehmet’e; hilali daha da yükseğe taşıyan Yavuz Sultan Selim’e; kanunlarıyla Türk devlet anlayışını “adalet” kelimesiyle mühürleyen Kanuni Sultan Süleyman’a, devletin en zor yüzyılında imanını ve mevcudiyetini muhafaza etmeye çalışan Sultan II. Abdülhamid Han’a ve nihayet işgale karşı milletin başına geçen Gazi Mustafa Kemal’e kadar uzanır.

İşte bu kutlu silsile, Anadolu’yu sadece bir coğrafya değil, kıyamete kadar namus bilen; bu topraklar için şehit ve gazi vermeyi şeref sayan; en mühimi de İslâm’ın bayraktarlığına seçilmiş bir millet olmanın ağır yükünü omzunda taşıyanların silsilesidir.

Bu yürüyüşte milliyetçilik;

Sadece “Türk kalsın” kaygısı değil,

Aynı zamanda “Türk adam gibi dursun, aleme nizam olsun” anlayışıdır.

Orta Asya’dan çıkan o hareketin derdi sadece kan bağı değildi; imanla, ahlakla, adaletle yoğrulmuş bir varoluştu. Türk milliyetçiliğinin töresi işte buradan doğdu.

*Bütün bu süreçte Türk milliyetçiliğinin töresi dört ana sütun üzerinde yükseldi:*

1. İlahî kelâmullahın bayraktarlığı:

Kur’an’ın adını, hilalin gölgesinde göklere taşımayı; ezanı susturmamayı, secdeyi sıradan bir hareket değil, hayatın merkezine konulmuş bir sözleşme bilmek. Bu milleti sadece bir kavim değil, İslâm sancağının taşıyıcısı olarak görmek.

2. Vatanın müdafaası:

Toprağı yalnızca arazi değil, şehit kanıyla mühürlü emanet bilmek; sınır çizgilerini haritadan değil, kalpten okumak. Anadolu’yu kıyamete kadar namus bilip, gerektiğinde canla, kanla savunmayı şeref saymak.

3. *Devletin izzetinin korunması:*

Devleti kuru bir bina, soğuk bir mekanizma değil; mazlumun son sığınağı, adaletin son kapısı görmek ve o kapının itibarını canından aziz bilmek. Devletin şerefini kendi şahsî gururunun üstünde tutmak.

4. Adalet ve ahlakla hükmetme sorumluluğu:

Gücü eline geçtiğinde zulme değil Hakk’a yaslanmak; “Ben yaptım oldu.” demek yerine, “Allah katında bunun hesabını nasıl veririm?” diye titremek. Kanunu kalemle değil, vicdanla da yazmak; ahlakı süs değil, ölçü kabul etmek.

Dolayısıyla Türk milliyetçisi olmak, “Ben Türk’üm.” demekten ibaret olmadı;

*“Ben bu törenin, bu vatanın ve bu ilahî emanetin yükünü taşıyorum.”* demek oldu.

Türk Milliyetçisi: Sınırda Aslan, Köyünde Sade Bir Vatandaş

Türk milliyetçiliğinin töresini canlı ve gerçek kılan en önemli özellik, cephedeki ruh ile gündelik hayattaki duruşun birbiriyle çelişmemesidir.

Türk milliyetçileri, bugün hâlâ sınır hattında, karakollarda, üs bölgelerinde, dağ başlarında, operasyon sahalarında mücadele hâlinde yaşıyor:

• Ovada pusu atarken,

• Sınırın sıfır noktasında nöbet tutarken,

• Gece görüşüyle karanlığı tararken,

• Soğukta, sıcakta, yağmurda, karda beklerken…

Buralarda Türk milliyetçisi aslan gibidir:

• Geri adım beklenmez ondan,

• “Önce ben gideyim.” der,

• “Önce ben vurulayım, arkadakilere bir şey olmasın.” diye düşünür.

Ama aynı yiğit, memleketine döndüğü gün;

• Kars’ın bir köyüne,

• Konya’nın bir kasabasına,

• Ordu’nun bir mahallesine,

• Adana’nın bir ilçesine,

• Trabzon’un merkezine döndüğünde,

oraya “kahraman kibri” edasıyla değil, sade bir vatandaş ve Allah’a kul olarak girer.

Köyünde, ilçesinde, mahallesinde:

• Komşusuna selamı eksik etmez,

• Muhtarına, imamına, öğretmenine hürmet eder,

• Mahallenin gencine abilik yapar,

• Büyüklerin elini öper, küçüğün başını okşar,

• Sokakta kavga büyümesin diye araya girer, körüklemez.

Kahvede çayını herkes gibi içer, camide safın neresine düşerse orada durur. Üzerinde üniformanın, omzunda rütbenin, dilinde sloganın değil; *törenin ve kulluk bilincinin ağırlığı* vardır.

Tarihte yeniçerinin yaptığı menfi hatayı yapamaz. Kendi ikbalini devletin bekasının önüne koymayı töre kabul etmez. Türk milliyetçisi, başındaki devlet hilalin devleti oldukça, o başa gönülden ve koşulsuz bağlıdır.

Elbette bilir ki insan şaşar, idare hata eder; ama hilalin gölgesinde duran, ezanı susturmayan, adaleti bütünüyle terk etmemiş bir devlete karşı duruşu her zaman hürmetkârdır.

Ne var ki gün gelir de birileri çıkar, hilale operasyon çekmeye kalkar; milleti kökünden koparıp bu toprakları kimliksiz bırakmak isterse, işte o zaman Türk milliyetçisinin gönlünde o “baş” devlet olmaktan çıkar. O anda atasının sözü hatırına gelir:

“Devlet başa, kuzgun leşe.”

Yani devlet, hilalin, adaletin ve milletin başı olmaktan uzaklaşırsa; Türk milliyetçisi için artık korunacak olan makam değil, *hilalin kendisidir.* O, makamların değil, davanın adamıdır; töresi de bunu emreder.

Türk milliyetçiliğinin töresi ona şunu fısıldar:

“Sınırda ve cephede öne atıl, orada aslan ol; ama memleketine döndüğünde, ilçende, köyünde, mahallende mütevazı bir kul ol. Vatan için öne çık, gurur ve kibir için değil.”

Bu yüzden gerçek Türk milliyetçisi, gündelik hayatta kendini dayatmaz;

yüksek sesle kimliğini ilan etmek zorunda hissetmez;

duruşuyla kendini belli eder.

Devletine Saygılı ve Mülkî Amirini Zora Sokmayan Milliyetçi

Töreyi diri tutan en önemli noktalardan biri şudur:

Türk milliyetçisi, devletini ve mülkî amirini zora sokmaz.

İlde vali, ilçede kaymakam, köyde muhtar, karakolda amir, adliyede savcı ve hâkim, hastanede başhekim, okulda müdür… Bunların her biri bulundukları yerde devleti temsil ederler. Elbette insan olmaları sebebiyle hata da yapabilirler; ama töre, Türk milliyetçisine bir “ölçü” verir:

• Hakkını ara ama devleti aşağılamaya çalışan bir dil kullanma.

• Yanlışa itiraz et ama devletin itibarını heder etme.

• Şikâyetçi ol ama mülkî amiri köşeye sıkıştırıp, devletin onurunu kırma.

Çünkü Türk milliyetçisi bilir ki:

“Devlet kapısı, bizim kapımızdır. O kapının onuru zedelenirse, vatanın itibarı zedelenir.”

Bu yüzden Türk milliyetçisi;

• Valiye,

• Kaymakama,

• Emniyet müdürüne,

• Hâkime,

• Savcıya

karşı üslubunu bozmaz; kaba, tehditkâr, aşağılayıcı bir dile tenezzül etmez.

Hatası olanın karşısına delille, belgeyle, hukukla çıkar;

diliyle değil, *töresiyle* konuşur.

Üstelik Türk milliyetçisi, devlet dairesinde işini takip ederken de töresinin adabını unutmaz:

• Ayrıcalık istemez,

• Memura sahip çıkar, ona “öteki” gibi bakmaz,

• Sıraya riayet eder, “Benim işim önce.” diyerek serzenişte bulunmaz,

• “Devlet malı”nı hoyratça kullanmaz; tek bir sandalye, tek bir masa bile olsa emanete gözü gibi bakar,

• Evrağını takip eder ama sistemi kilitlemez; işi olsun diye sistemi zora sokmaz.

Çünkü töre ona şunu öğretmiştir:

“Devlete yük olma, yük alan ol. Sen devletini seviyorsan, devletinin işini zorlaştırmazsın.”

Türk Milliyetçisi: “Faşist” Değil, Dava Ehlidir

Bugünün dünyasında sık sık yapılan bir hata var: Türk milliyetçiliğini, dar anlamda bir ırkçılıkla yan yana koymak. Oysa tarih ve töre bunu reddeder.

Türk milliyetçisi;

• Kendi milletini sever,

• Kendi bayrağının dalgalanmasından gurur duyar,

• Türk’ün varlığını, dilini, kültürünü, devletini korumayı hayatının temel hedeflerinden biri sayar.

Ama bütün bunları yaparken:

• Başkasına hakaret ederek,

• Farklı milletleri aşağılayarak,

• Irk üzerinden üstünlük taslayarak yürümez.

Orta Asya’dan çıkan, İslâm’la yoğrulan Türk yolunun derdi;

• Sadece “Türk kalsın.” değildi,

“Türk, adaletle dursun ki, mazlum nefes alsın.” derdiydi.

Selçuklu da, Osmanlı da, Türk devlet aklı da;

• Gayrimüslime hukuk tanıdı,

• Diğer dillere, kültürlere hayat hakkı sundu,

• Kendi idaresi altındakileri köleleştirmeyi değil, düzeni sağlama sorumluluğuna nail oldu; baş olmanın ve seçilmişliğin hakkını verdi.

Burada bir hakikat daha var:

Hilal, sadece bir sembol değildir; İslâm’ı temsil eden işarettir.

Geçmişte Avrupa’da ve dünyada, Müslüman denince çoğu zaman “Türk” ismiyle anılan bir tarih gerçeği vardır. Asırlar boyunca:

• İslâm’ın surlarında Türk askerinin nöbeti,

• Hilalin gölgesinde Türk’ün adaleti

ümmetin hafızasına kazınmıştır.

Bu yüzden Türk milliyetçisi, sadece kendi milletinin değil, aynı zamanda ümmetin nabzıdır.

Hilal, onun baş tacıdır:

• Hilali savunmak,

• Hilalin altında dimdik durmak,

Türk milliyetçisi için sadece bir “siyasi tercih” değil; *İslâm’a ve ümmete sadakat borcudur.*

Türk milliyetçiliğinin töresi bu sebeple diyor ki:

“Türk milliyetçisi faşist değil, dava ehlidir. Dava, sadece kan bağı değil; hilalin gölgesinde ahlak ve adalet tesis etme sorumluluğudur.”

Bu yüzden Türk milliyetçisi;

• Mezhepçilik yapmaz,

• Irkçılık yapmaz,

• İnsanlara “bizden” ve “onlardan” diye adaletsiz davranmaz.

Onun birinci sorusu şudur:

“Bu kişi Türk mü?” değil,

“Bu kişi haklı mı, haksız mı?”dır.

Töre, onu hak merkezine çeker; hilalin gölgesinde hem milletine hem ümmete karşı sorumluluk duyan, nefsi için değil, davası için yürüyen bir insan kılar.

*Vatan Savunması: Sadece Savaşta Değil, Hayatın Tam Ortasında*

Türk milliyetçiliğini sadece cephe fotoğraflarına, sadece savaş sahnelerine sıkıştırmak büyük bir eksikliktir.

Elbette;

• Sarıkamış’ta,

• Çanakkale’de,

• Sakarya’da,

• Dumlupınar’da,

• Kıbrıs’ta,

• 12 Eylül öncesinin kanlı ve karanlık sokaklarında vatan ve mukaddesat için,

• 15 Temmuz gecesinde meydanlardaki mücadelede

yer gök bir olmuş, milliyetçiliğin en çarpıcı fotoğrafları çekilmiştir.

Ama vatan savunması, sadece merminin konuştuğu yerde olmaz.

Türk milliyetçisinin töresi, vatan savunmasını hayatın her alanına yayar:

• Öğretmense sınıfta, gelecek nesilleri yetiştirirken vatanı savunur.

• Doktorsa hastanede, gece nöbetinde can kurtarırken vatanı savunur.

• Mühendisse yaptığı köprünün, binanın, cihazın hesabını sağlam yaparken vatanı savunur.

• Esnafsa terazisini doğru tutarak, kimseyi aldatmayarak vatanı savunur.

• Çiftçiyse tarlasına, toprağına sahip çıkarak, üretimi sürdürerek vatanı savunur.

• Memursa evrakı adil bir şekilde yürütür, rüşvetten nefret eder; böylece vatanı savunur.

Çünkü vatan, sadece sınır çizgilerinden ibaret değildir. Vatan;

• Ahlakın,

• Adaletin,

• Çalışkanlığın,

• Başarının,

• Kul hakkına hassasiyetin

birleştiği büyük bir bütündür.

Türk milliyetçisinin töresi, ona şunu hatırlatır:

“Sen günlük hayatta da nöbettesin. Nöbetin sadece sınırda değil; evde, işte, okulda, yolda, trafikte, pazarda da sürüyor.”

Böylece vatan savunması, sadece “bir gün ölmek” değil,

her gün adam gibi yaşamak hâline gelir.

Töre ve Milliyetçilik, Kirli Yapıların Maskesi Değildir

Zaman zaman görüyoruz: Bazı karanlık yapılar, mafyavari örgütlenmeler, çıkar şebekeleri, kendilerini “milliyetçi” etiketiyle pazarlamaya çalışıyor.

Türk milliyetçiliğinin töresi buna açıkça karşı çıkar:

• Uyuşturucuya bulaşmış yapı, milliyetçi olamaz.

• Tefecilik yapıp hak gasp eden, milliyetçi olamaz.

• Fuhuşla, insan ticaretiyle, kara parayla beslenen çete, milliyetçi olamaz.

• Yolsuzlukla, rüşvetle, kamu malını yağmalayarak işini büyüten kimse, milliyetçi olamaz.

Ne kadar slogan atarsa atsın, ne kadar bayrak açarsa açsın, ne kadar “vatan, millet” derse desin; töre ona tek bir cümle söyler:

“Sen bu davanın adamı değilsin.”

Türk milliyetçisi;

• Helal kazancı savunur,

• Haksızlığa ve zulme karşı durur,

• Aile kurumunun savunucusudur,

• Zayıfı, yetimi, mağduru korur,

• Kadına şiddete, çocuğa istismara, her türlü ahlaksızlığa karşı net durur,

• Kul hakkından titizlikle sakınır, kimsenin lokmasına göz dikmez,

• Rüşveti, torpili, adam kayırmayı ihanet sayar,

• Emek verene saygı duyar, işçisini, çalışanını hakkıyla gözetir,

• Komşusunun derdini kendi derdi bilir, kapısını ve sofrasını kapatmaz.

Çünkü bilir ki:

“Bir toplumun ahlakı çökerse, sınırları sağlam kalsa da vatan içeriden yıkılır.”

Bu yüzden Türk milliyetçisi için milliyetçilik,

kirli yapıların maskesi değil, törenin ve adaletin adıdır.

*Milliyetçiliğin Duygusal Onarımı: Kırgın Gönüllere Sesleniş*

Bugün “milliyetçilik” kelimesine kırgın, hatta alerjik hâle gelmiş insanlar var:

• Kimisi, milliyetçileri tanımadan bazı kaba ve kırıcı insanları “milliyetçi” diye bildiği için,

• Kimisi, ideolojik sebeplerle bu kavrama tepki duyduğu için,

• Kimisi de milliyetçilik iddiasıyla ortaya çıkıp haksızlık yapanları gördüğü için incinmiş durumda.

Türk milliyetçiliğinin töresi, bu kırgın gönüllere şunu anlatmalıdır:

• Sahte doktor çıktı diye “tıp” kavramını çöpe atmıyoruz.

• Rüşvetçi hâkim var diye “adalet” kavramını inkâr etmiyoruz.

• Kötü öğretmen gördük diye “eğitim”i reddetmiyoruz.

O hâlde;

• Yanlış milliyetçi tipiyle karşılaştık diye milliyetçiliği,

• Milliyetçiliği bir kılıf olarak kullanan kaba, öfkeli, nefret dolu insanlarla tanıştık diye Türk milliyetçiliğinin töresini

görmezden gelemeyiz.

Duygusal onarım, kelimeyi kirletenlerden değil, kelimenin özünden yana tavır almakla başlar.

Türk milliyetçiliğinin töresi, kalbi kırık olana şunu söyler:

“Seni incitenler bu davayı temsil etmiyordu. Onlar töreyi bilmeden konuşanlardı. Gel, kelimeyi aslına iade edelim.”

Bu çağrı, sadece bir fikir çağrısı değil;

aynı zamanda insanın içindeki adalet duygusuna yapılan bir çağrıdır.

*Sonuç: Türk Milliyetçiliğinin Töresi, Vatanın Sessiz Kalesidir*

Türk milliyetçisi;

• Sınırda, cephede aslan gibi öne atılan,

• Görevinde en önde koşan,

• Ama memleketinde, ilçesinde, köyünde sade bir vatandaş ve kul gibi yaşayan insandır.

Türk milliyetçisi;

• Devletine bağlı,

• Ayrıcalıklı değil,

• Mülkî amirine saygılı,

• Devletin yükünü artırmayan, tam tersine hafifleten,

• Hukuka sarılan,

• Ahlaka tutunan kişidir.

Türk milliyetçisi;

• Faşist değil, dava ehlidir.

• Irkçı değil, adalet sevdalısıdır.

• Sadece kimlik beyan etmez; her gün attığı adımla, yaptığı işle, verdiği kararlarla

“Ben bu davanın eriyim.” der.

Aslında en önemlisi:

Türk milliyetçiliğinin töresi,

yüksek sesle bağırmaz;

sessiz ama kararlı bir duruşla vatanın kalesi olur.

İşte bu yüzden;

Türk milliyetçisi,

devletini zora sokan değil,

devletine dayanak olan;

sınırda öne atılan,

köyünde mütevazı duran;

vatan için canını veren,

her gün karakterini ortaya koyandır.

*Türk milliyetçiliğinin töresi budur;*

o her zaman ilkeli olarak “önce vatan” der.

Davanın bütün şehitlerini ve gazilerini rahmetle, minnetle ve selamla anıyorum.

Saygılarımla

Taşkın Koçak

www.taskinkocak.com

*Not:* Bu yazı, herhangi bir siyasi oluşum, kurum, kuruluş veya şahıslara yönelik olarak değil; genel bir çerçevede, ilkesel bir değerlendirme olarak kaleme alınmıştır.

Sürç-i lisan ettiysek af ola.

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir