Dünya yeni bir döneme girmiş durumda. Küresel ekonomik kriz tam anlamıyla atlatılmamışken, büyük güçler arasındaki rekabet giderek sertleşiyor. Teknoloji, ticaret, finans ve güvenlik başlıkları artık birbirinden ayrı değil; hepsi aynı anda masada. Böyle bir tabloda İslam dünyası için şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Bu şartlar altında gelecek planı yapmak mümkün mü?
Ben bu soruya net cevap veriyorum: Evet, mümkündür. Hatta plan yapmamak daha büyük risk. Çünkü bugün dünya “plan yapanların” dünyası. Büyük güçler, şirketler, bloklar… Herkes geleceği bir şekilde kurguluyor. İslam dünyası “bu şartlarda plan yapılmaz” derse, aslında farkında olmadan şunu demiş olur: Başkalarının planında figüran olmayı kabul ediyorum. O yüzden plan yapılır; ama bu planın dili duygu değil akıl, slogan değil strateji, tepki değil süreç olmak zorunda.
Buradaki kritik nokta şudur: Mesele sadece “haklı olmak” değil; haklı olduğun davayı sürdürülebilir, maliyeti hesaplanmış ve sonuç üreten bir çizgide taşıyabilmektir.
Dünya Hâlâ Tek Kutuplu Düzenin Çerçevesinde
Günümüzde “çok-kutupluluk”, “yeni soğuk savaş” ve “bloklaşma” gibi kavramlar sıkça konuşuluyor; ancak bu tartışmaların arka planında hâlâ güçlü bir gerçek var: ABD eksenli düzen, bütün itirazlara rağmen, ayakları yere basan bir şekilde varlığını sürdürüyor. Elbette ABD kendi içinde zaman zaman siyasi ve toplumsal gerilimler yaşıyor; buna karşılık Avrupa dalgalı, Çin iddialı, Rusya ise ABD’ye meydan okuyan bir dil kullanıyor. Fakat bütün bunlara rağmen uluslararası sistemin ana çerçevesi hâlâ büyük ölçüde Washington merkezli işliyor.
Burada “tek kutupluluk” derken kastım ABD’nin dünyayı tamamen kontrol etmesi değil; oyunun kurallarını koyma ve çerçeveyi belirleme gücünün hâlâ büyük ölçüde ABD’de olmasıdır. Uluslararası finans sistemi, küresel ticaretin ana damarları, teknoloji standartları ve küresel güvenlik düzeni, hâlâ büyük oranda ABD’nin belirlediği sınırlar içinde hareket ediyor. Bu gerçek kabul edilmeden yapılacak her analiz eksik kalmaya mahkûmdur. İslam dünyasının da ilk yapması gereken şey budur: Duygusal tepkilerden önce gerçekliği teslim almak.
Aynı Anda Üç Cephede Bir Mücadele
Bugünün dünyası tek boyutlu değil. Aynı anda üç cephede mücadele yürütülüyor:
Birincisi teknoloji savaşı: Çip üretimi, yapay zekâ, savunma sanayii, veri ve siber güvenlik… Bu alanda geride kalan ülkeler sadece ekonomik olarak değil, siyasi olarak da bağımlı hale geliyor.
İkincisi ticaret ve tedarik savaşı: Gümrükler, yaptırımlar, ambargolar, enerji hatları ve lojistik ağlar artık sadece ekonomik araçlar değil; doğrudan siyasi baskı enstrümanları.
Üçüncüsü algı ve etki savaşı: Medya, uluslararası hukuk, lobi faaliyetleri, diaspora, kurumlar… Haklı olmak yetmiyor; haklılığını dünyaya anlatmak ve onu politik sonuçlara çevirmek gerekiyor.
İslam dünyasının temel sorunu tam burada düğümleniyor: Bu üç cepheyi aynı anda doğru okuyup yönetebilecek kurumsal kapasite ve yetkinliğe sahip İslam ülkelerinin sayısı ne yazık ki son derece sınırlıdır; hatta bazı alanlarda neredeyse yok denecek kadar azdır.
Cesaret Şart; Ama Akıl Olmadan Cesaret Bedel Üretir
İslam dünyasında sık yapılan bir hata var: Cesaret ile kontrolsüz meydan okuma birbirine karıştırılıyor. Oysa cesaret; hakkı savunmak, adaleti dile getirmek ve gerektiğinde risk almak demektir. Kontrolsüz meydan okuma ise çoğu zaman bedeli halka ödetilen, sonuçsuz ama yıpratıcı bir tavra dönüşür.
Böyle bir dünyada İslam ülkelerinin yapacağı en büyük yanlış, duyguyla hareket edip güç dengesini doğru okumadan pozisyon almaktır. Yakın geçmişte Irak’ta, Libya’da ve Mısır’da yaşananlar bu gerçeği acı şekilde gösterdi. 2025 yılında İsrail ve ABD tarafından İran’ı hedef alan saldırı dalgası da aynı dersi tekrarı: Güç dengesi okunmadan atılan her adım, dış müdahaleye açık kapı bırakır; cesareti yönetecek akıl yoksa bedel ağırlaşır.
Uluslararası ilişkilerde her zaman “bir verip iki almak” mümkün olmayabilir; ama bazı dönemlerde “bir verip bir almak” bile başarı sayılır. Çünkü asıl mesele, masadan düşmemek, oyunun içinde kalmak ve bir sonraki adım için alan açabilmektir. Strateji bazen tam da budur: Az ama sürekli kazanım.
Yekpare Bir İslam Dünyası Gerçekçi mi? Direnç Nasıl İnşa Edilir?
İslam dünyası tek parça, yekpare bir şekilde hareket edebilir mi? Açık konuşayım: Kısa vadede bu oldukça zor. Çünkü her ülkenin iç dengesi farklı; rejimi, güvenlik algısı, ekonomik kırılganlığı, dış bağlantıları ve hatta toplum içindeki “asabiyet” damarları birbirinden ayrışıyor. Mezhep, cemaat ve etnik fay hatları da bu tabloyu daha karmaşık hale getiriyor. Dolayısıyla “tam anlamıyla siyasal birlik” fikri iyi niyetli bir ideal olsa da, bugünün şartlarında kolay bir hedef değil.
Ama bu, “hiçbir şey yapılamaz” demek de değil. Bana göre gerçekçi ve yapılabilir hedef şudur: Tam birlik değil, asgari müştereklerde koordinasyon. Yani kriz anlarında birbirini yalnız bırakmayan, birbirinin ayağına basmayan; en azından ortak refleks üretebilen, ortak dil kurabilen bir hat. Bu bile İslam dünyasını bugünkünden çok daha dirençli ve daha az savrulan bir konuma taşır.
Burada “direnç” kavramını da doğru anlamak gerekir. Direnç sadece askerî güç değildir; sadece sert konuşmak, hamasi söylemler kurmak ya da güç gösterisi yapmak da değildir. Bugün oyunu kazandıran şeylerin önemli bir kısmı “saha” kadar “masa” tarafında şekilleniyor. Asıl direnç;
- ekonomiyle (üretim kapasitesi, ticaret ağları, finansal dayanıklılık),
- kurumlarla (devlet aklı, istikrar, hukuk, bürokrasi ve yönetim kapasitesi),
- teknoloji ve insan kaynağıyla (eğitim, nitelikli iş gücü, Ar-Ge),
- diplomasi ve iletişimle (algı yönetimi, medya, lobi, diaspora ve kamu diplomasisi)
inşa edilir. Kısacası, güçlü duruş sadece bağırmakla değil; sürdürülebilir kapasite üretmekle mümkün olur.
Suriye: Para Gerekli, Ama Tek Başına Yetmez
Bugünün dünyasında direnç sadece askerî güçle sağlanmaz; asıl direnç kurumlar, ekonomi, teknoloji ve insan kaynağı üzerinden inşa edilir. Bu noktada sıkça sorulan soru şudur: “Ekonomik kriz ortamında, Arap Müslümanların sermayesi Suriye gibi ülkelerin yeniden inşası için yeterli olur mu?”
Cevap net: Para gereklidir ama asla yeterli değildir. Güven ortamı yoksa para kaçar. Kurum yoksa para israf olur. İstikrar yoksa yatırım çürür. Kalıcı kalkınma için devlet kapasitesi, hukuk, şeffaflık ve liyakat şarttır.
Suriye örneği bize şunu gösteriyor: Yeniden inşa sadece beton dökmek değildir. Bölgesel bir ekonomik yapı kurulmadan kalıcı başarı sağlanamaz. Körfez sermayesi finansman sağlayabilir; ancak üretim, altyapı, lojistik ve insan kaynağı olmadan bu sermaye kalıcı sonuç üretmez.
Bu noktada Türkiye’nin rolü önemlidir. Türkiye–Suriye hattının güvenlik, ticaret ve lojistik ekseninde doğru kurulması, sadece Suriye’ye değil tüm bölgeye kazandırır. Finansman Körfez’den, üretim ve altyapı Türkiye’den, emek ve yerel kapasite Suriye’den sağlandığında daha sürdürülebilir bir model ortaya çıkar. Bu “iş bölümü” yapılmadıkça, iyi niyetli para akışları bile sahada beklenen kurumsal toparlanmayı üretmeyebilir.
Filistin Meselesi: Duygu Güçlü, Strateji Uzun Soluklu Olmalı
Filistin meselesi, İslam dünyasının vicdanıdır; bu yüzden de burada yapılan her hata başka alanlara göre daha pahalıya mal olur. Çünkü Filistin’de sadece siyaset konuşulmuyor; inanç, adalet duygusu, tarih ve kimlik aynı anda devreye giriyor. Bu da refleksleri hızlandırıyor: Duygu çok güçlü, öfke anlaşılır, hassasiyet son derece haklı. Fakat tam da bu nedenle strateji çoğu zaman “tek hamleye” sıkışıyor; anlık çıkışlar yapılıyor, büyük cümleler kuruluyor ama birkaç hafta sonra sahada değişen bir şey olmuyor. Oysa bu mesele kısa bir sprint değil; sabır, süreklilik ve disiplin isteyen uzun bir maratondur.
Bugün sahadaki denklemi belirleyen başat aktörlerden biri—çoğu zaman da en etkilisi—ABD’dir. Bu gerçeği yok sayarak politika üretmek, iyi niyetli ama sonuçsuz bir tekrar döngüsüne girmektir. Dolayısıyla yapılması gereken şey, tepkisel çıkışlara sıkışmadan ABD’nin belirleyiciliğini hesaba katan ve İsrail’in “sınırsızlık” alanını daraltan uzun soluklu bir etki ve baskı mekanizması kurmaktır. Bu mekanizma bir sloganla değil, bir “ekosistem” gibi çalışmalıdır: farklı araçlar aynı hedefe doğru senkronize biçimde işlemelidir.
Bu hattın ayağı şunlarla güçlenir:
- Diplomasiyle: Kapalı kapılar ardında yürütülen temaslarla, kriz yönetimiyle, doğru ittifaklarla ve süreklilikle.
- Hukukla: Uluslararası hukuk zeminini işletmekle, dosya ve delil üretmekle, kurumlar üzerinden baskı kurmakla.
- Medya ve kamu diplomasisiyle: Algıyı yönetmekle, haklılığı doğru anlatmakla, dünyanın vicdanını diri tutmakla.
- Diaspora ve lobiyle: Özellikle Batı’da karar alıcıları etkileyen kanalları güçlendirmekle, uzun vadeli bir savunuculuk dili kurmakla.
- Ekonomik araçlarla: Ticaret, finans, tedarik zinciri baskısı, yaptırım ve boykot gibi yöntemleri stratejik ve hedef odaklı kullanmakla.
- Gerektiğinde askerî caydırıcılık / güvenlik kapasitesiyle: Doğrudan savaş mantığıyla değil; dengeyi koruyan, maliyeti yükselten ve “ne olursa olsun yaparım” duygusunu kıran bir güvenlik unsuru olarak.
Burada altını çizmek gerekiyor: “İsrail’i bir hamlede bertaraf edelim” gibi hedefler kısa ve orta vadede gerçekçi durmuyor. Ama bu, hiçbir şey yapılamaz demek değildir. Tam tersine, gerçekçi hedefler nettir: İsrail’in hareket alanını daraltmak, maliyetini artırmak, uluslararası meşruiyet alanını daraltmak ve Filistin’in nefes alanını genişletmek mümkündür. Akılcı mücadele budur: ilkeyi kaybetmeden, uzun vadeli ve sonuç üreten bir çizgi kurmak.
Ümmet Adına Tek Başına Karar Almanın Riski
Bu dönemin en tehlikeli eğilimlerinden biri de “ümmet adına” tek başına karar alma refleksidir. Bir ülke ya da grup aldığı kararın bedelini sadece kendisi ödemez; bedel bütün bölgeye yayılır. Üstelik “arkamda Rusya var” ya da “Çin destek olur” beklentileri çoğu zaman boşa çıkar. Büyük güçler çıkarına bakar; kimse kimseye bedelsiz destek vermez.
Bu yüzden İslam dünyasının bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey; daha az fevri çıkış, daha çok ortak akıl; daha az duygu, daha çok analizdir.
Türkiye’nin Konumu ve Dersler
Türkiye’nin son yıllarda dış politikada izlediği çizgi kusursuz değildir. Ancak önemli bir farkı vardır: Sadece itiraz eden değil, aynı zamanda çözüm masası kurmaya çalışan bir aktör olmaya çalışmaktadır. Bu, Türkiye’yi bölgede yok sayılması zor bir ülke haline getiriyor. Diğer İslam ülkeleri için çıkarılacak ders açıktır: Cesur olunmalı ama üslup korunmalı. Hedefe yürünmeli ama maliyet yönetilmeli. Masayı terk etmeden, ilkeyi kaybetmeden ilerlemek gerekir.
Sonuç: Gelecek Var mı?
İslam dünyası için gelecek ne tamamen karanlık ne de otomatik olarak parlaktır. Ayrışma kaçınılmazdır. Kurumlarını güçlendiren, ekonomisini üretime dayandıran, eğitim ve teknolojiye yatırım yapan, iç istikrarını koruyan ülkeler ayakta kalacaktır. Diğerleri ise savrulacaktır.
Son söz olarak şunu söylemek gerekir: Tek kutuplu dünyada İslam dünyası gelecek planı yapabilir. Ama bu plan; sloganla değil stratejiyle, kabadayılıkla değil hikmetle, tek hamleyle değil aşama aşama kurulmalıdır. Kur’an’ın “akıl sahipleri” vurgusu tam da burada anlam kazanır: doğru hedef, doğru zaman ve doğru yöntem.
Saygılarımla
Taşkın Koçak