Tek Kutuplu Dünya ve ABD Ekseni

Tek kutuplu güç Suriye mevzusunu çözdü

Suriye, on beş yılı aşkın bir süre boyunca küresel sistemin nabzının attığı yerdi. Kimileri için bir “devrim” sahası, kimileri için bir “terörle mücadele” alanı, kimileri içinse bir “büyük güç vitrini”… Ama gerçekte Suriye, dünyanın gerçekten kim tarafından yönetildiğini test eden en çıplak laboratuvar oldu. 2011’de kriz başladığında tablo karmakarışıktı: ABD ve Türkiye aynı hedefe kilitlenmiş, Rusya hava gücüyle sahaya inmiş, İran milis ağlarıyla devletin sinir uçlarına yerleşmiş, Avrupa ise göç dalgası karşısında sadece “insani ajanda”ya sıkışmıştı. On yıl boyunca herkes sahadaydı; fakat kimse oyunu bitiremedi.

Bugün gelinen noktada ise tablo nettir: Toz duman dağıldı, maskeler düştü ve kazanan açıkça ortadadır.
Suriye mevzusu, ABD öncülüğündeki tek kutuplu dünya düzeninine geçişin belgesi gibi…

Bir dönem “çok kutuplu dünya” söylemiyle meydan okuyan aktörler, bugün ya sahadan çekilmiş, ya suskunlaşmış ya da ağır bedeller ödeyerek savunmaya geçmiştir. Rusya Ukrayna bozkırlarında askeri ve ekonomik olarak kilitlenmiş, Çin küresel ticaret ve teknoloji savaşında mevzi kaybetmemek için jeopolitik iddialarını askıya almış, İran ise yıllarca yatırım yaptığı vekil ağlarını birer birer yitirmiştir. Bu boşlukta ABD, doğrudan müdahaleye başvurmadan; müttefikleri üzerinden, sessiz ama güçlü bir stratejik satranç oynayarak Suriye’de “şah mat” yapmıştır.

Bu “şah mat”ın en çarpıcı yanı şudur: Washington, klasik işgal senaryolarına girmeden; maliyeti başkalarına, operasyonel yükü bölge ülkelerine paylaştırarak, sonucu kendine yazdırmayı başarmıştır. Tek kutupluluğun modern tanımı tam da budur: “Savaşmadan kazanmak, müdahale etmeden yönetmek, sahayı uzaktan dizayn etmek.”

Rusya’nın Çöküşü: Akdeniz Rüyasından Ukrayna Bataklığına

Rusya için Suriye, Sovyetler Birliği’nden bu yana sürdürülen sıcak denizlere inme hayalinin son dayanağıydı. Tartus Limanı ve Hmeymim Üssü, Moskova’nın Akdeniz’de “büyük güç” olarak var olabildiği yegâne alanı temsil ediyordu. Rusya, Suriye üzerinden hem NATO’ya “ben de buradayım” diyordu hem de Orta Doğu’da kendine bir prestij vitrini kuruyordu.

Fakat Kremlin, Ukrayna’da giriştiği stratejik kumarla kendi ayağına kurşun sıktı. Ukrayna savaşı, Rusya’nın askeri kapasitesini tüketmekle kalmadı; diplomatik itibarını, ekonomik direncini ve küresel manevra alanını da daralttı. Sonuçta Moskova, aynı anda iki cepheyi taşıyacak bir güç olmadığını dünyaya ilan etti.

Esad rejiminin devrilmesiyle birlikte Rusya, Suriye’deki varlığının meşruiyet zeminini tamamen kaybetti. Artık ne Rus hava gücü sahada belirleyici, ne de Wagner benzeri paramiliter yapılar denge unsuru. Moskova için Suriye dosyası şuan için kapanmıştır. Bu, sadece bir ülkenin değil; Rusya’nın Orta Doğu’daki “oyun kurucu” rolünün de olumsuz etkilemiştir.

Rusya, Suriye’ye “Akdeniz kapısı” diye bakıyordu; Ukrayna onu kendi kapısının eşiğine hapsetti.

Çin’in Sessizliği: Jeopolitiğin Ekonomiye Teslimi

Çin, son on yılda ekonomik gücünü jeopolitik nüfuza dönüştürme arayışı içindeydi. “Kuşak ve Yol” projesi bu iddianın omurgasını oluşturuyordu. Ancak ABD’nin uyguladığı ticaret savaşları, teknoloji ambargoları, çevreleme stratejisi ve Maduro’nun tutuklanmasıyla Güney Amerika’da yaşanan gelişmeler, Pekin’e sert bir uyarı oldu: Askeri projeksiyon kuramayan, denizaşırı müttefiklerini koruyamayan bir güç, ABD’nin yakın çevresinde oyun kuramaz.

Suriye, Çin için vazgeçilebilir bir cepheydi. Afrika’daki yatırımlarını, Asya-Pasifik’teki pozisyonunu ve küresel tedarik zincirlerini riske atmamak adına Pekin, Washington’la doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçındı. Bu sessizlik bir tercihten ziyade bir zorunluluktu.

Çin, Suriye’de konuşmadı; çünkü konuşacak askeri ve siyasi zemini yoktu.
Tek kutupluluğun acı gerçeği şudur: Söz söylemek için, önce güç gösterebilmek gerekir.

İran’ın Gerileyişi: Vekil İmparatorluğun Dağılması

İran, Suriye’ye yalnızca bir “müttefik” diye bakmadı; onu kara koridorunun omurgası olarak gördü. Tahran’dan Bağdat’a, oradan Şam’a, sonra Beyrut’a uzanan hat; İran’ın bölgesel stratejisinin en kritik damarlarından biriydi. Bu hat üzerinden vekil ağlarını besledi, milis düzenini kurdu, “direniş ekseni”ni büyüttü.

Fakat bugün İran’ın en büyük sorunu şudur: Vekil güçler ABD ve İsrail tarafından bitirildi. Üstelik sadece vekil güçler değil; aynı zamanda ABD ve İsrail’in İran’a yaptığı saldırılarla İran artık tükenmiş durumda ve şimdi kendi içindeki kargaşayla uğraşıyor. İran bundan böyle Orta Doğu üzerinde operasyonel gücünü kaybetmiştir. Suriye’de İran’ın etkisinin kırılmasıyla birlikte, Lübnan’dan Gazze’ye kadar uzanan hatta da gücü kalmamıştır. Sadece bu hat değil Yemen’deki bağıda kopmuştur.

Esasında Suriye’de Esed’in sahneden çekilmesiyle İran için yeni bir dönem başlamıştı; Tahran, kurduğu hattı toparlayıp oyunda kalmaya çalışıyordu. Ancak peş peşe gelen İsrail ve ABD saldırıları, bu ihtimali daha doğmadan boğdu. Sonuç ortada: İran artık bölgede oyun kuran değil, oyundan düşen bir aktör; söz hakkı fiilen bitmiş durumda.

Türkiye: Sahadaki Asıl Oyun Kurucu

Bu yeni denklemde Türkiye, sürecin merkezinde yer alan tek bölgesel aktördür. Ne uzaktan izleyen bir gözlemci, ne de başkalarının planlarına eklemlenen bir tali oyuncu… Türkiye, sahada askeri, masada siyasi ve diplomaside stratejik ağırlığıyla Suriye krizinin çözüm mimarlarından biri değil, bizzat oyun kurucusudur.

Ankara, Suriye’nin kuzeyinde terör koridorunu fiilen parçalayan, milyonlarca mülteciyi yönetebilen, sahadaki muhalif unsurları siyasi bir yapıya dönüştürebilen tek aktör olmuştur. Rusya ve İran’ın çekildiği bir sahada düzeni sağlayabilecek tek düzenli ordu Türkiye’nindir. Dahası, Türkiye yalnızca askeri güç değildir; siyasi mühendislik kapasitesidir. Sahadaki grupları disipline edebilmek, bir çatı yapıya sokabilmek ve bunu bölgesel meşruiyetle buluşturabilmek; her devletin yapacağı iş değildir.

ABD’nin Türkiye’nin güvenlik hassasiyetlerini –özellikle PKK/YPG/SDG meselesini– artık daha ciddiye almasının sebebi de budur. Alternatif yoktur. Türkiye olmadan Suriye’de ne istikrar sağlanabilir ne de sürdürülebilir bir devlet yapısı kurulabilir.

Türkiye, Suriye’de “yalnızca komşu ülke” değil; sonucun anahtarıdır.

Avrupa Birliği’nin Siyasi Etkisizliği: İnsani Ajandaya Sıkışan Kıta

Avrupa Birliği, Suriye krizinin başından beri bir “insani yardım ve göçmen deposu” rolüne hapsolmuştur. Ne askeri bir caydırıcılığı ne de oyun kurucu bir politik iradesi bulunmaktadır. Brüksel, sahayı yöneten değil; sahadan gelen dalgayı (göç, enerji, güvenlik riski) karşılayan bir mekanizmaya dönüşmüştür.

ABD, Suriye’deki değişimi yönetirken AB’yi karar verici olarak değil, sadece sürecin sonuçlarına katlanacak bir gözlemci olarak konumlandırmıştır. Artık dünya sahnesinde “Batı” dendiğinde anlaşılan tek gerçek güç Washington’dur; Avrupa ise Washington’un kararlarının “yan etkileriyle” yaşayan bir coğrafyadır.

Körfez’in Gücü: Para, Meşruiyet ve Yeniden İnşa Mimarlığı

Suriye’nin yeniden inşası, yüz milyarlarca dolarlık bir ekonomik kapasite gerektirmektedir. ABD, bu yükü doğrudan üstlenmek yerine, Suudi Arabistan ve Katar’ı sürecin finansal omurgası haline getirmiştir.

Katar, krizin başından bu yana muhaliflerin siyasi ve insani kanadını destekleyerek yeni yönetim elitlerinin şekillenmesinde rol oynadı. Suudi Arabistan ise Suriye’yi İran’ın “Şii Hilali”nden çıkararak yeniden Sünni-Arap dünyasına entegre eden ana güç oldu.

Bu iki ülke, Türkiye ile birlikte hareket ederek Suriye’nin radikalizmden arındırılmış, seküler ama bölgesel değerlerle uyumlu bir yapıya kavuşmasını sağlayacak ekonomik kalkanı oluşturmuştur. Bu tablo, ABD’nin yeni oyun tarzını gösteriyor:
Washington yönetiyor, Türkiye sahayı tutuyor, Körfez parayı koyuyor.

Mısır ve Arap Dünyasının Onayı: Legitimasyon Halkası

Mısır’ın sürece dahil edilmesi, Suriye’deki değişimin Arap dünyasında kabul görmesi açısından kritik bir adımdır. Kahire, Doğu Akdeniz enerji denklemi, Arap Birliği içindeki ağırlığı ve İsrail’le olan dengeli ilişkileri sayesinde sistemin tamamlayıcı halkasıdır. Türkiye–Mısır normalleşmesi ise Suriye’nin geleceği üzerinde ortak bir vizyonun önünü açmıştır.

Suriye’de kalıcı düzen, sadece sahada güçle değil; Arap dünyasının “tamam” demesiyle kurulur. Bu “tamam”ın adreslerinden biri de Mısır’dır.

İsrail Faktörü ve Kırmızı Çizgiler: Gazze’nin de Şifresi Burada

ABD’nin Suriye politikasının değişmeyen sabiti İsrail’in güvenliğidir. İran’ın Suriye’den tasfiye edilmesi, Tel Aviv için stratejik bir kazanımdır. Yeni Suriye yönetimine verilen mesaj nettir: İsrail ile çatışmayan bir Suriye, Batı sistemine entegre olabilir.

Suriye’deki bu değişim, eş zamanlı olarak Gazze ve Lübnan’daki krizlerin çözümüne de kapı aralamaktadır. İran’ın “direniş ekseni” zayıflarken, İsrail’in güvenlik endişelerini dengeleyecek ve Filistin meselesinde masaya ağırlık koyacak meşru güçler yine Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Mısır hattıdır. ABD, bu mekanizma ile hem İsrail’i güvenceye almakta hem de İslam dünyasının tepkisini rasyonel ortaklıklar üzerinden yönetmektedir.

Rojava / YPG / SDG: Kullanım Süresi Doldu

ABD, bir dönem IŞİD ile mücadele ve Rusya–Esad ikilisini dengelemek için Rojava bölgesindeki grupları bir enstrüman olarak kullandı. Ancak bugün Washington’un önünde çıplak bir gerçek durmaktadır: Devlet dışı aktörler kalıcı düzen kuramaz. Bir yanda NATO müttefiki, ekonomik dev ve bölgesel güç Türkiye; diğer yanda ise konjonktürel bir yapı…

Washington’un rasyonel aklı, Türkiye–Körfez–Mısır gibi devletlerle kurduğu makro çıkar düzenini, mikro gruplar için riske atmayacaktır. Rojava kartı, ABD için masada bir pazarlık unsurudur; stratejik bir gelecek değildir.

Sonuç: Tek Kutuplu Düzen Geri Döndü

Suriye’de yaşananlar, çok kutuplu dünya iddiasının fiilen sona erdiğini göstermektedir. Rusya zayıflamış, Çin suskunlaşmış, İran kuşatılmıştır. ABD ise müttefikleriyle birlikte, doğrudan savaşmadan ama sonuç alarak yeni bir dünya düzeni inşa etmektedir. Tabii ki tüm bu süreç Trump’ın yeniden ABD başkanı olması ile dönüştü

Bundan sonraki süreçte Suriye, ABD’nin liderliğinde, Türkiye’nin operasyonel gücü ve Körfez’in finansmanı ile yeniden inşa edilecektir. Bu yeni Suriye; Rusya’nın Akdeniz hayallerinin bittiği, İran’ın kara koridorunun kesildiği, Çin’in sadece ticari ilişkisi olarak kaldığı bir Suriye olacaktır.

Burada üzerinde durmamız gereken en önemli mesele şudur:
Bu düzenin merkezinde Türkiye vardır. Suriye, bu yeni modelin ilk ve en net örneğidir. Görünen o ki, 21. yüzyılın geri kalanı da bu eksen etrafında şekillenecektir.

Çünkü artık mesele “kim haklı” meselesi değildir. Mesele, kim sonuç üretiyor meselesidir.
Suriye’de sonuç üreten eksen bellidir: ABD’nin liderliği, Türkiye’nin sahadaki aklı ve Körfez’in finansal gücü.

Geri kalanlar ise ya tarihe not düşer… ya da dipnot olur.

Saygılarımla

Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir