TV’de Gündüz Kuşağı Programlarıyla Kötü Örneğin Yaygınlaşması ve Normalleşmesi
Türkiye’nin bazı meseleleri vardır ki; konuşulmadıkça büyür, konuşuldukça da doğru yerden ele alınmazsa çığırından çıkar. Özel dedektiflik konusu tam da böyle bir alan. Dünyada birçok ülkede yasal çerçevesi, sınırları ve denetimi olan bir meslek dalı; bizde ise yok. “Yok” derken gerçekten yok: özel dedektiflik Türkiye’de resmî bir meslek olarak tanınmıyor, lisansı yok, görev tanımı yok, yetki sınırı yok. Ama ihtiyaç var. İhtiyaç olunca da boşluk bir şekilde doluyor. Türkiye’de bu boşluğu ne dolduruyor dersiniz? Televizyon.
Bugün iki-üç gündüz kuşağı programı, fiilen “kayıp bulma, olay çözme, yüzleştirme, ihbar toplama” işinin merkezine oturmuş durumda. Bunu inkâr etmek mümkün değil. Kimi zaman kayıplar bulunuyor, kimi zaman dolandırıcılar ortaya çıkıyor, kimi zaman yıllardır çözülemeyen düğümler çözülüyor. Buraya kadar bakınca “İyi ki var” diyenleri anlamak elde değil. Fakat mesele tam da burada başlıyor: Sonuçta birkaç olumlu örnek görmek, yöntemin doğru olduğunu göstermez.
Çünkü televizyonun motivasyonu adalet değildir; reytingdir. Adalet gizlilik ister, sakinlik ister, dosya disiplini ister. Reyting ise drama ister, duygu ister, gerilim ister, hikâye ister. Bu iki motivasyon aynı yerde buluşursa, kazanan çoğu zaman “kamu yararı” değil, “toplum merakı” olur. İnsanların en mahrem hikâyeleri, ailelerin en karanlık sırları, suçun en sarsıcı halleri saatlerce ekranlarda döner. Sonuçta biz buna “soruşturma” gibi bakmaya başlarız.
Oysa toplumun gözü önünde yapılan “olay çözme” süreci bir noktadan sonra çözüm üretmekten çok, kötülüğü görünür kılma yarışına dönüşür. Her gün cinayet, ihanet, şiddet, dolandırıcılık, istismar iddiaları… Kötü örneklerin bu kadar yoğun biçimde ekrana taşınması, sadece “bilgilendirme” değildir; bir süre sonra normalleştirmedir. Kötülük tekrar ettikçe sıradanlaşır. Karanlık hikâyeler ardı ardına geldikçe zihin “Bu memlekette her şey böyle” fikrine teslim olur. Üstelik bu yayınlar evin ortasında açılır; çocuklar duyar, gençler izler, aileler ortak bir “kötülük atmosferi” içinde yaşamaya alışır.
Şunu açıkça söylemek gerekiyor: Toplumsal sorunları çözerken toplumun ruhunu yıpratmadan yapmalıyız.
Daha da düşündürücü olan şudur: Türkiye’de binlerce emekli polis, jandarma ve güvenlik görevlisi var. Bu insanlar yıllarca devletin disiplinini, soruşturma kültürünü, gizlilik ilkesini taşıdı. Sahayı gördü, insanı tanıdı, dosya nedir bilir. Eğer Türkiye’de özel dedektiflik yasal bir zemine oturtulmuş olsaydı, bu insanlar belirli sınırlar içinde topluma hizmet edebilirdi. Kayıp kişi dosyalarında, dolandırıcılık vakalarında, aile hukukuna konu olan meselelerde; savcılıkla koordineli, rapor üretmeye dayalı, mahremiyeti önceleyen bir sistem kurulabilirdi.
Ama biz ne yapıyoruz? Yasal düzenleme ile kontrol altına alabileceğimiz bir alanı, fiilen televizyon stüdyosuna bırakıyoruz. Devletin kontrolünde olması gereken bir iş, reyting ekonomisinin diliyle yürütülüyor. Bu, yalnızca bir hukuk meselesi değil; aynı zamanda bir toplum sağlığı meselesi.
Dünya örnekleri bu konuda aslında oldukça net. ABD’de özel dedektiflik birçok eyalette lisansla yapılır; yetkileri sınırlıdır, polisin yaptığı işleri yapamaz ama birçok dosyada ciddi yardımcı rol üstlenir. İngiltere’de dedektiflik yaygındır; etik kurallar ve veri koruma düzeni sıkıdır. Almanya ve Fransa gibi ülkelerde lisans, eğitim ve denetim olmadan bu iş yapılamaz; kişisel veri ihlalinin bedeli ağırdır. Japonya’da kayıp kişi vakalarında özel dedektiflik kurumsal bir destek mekanizması olarak çalışır. Ortak nokta şudur: Dedektif, devletin alternatifi değildir; devletin yükünü azaltan, denetimli bir yardımcıdır.
Türkiye’de de olabilecek model budur. “Özel dedektiflik gelsin, herkes kafasına göre iş çevirsin” değil. Tam tersine: Her şeyin sınırı çizilsin. Gözaltı yok. Dinleme yok. Zorla sorgu yok. Şiddet yok. Ama açık kaynak araştırması var, rızaya dayalı görüşme var, kayıp kişi takibi var, bulguyu raporlayıp savcılığa sunma var. Lisans var, sicil var, etik eğitim var, ağır yaptırım var. Kısacası: Yetki değil, sorumluluk merkezi bir meslek.
Böyle bir düzenleme kimin işine yarar? Her şeyden önce vatandaşın. Çünkü vatandaş ya çaresiz kalıp sosyal medyaya sarılıyor ya da televizyona umut bağlıyor. İkisi de sağlıklı değil. İkinci olarak devletin. Çünkü polis her dosyaya aynı hızla yetişemeyebilir; bu bir eleştiri değil, gerçek. Nitelikli, denetimli bir sivil destek mekanizması, özellikle kayıp vakalarında ve dolandırıcılık dosyalarında ciddi katkı sağlar. Üçüncü olarak toplumun. Çünkü suçun ve kötülüğün vitrine konduğu bir “reyting adaleti” yerine, sessiz ve ciddi bir “hukuk düzeni” işler.
Bugün geldiğimiz yerde soru basit: Biz adaleti televizyonda mı arayacağız, hukuk içinde mi? Kayıpları stüdyoda mı bulacağız, kurumlar arası koordinasyonla mı? Toplumun yarısını her gün kötülüğe maruz bırakarak mı “çözüm” üreteceğiz, yoksa çözümü görünür kılmadan da çözebilecek bir sistem mi kuracağız?
Bir ülke bazı şeyleri ne kadar hızlı çözdüğüyle değil, nasıl çözdüğüyle büyür. Reytingle adalet aranmaz. Adalet, usulle aranır. Gerçekten Türkiye’nin artık tam da buna ihtiyacı var: Usule, sınıra, denetime ve insan onurunu koruyan bir çözüm aklına.
Saygılarımla
Taşkın Koçak
