Modern çağ, teknoloji ve iletişimin baş döndürücü bir hızla ilerlediği, insan hayatına pek çok kolaylık ve imkân kazandırdığı bir dönemdir. Ancak bu ilerleyiş, aynı zamanda toplumsal ve bireysel yaşamlarda derin çelişkilere de yol açmaktadır. Günümüz Müslümanı, bir yandan modern hayatın sunduğu fırsatlardan yararlanırken, öte yandan kadim değerlerini, inancının gereklerini ve manevi ihtiyaçlarını da korumaya çalışır. Bu durum, sıklıkla modernite ve maneviyat arasında bir ikilem yaşamasına neden olur. Söz konusu ikilem, aslında yalnızca Müslümanların değil, dünyada tüm inanç sahibi insanların yaşadığı bir gerilim alanıdır. Ancak İslam, geleneksel ve manevi boyutun toplumsal hayatta önemli bir yer tuttuğu bir din olması dolayısıyla, bu ikilem en fazla İslam dünyasında yaşanmaktadır.
Modernitenin belki de en belirgin özelliği, bireyselliği ve dünyevi başarıyı merkeze yerleştirmesidir. Kişisel tatmin, ekonomik kazanç ve sosyal statü, modern yaşam tarzının göz ardı edilemez unsurları hâline gelmiş durumdadır. Teknolojik gelişmeler, insan hayatını birçok açıdan kolaylaştırırken, aynı zamanda insanalrı tüketime teşvik eder. Bu tüketim kültürü, rekabet ve hız kavramlarını beraberinde getirir. Dolayısıyla, insanın manevi ihtiyaçlarına ayırdığı zaman ve enerjiyi azaltır. Pek çok kişi, maneviyata veya iç huzura ayrılacak vakti bir lüks olarak değerlendirmeye başlar.
Oysa maneviyat, insan benliğinin derinliklerinde yer alan ve kişinin hayatına anlam katan vazgeçilmez bir unsurdur. Müslüman kimliği açısından bakıldığında, Kur’an’ın rehberliği ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünneti, yaşamın merkezinde manevi boyutu her daim diri tutmayı öğütler. Namaz, oruç, zekât gibi ibadetler, hem inancı somut bir şekilde yaşatmayı sağlar hem de kalbi besleyen bir disiplin sağlar. Bunun yanı sıra dua, zikir ve tefekkür gibi eylemler, insanın iç dünyasında dinginlik ve derinlik oluşturmaya yardımcı olur. Fakat modern hayatın yoğunluğu ve sürekli artan beklentileri, bu manevi pratiklerin düzenli ve hakkıyla yerine getirilmesini zorlaştırmaktadır. Aile sorumlulukları, iş hayatı ve sosyal ilişkiler, sıklıkla maneviyata ayrılabilecek vakti kısıtlayacak şekilde planlanır.
Öte yandan, modernite tamamen olumsuz bir kavram olarak ele alınmamalıdır. Bilim, teknoloji, tıp ve eğitimde sağlanan ilerlemeler, insanoğluna büyük kolaylıklar sunar. Sağlık alanındaki gelişmeler, ortalama yaşam süresini artırırken, eğitimdeki yenilikler insanalrın zihinsel donanımını güçlendirir. Teknolojinin sunduğu iletişim imkânları, farklı coğrafyalarda yaşayan Müslümanlar arasında dayanışma köprüleri imkan sağlar. Kur’an tefsirleri, ilmî makaleler ve alanında uzman âlimlerin görüşleri, internet üzerinden çok geniş kitlelere ulaşmaktadır. Hatta dijital platformlar, yeni bir ilim ve kültür paylaşım sahası açarak maneviyatı besleyen içeriklerin çoğalmasına da katkıda bulunmaktadır. Bu bakımdan, modernite maneviyata tamamen ters düşmek zorunda değildir.
Buradaki temel mesele, modernite ile maneviyatı nasıl harmanlayacağımızdır. Müslüman, modern dünyanın sunduğu avantajlardan yararlanırken kendi inanç ve ahlak ilkelerine sıkı sıkıya bağlı kalması, dengeyi korumasını sağlayacaktır. Teknolojiyi sadece vakit geçirme veya tüketim amaçlı değil, aksine eğitim, tebliğ ve manevi gelişim adına kullanmak mümkündür. Ayrıca, Müslümanların manevi ihtiyaçlarının farkında olması, kimlik ve değerler sistemini dış koşullara göre şekillendirmek yerine, içsel bir muhasebe ve bilinçle yoğurması önemlidir. Bu açıdan bakıldığında, akıl ve kalp dengesini sağlamak, Müslüman kimliğin korunmasında belirleyici bir unsurdur.
Toplumsal boyutta ise bu ikilemin aşılmasında, eğitim kurumlarının ve İslami faaliyette bulunan kuruluşların çok önemli rolü vardır. Müfredatlarda maneviyata ve değerler eğitimine daha fazla yer verilmesi, genç nesillerin hem modern dünyanın gerektirdiği becerileri edinmesini hem de ruhsal ve manevi dünyalarını geliştirmelerini sağlayacaktır. Aynı şekilde, aile ortamında çocukların manevi duyarlılık kazanması, örnek davranışlar ve güçlü bir dini öğretim süreciyle desteklenmelidir. Bunun yanı sıra, sosyal medyanın doğru ve bilinçli kullanımı da önemlidir. Zira modern dünyada sosyal medya, büyük ölçüde tüketim ve imaj odaklı bir kültürü beslerken, aynı zamanda manevi içeriklerin geniş kitlelere ulaştırılmasına da imkân tanır.
Günümüz Müslümanının moderniteyle barışık bir şekilde yaşaması, inanç ve ahlak ilkelerinden taviz vermesini gerektirmez. Aksine, köklü bir manevi geleneğe sahip olmak, modern dünyaya dair eleştirel ama yapıcı bir bakış açısı sunar. Bu bakış açısı, teknolojik ilerlemeyi anlamsız bir yarış ve tüketim aracı olmaktan çıkararak, insanlığa hizmet eden ve şahsın manevi yönünü destekleyen bir imkâna dönüştürülmelidir. Müslüman entelektüeller, toplum önderleri ve din âlimleri, hem maneviyatı güçlendirecek hem de modern dünyanın sorunlarına çözümler üretecek yeni fikirler geliştirdikçe, bu ikilemin daha sağlıklı bir boyuta evrilmesi mümkün olacaktır.
Sonuç olarak, modernite ve maneviyat arasındaki gerilim, günümüz Müslümanlarının zihninde ve kalbinde önemli bir yer tutan, fakat çözümsüz olmayan bir meseledir. Modern dünyanın kolaylıkları ve yenilikleri ile İslam’ın manevi ve ahlaki temellerini aynı potada eritebilmek, sağlam bir bilinç ve özverili bir çaba gerektirir. İnsanın tek başına çabalaması kadar, toplumsal ve kurumsal destek de bu süreçte kritik öneme sahiptir. Maneviyat ve modernite arasındaki dengeli ilişki, hem bireysel mutluluğu hem de toplumsal huzuru artırma potansiyeline sahiptir. İnsanın teknolojik ilerlemelerden yararlanıp aynı zamanda manevi değerlerini koruyarak daha anlamlı, üretken ve erdemli bir hayat yaşaması mümkündür. Böyle bir yaklaşım, modern çağın karmaşık sorunlarıyla baş edebilmek için insana sağlam bir dayanak sunar ve günümüz Müslümanının ikilemini, bir anlamda, yaratıcı bir senteze dönüştürme fırsatı sağlar.
Saygılarımla
Taşkın Koçak