Küresel ekonomi 21. yüzyılda yeniden şekillenirken güç merkezleri, üretim modelleri ve finansal mimari dönüşüm geçiriyor. Bu büyük dönüşüm içinde yaklaşık 2 milyar insanı barındıran İslam dünyası nasıl bir konumda? Küresel sistemin kurucu aktörlerinden biri mi, yoksa ağırlıklı olarak çevre ekonomilerden oluşan geniş ama dağınık bir coğrafya mı?
Bu soruya cevap verebilmek için demografiden üretim yapısına, enerji kaynaklarından finans sistemine, ticaretten teknolojiye kadar bütüncül bir analiz yapmak gerekir.
Demografik Ağırlık, Ekonomik Ağırlığa Dönüşüyor mu?
İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İİT) üye 57 ülke, dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturmaktadır. Ancak küresel GSYH içindeki payları %10 civarındadır. Bu oran, demografik büyüklük ile ekonomik güç arasında belirgin bir dengesizlik olduğunu göstermektedir.
Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ise dünya nüfusunun daha küçük bir bölümüne sahip olmalarına rağmen küresel gelirin yarısından fazlasını üretmektedir. Bu fark, yalnızca kişi başı gelir seviyesinden değil; üretim yapısının niteliğinden, teknoloji yoğunluğundan ve finansal derinlikten kaynaklanmaktadır.
İslam dünyasının birçok ülkesi hammadde ve enerji ihracatçısıdır. Buna karşılık Batı ekonomileri yüksek katma değerli ürünler, ileri teknoloji, yazılım, savunma sistemleri ve finansal hizmetler üretmektedir. Küresel değer zincirinde yukarıda yer almak ile aşağıda yer almak arasındaki fark, ekonomik ağırlığı belirlemektedir.
Enerji Jeopolitiği: Güç Kaynağı mı, Yapısal Risk mi?
İslam dünyasının küresel ekonomideki en önemli kozlarından biri enerji rezervleridir. Dünya petrol ve doğalgaz rezervlerinin önemli bir bölümü Müslüman ülkelerde bulunmaktadır. Suudi Arabistan, İran, Irak, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler küresel enerji piyasasında belirleyici konumdadır.
Enerji gelirleri bu ülkelerde hızlı büyümeyi, altyapı yatırımlarını ve büyük egemen varlık fonlarının oluşmasını sağlamıştır. Körfez ülkelerinin yönettiği trilyon dolarlık fonlar, küresel piyasalarda aktif rol oynamaktadır.
Ancak enerjiye dayalı ekonomik model iki önemli risk barındırır:
- Fiyat dalgalanmalarına aşırı bağımlılık
- Sanayileşme ve teknoloji üretiminde gecikme
Batı ülkeleri sanayi devrimiyle başlayan dönüşümü bilgi ekonomisine taşımışken, birçok İslam ülkesi hâlâ doğal kaynak gelirlerine bağımlıdır. Enerji zenginliği kısa vadeli refah sağlayabilir; ancak uzun vadeli rekabet gücü üretim kapasitesiyle ölçülür.
Bu nedenle son yıllarda “petrol sonrası ekonomi” vizyonu öne çıkmaktadır. Ancak dönüşümün başarısı, yalnızca yatırım yapmakla değil, insan sermayesini geliştirmekle mümkündür.
Küresel Ticarette İslam Dünyasının Konumu
İslam coğrafyası dünya ticaret yollarının merkezindedir. Süveyş Kanalı, Hürmüz Boğazı, İstanbul Boğazı ve Babülmendep gibi kritik geçiş noktaları bu bölgededir. Ayrıca Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında birçok Müslüman ülke lojistik ve transit merkez konumuna gelmiştir.
Buna rağmen İslam ülkeleri arasındaki ticaret oranı sınırlıdır. Avrupa Birliği gibi güçlü bir ortak pazar yapısı bulunmamaktadır. Ortak sanayi politikaları, ortak teknoloji programları veya entegre finansal altyapılar yeterince gelişmemiştir.
Bu durum, 2 milyarlık nüfusun tek bir ekonomik blok gibi hareket etmesini engellemektedir. Oysa güçlü bir ekonomik entegrasyon, hem iç pazar avantajı hem de dışa karşı pazarlık gücü sağlayabilir.
“İslami” Finans ve Katılım Bankacılığı: Alternatif Bir Model Mümkün mü?
Küresel ekonomide İslam dünyasının özgün alanlarından biri İslami finans sistemidir. Katılım bankacılığı; faize dayalı borçlanma yerine risk paylaşımı, varlığa dayalı finansman ve reel ekonomi bağlantısını esas alır.
Teorik olarak bu model, spekülasyonun sınırlandığı ve finansal balonların azaltıldığı daha dengeli bir yapı sunabilir. 2008 küresel finans krizinde Batı finans sisteminde aşırı kaldıraç, türev ürünler ve spekülatif işlemler ciddi kırılganlık yaratmıştır. Bu bağlamda risk paylaşımına dayalı finans modelleri daha istikrarlı bir alternatif olarak tartışılmıştır.
Ancak pratikte önemli bir soru vardır:
İslami finans küresel finans sistemine gerçek bir alternatif mi üretmektedir, yoksa mevcut sistemin içinde uyumlu bir alt segment mi oluşturmaktadır?
Bugün küresel rezerv para dolar ve eurodur. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Batı merkezlidir. Küresel ödeme sistemleri Batı altyapılarına dayanmaktadır. Katılım bankacılığı büyüse de küresel finans hacmi içindeki payı sınırlıdır.
Daha da önemlisi, birçok uygulamada “İslami” finans ürünleri ekonomik sonuç açısından geleneksel finansürünlerine oldukça benzer hale gelmiştir. Bu durum, sistemsel dönüşüm mü yoksa sözleşmesel farklılaşma mı olduğu tartışmasını gündeme getirmektedir.
Yine de “İslami” finansın ciddi bir potansiyeli vardır. Eğer standartlaşma, şeffaflık ve gerçek risk paylaşımı ilkeleri güçlendirilirse; gelişmekte olan ülkeler için daha kapsayıcı ve daha etik bir finans modeli sunabilir.
Teknoloji ve Katma Değer Sorunu
Küresel ekonomide belirleyici olan alan artık teknoloji üretimidir. Yapay zeka, yarı iletkenler, biyoteknoloji, savunma sanayi ve yazılım sektörleri yüksek katma değer üretmektedir.
Batı merkezli teknoloji şirketleri yalnızca ekonomik değil; kültürel ve politik etki de üretmektedir. Dijital platformlar küresel veri akışını kontrol etmekte, standartları belirlemekte ve yeni ekonomik alanlar yaratmaktadır.
İslam dünyasında ise Ar-Ge harcamaları genel olarak düşüktür. Üniversite-sanayi iş birliği sınırlıdır. Beyin göçü önemli bir sorundur. Küresel ölçekte marka değeri olan teknoloji şirketlerinin sayısı azdır.
Bu tablo, ekonomik bağımsızlık meselesini doğrudan etkiler. Çünkü teknoloji üretmeyen ekonomiler, teknoloji tüketicisi olarak kalır ve dışa bağımlılık sürer.
Kurumsal Yapı ve Yönetişim Meselesi
Ekonomik büyüklük yalnızca kaynak ve nüfusla açıklanamaz. Hukukun üstünlüğü, şeffaflık, düzenleyici kalite ve kurumsal güven ortamı yatırım kararlarını belirler.
Batı ekonomilerinin gücü; uzun yıllar içinde oluşturulmuş kurumsal yapılardan kaynaklanmaktadır. Finansal piyasalar derindir, sözleşme güvenliği yüksektir ve öngörülebilirlik görece güçlüdür.
İslam dünyasında ise ülkeler arasında ciddi farklılıklar vardır. Bazı ülkeler reform süreçleriyle kurumsal kapasiteyi güçlendirirken, bazı ülkelerde siyasi istikrarsızlık ve zayıf yönetişim ekonomik gelişmeyi sınırlamaktadır.
Bu farklılık, İslam dünyasının homojen bir ekonomik blok gibi hareket etmesini zorlaştırmaktadır.
Geleceğe Dair Senaryolar
Küresel ekonomi çok kutuplu bir yapıya doğru ilerlerken, İslam dünyasının önünde üç temel senaryo bulunmaktadır:
- Mevcut yapıyı sürdürmek ve enerji ağırlıklı, parçalı büyüme modeline devam etmek.
- Küresel sistem içinde entegre ama kural koyucu olmayan bir aktör olarak kalmak.
- Eğitim, teknoloji, finans ve bölgesel entegrasyon alanlarında dönüşüm sağlayarak daha etkili bir ekonomik blok haline gelmek.
Üçüncü senaryo, uzun vadeli strateji ve ortak vizyon gerektirir. Katılım bankacılığının derinleştirilmesi, ortak finansal altyapıların kurulması, Ar-Ge yatırımlarının artırılması ve ticari entegrasyonun güçlendirilmesi bu dönüşümün temel adımları olabilir.
Sonuç: Potansiyel Büyük, Organizasyon Zayıf
Küresel ekonomide İslam dünyasının yeri bugün için potansiyel ile performans arasındaki farkı yansıtmaktadır. 2 milyarlık nüfus, stratejik coğrafya ve enerji kaynakları önemli avantajlardır. Ancak üretim yapısının niteliği, teknoloji seviyesi, finansal derinlik ve kurumsal kapasite bu avantajların küresel güç haline dönüşmesini belirlemektedir.
Asıl mesele büyüklük değil; organizasyon ve yönetişim kapasitesidir. Eğer İslam dünyası ortak stratejiler geliştirebilir, insan sermayesine yatırım yapabilir ve finansal sistemini güçlendirebilirse küresel ekonomideki ağırlığını artırabilir.
Aksi halde demografik ve coğrafi büyüklük, küresel sistem içinde dağınık bir potansiyel olarak kalacaktır.
Küresel ekonomide yer almak ile küresel ekonomiyi şekillendirmek arasındaki fark, önümüzdeki on yıllarda İslam dünyasının gerçek konumunu belirleyecektir.
Saygılarımla
Taşkın Koçak
