Kul Hesap Yapar, Allah Hesabı Başka Çıkarır: Şer Gibi Görünen Sebepten Rahmete Açılan Yol
İnsan yürüdüğünü bilir; ama yürütüldüğünü çoğu zaman sonradan anlar. Kul niyet eder, hesap yapar, adım atar. “Doğru yoldayım” der, yüreğini ortaya koyar, mücadelesini diri tutar. Fakat bir bakarsınız ki kul, hiç murat etmediği bir iklimde, hiç planlamadığı bir kavşakta, hatta bazen kendi iç dünyasına bile “ben bunu yapmam” dediği bir sınırda bulur kendini. İşte burada insanın zihnine şu büyük soru düşer:
Kul irade ederken neden başka bir sonuç ortaya çıkar?
Kul Allah’ı bildiği halde niçin hiç istemediği bir yola çekilmiş gibi olur?
Zahirde şer, hatta yanlış gibi duran hadiseler nasıl rahmete dönüşür?
Kur’an kaderi, insanı edilgen bir nesneye çevirmek için anlatmaz. Tam tersine insanı iradesinin ciddiyetiyle yüzleştirmek, fakat aynı anda ona Allah’ın iradesinin kuşatıcılığını göstermek için anlatır. Çünkü insan, iradesiyle yürür; Allah’ın iradesiyle istikamete oturur. İnsan bir hedef seçer; Allah o hedefi hayra bağlayacak bir düzen kurar. İnsan sebebi görür; Allah sonucu yazan hikmeti görür. Bu yüzden Kur’an’ın dili nettir:
Kul seçer, Allah yaratır. Kul ister, Allah diler. Kul yürür, Allah yürütür.
Bu cümlelerin özü şudur:
Kulun iradesi gerçektir, sorumluluğu taşır. Ama o iradenin üstünde, onu kuşatan, onu terbiye eden, onu gayesine bağlayan bir ilahî irade vardır. Kulun hesabı tek çizgidir; Allah’ın hesabı çok katmanlıdır. Kul anı yaşar; Allah akışı kurar. Kul yüzeyi görür; Allah derini yönetir.
1) İrade hakikati: İnsan seçer, Allah sonuçlandırır
Kur’an insanı “iradesiz bir taş” olarak tarif etmez. İnsan, tercih eden, yönelen, arzulayan, kaçınan bir varlıktır. Sevap da günah da, adalet de zulüm de bu tercih alanı içinde anlam kazanır. Eğer kulun iradesi olmasaydı “imtihan” diye bir hakikat olmazdı; sorumluluk anlamını yitirirdi. Fakat Kur’an aynı anda şunu da bize öğretir:
İnsan kendi iradesini mutlaklaştırdığı an, hakikatin yarısını kaybeder.
Çünkü kulun iradesi ne kadar gerçekse, Allah’ın iradesi de o kadar kuşatıcıdır. Kul bir yolu seçer, ama seçtiği yolun nasıl bir sonuca bağlanacağını kendi başına belirleyemez. İşte “kul hesap yapar Allah hesabı başka çıkarır” cümlesi tam burada anlam kazanır.
Bu demek değildir ki kulun seçimi boşa çıkar. Hayır. Kulun seçimi, ilahi düzenin içinde bir sebep olarak yerini alır. Ama sonuçta Allah, o sebebi kendi hikmetine göre işler. Bazen kulun seçimini, kulun bile öngörmediği bir hayra çevirir. Bazen kulun gözünde kayıp olanı, Allah katında kazanç yapar. Bazen kulun “yanlış gibi” gördüğü bir kavşağı, Allah bir rahmet köprüsü olarak kurar. Kur’an’ın bize öğrettiği şey tam da budur:
Allah’ın iradesi, kulun iradesini yok saymadan onu hayra bağlayacak şekilde kuşatır.
2) Kulun gözüyle sebep, Allah’ın gözüyle hikmet
İnsan çoğu kez olayları sebepler üzerinden okur. “Şu oldu, o yüzden bu oldu” der. Bu akıl yürütme doğrudur ama eksiktir. Çünkü sebep, hikmetin yalnızca görünen kısmıdır. Allah ise hikmeti sebebin arkasına yerleştirir. İnsan, “Bu sonuç nasıl çıktı?” diye şaşırınca Allah, “Sen sebebi gördün; ben sebebin arkasındaki yolu inşa ettim” der.
Kur’an bu ayrımı öğretmek için kıssaları bir rahmet laboratuvarı gibi işler. Kıssalarda görünen her sert olayın arkasında, insanın göremediği bir merhamet düzeni vardır. Kıssa okuyan kul, önce sarsılır, sonra ufku açılır. Kur’an insanı kaderin karanlığına değil, kaderin rahmetine çağırır. Çünkü Allah’ın kaderi, “bilinmez bir zorbalık” değil; “bilinen merhametli bir tedbirdir.”
3) Kulun istemediği yol, Allah’ın hazırladığı gelecek
Kul günahdan sakınır, emirleri bilir, Rabbini tanır, hatta kendi nefsine karşı sert durur. Ama bazen Allah ona öyle bir gelecek hazırlamıştır ki, kul o geleceğe kendi konforuyla, kendi hesaplarıyla, kendi çizgisiyle yürümeyecektir. Allah, onun adımlarını büyütmek için olaylar yaratır. Sebepler kurar. Kulun zihin haritasında olmayan bir koridor açar. Ve kul, o koridorun içinde yürüdüğünü fark eder.
Bu yürüyüş kulun iradesini iptal etmez; tam tersine iradesini olgunlaştırır. İnsan kendi iradesini bir yere bağlar; Allah iradeyi daha büyük bir ufka bağlar. Kul bazen “Ben oraya gitmezdim” dediği yere gider; çünkü Allah o yerden bir rahmet çıkaracaktır. Kul bazen “Bunu yapmazdım” dediği bir sınırdan geçer; çünkü Allah o sınırın ardında bir gelecek kurmuştur.
Bu hakikat, insanın kalbine iki büyük duygu yerleştirir:
1. Sorumluluk: Çünkü insan seçer.
2. Tevekkül: Çünkü sonucu Allah bağlar.
Sorumluluğu olmayan tevekkül, tembelliktir.
Tevekkülü olmayan sorumluluk ise kibirdir.
İkisi bir araya geldiğinde kulluk kemale yürür.
4) Kıssalar ve görünen kırılmadan rahmete çıkan yol
Şimdi verdiğimiz örnekleri aynı çizgide birleştirelim. Kul iradesi ile Allah iradesinin nasıl farklı tecelli ettiğini ve zahirde şer/hata gibi görünen sürecin nasıl rahmete dönüştüğünü hep birlikte göreceğiz.
a) Âdem ve Havva (a.s.): Yasak meyveden yeryüzü kaderine açılan kapı
Âdem ve Havva Allah’ı bilir; cennetin huzuru içindedirler. Emir açık, sınır nettir: “Şu ağaca yaklaşmayın, yasak meyveden yemeyin.” Bu yasak, insanın iradesinin nereye kadar uzandığını, özgürlüğünün nerede sınandığını gösteren ilk ilahî çizgidir. Fakat insanlık kıssasının başlangıcında bir kırılma yaşanır; yasak meyveye yöneliş olur ve bunun ardından insan cennetten yeryüzüne indirilir. Zahirde bakınca kayıp ve ziyan vardır: yer değişmiş, huzurdan uzaklaşılmış, insan “aşağıya” düşmüş gibi görünür. Sanki yasak meyve, insanı cennetten koparan bir sebep olmuştur.
Ama Allah’ın muradı sebepten daha derindir. Allah, insanın yeryüzü hilafetini, imtihan sorumluluğunu, hayatın içindeki irade mücadelesini ve “dönüş” ufkunu bu inişle başlatır. Eğer insan cennette kalsaydı, “yeryüzü halifeliği” diye bir tarih başlamazdı; medeniyet yürüyüşü sahneye çıkmazdı; insan, sorumluluk alanında olgunlaşan gerçek insan kimliğine ulaşmazdı. Yasak meyve hadisesi, zahiren bir ayrılık gibi dursa da, insanlığın yeryüzü serüveninin ve rahmet tarihinin başlangıcına kapı açmıştır.
Demek ki insanın gözünde “yasak meyve sonrası iniş” olan şey, Allah’ın planında “tarihin, imtihanın ve rahmetle yoğrulan insanlığın başlangıcıdır.” Kul olayın yüzünü görür; Allah insanlığın yürüyüşünü kurar.
b) Mûsâ (a.s.): Bir yumruğun açtığı kader yolu; kaçışın içinden dönüşe uzanan rahmet
Mûsâ (a.s.) Mısır’da iki kişinin kavgasına şahit olur: biri kendi kavminden mazlum bir İsrailoğlu, diğeri Firavun’un adamlarından bir Kıptî. Mazlum yardım isteyince Mûsâ zulmü durdurmak için araya girer ve Kıptî’ye bir yumruk indirir; niyeti öldürmek değil, haksızlığı kesmektir. Fakat darbe ağır gelir, adam ölür. Mûsâ (a.s.) bunun kendi hesabında olmayan bir sonuç olduğunu hemen fark eder, içi sarsılır ve Rabbine yönelip bağışlanma diler. Olayın duyulmasıyla öldürülme tehlikesi doğar; böylece Mısır’dan çıkmak zorunda kalır. Zahirde bu, bir anlık müdahalenin doğurduğu “kaçış ve kopuş” gibi görünür. Ama Allah’ın iradesinde bu çıkış, Mûsâ’nın Medyen’de yıllarla olgunlaşmasına, sabır ve teslimiyetle yoğrulmasına, ardından Tur’da vahye mazhar olup Mısır’a kaçak değil peygamber olarak dönmesine giden yolun ilk kapısı olur. Yani kulun gözünde “yumruk sonrası savrulma” olan hadise, Allah’ın hesabında bir ümmetin özgürlük tarihini başlatan rahmet koridoruna dönüşür.
Kul zahire bakınca sorar: “Bir peygamber nasıl bir adamın ölümüne sebep olur, sonra da çıkar gider?”
c) Yûnus (a.s.): Terk edişten ümmete rahmet dönüşü ve inşa
Yûnus (a.s.) kavmine uzun süre tebliğ eder; fakat kavmi ısrarla yüz çevirir. Bu ağır direnç karşısında Yûnus (a.s.) içten bir kırılma yaşar ve onları terk eder. Zahire bakan kul bunu bir kopuş gibi görür, hatta “Bir peygamber nasıl böyle ayrılır?” diye şaşırır. Ama Allah’ın iradesi bu sahnenin içinden iki büyük rahmet çıkarır ve yeniden inşa kurar: Birincisi, Yûnus’un balığın karanlığında yaptığı tevbe ve teslimiyet duası ümmete kıyamete kadar düşmeyen bir dönüş dili olur; insan hangi darlığa girerse girsin o dua ile Rabbine yönelip yeniden toparlanmayı öğrenir. İkincisi, Yûnus’un kavmi onun gidişiyle silkelenir; pişmanlıkla kendine gelir ve topluca iman ederek azaptan kurtulur. Böylece zahirde “terk” gibi duran kırılma, Allah’ın hesabında hem ümmete kalıcı bir dua ufku hem de bir şehrin hidayetle yeniden kurulması için kapıya dönüşür.
d) Yûsuf (a.s.): Kuyudan saraya uzanan ilahî düzen
Yûsuf (a.s.) kuyuya bırakılır. İnsan aklı burada “her şey bitti” der. Sonra kölelik gelir, iftira gelir, zindan gelir. Zahirde “sürekli kayıp” gibi görünen bir hat vardır. Ama Allah o hattı “kuyu–zindan–saray” şeklinde bir rahmet merdiveni yapar. Kuyunun dibi Mısır’a açılır. Zindanın karanlığı devlet yönetimine bağlanır. Sonunda Yûsuf, kıtlıkta milyonları kurtaran bir hikmet taşıyıcısına dönüşür. Aile yeniden birleşir, bir ümmetin iktisadî ve ahlâkî kaderi şekillenir.
Burada kul iradesi ne yaptı?
Yûsuf sabırla direndi.
Allah iradesi ne yaptı?
O sabrı medeniyetin kaderine çevirdi.
e) Hızır kıssası: İnsan aklının şer dediği yer, rahmetin atölyesidir
Hızır kıssasında insanın göremediği hikmetler serilir önümüze. Gemi delinir, çocuk ölür, duvar karşılıksız onarılır. Musa (a.s.) haklı sorular sorar, çünkü görünen yüz şerdir. Ama Hızır her olayın ardındaki neticeyi açtığında insan şunu anlar:
Allah bir şerri yaratmamış; Allah, şer gibi görünen bir sebebi, hayırlı bir sonuç için işlemiştir.
Bu kıssa bir cümleyi kalbimize çakar:
“Gördüğün şey sebep; görmediğin şey Allah’ın rahmet planıdır.”
f) Allah Resülü ve Zeyd ile Zeyneb hadisesi: Bir aile olayından ümmete hukuk
Zeyd (r.a.) ile eşi Zeyneb (r.a.) arasında ciddi geçimsizlik oluştuğunda mesele Resûlullah’a (s.a.s.) gelir. Resûlullah (s.a.s.) Zeyd’e “Eşini yanında tut, Allah’tan sakın” diye öğüt verir; aile dağılmasın, sorun büyümesin ister. Kul gözüyle bakınca sebep açıktır: evliliği korumak ve bir yuvayı ayakta tutmak.
Fakat Allah bu olayın içinden daha büyük bir toplumsal düzen kurmayı murad eder. O dönem evlatlık, toplumda öz evlat gibi görülüyor; onunla ilgili miras, mahremiyet ve aile hukukunda karışıklıklar yaşanıyordu. Zeyd ile Zeyneb’in ayrılığı ve sonrasında yaşanan süreç, bu yanlış algıyı kökten kıran ilahî bir ders olur. Böylece ümmete şunu öğreten yeni bir hukuk inşa edilir:
Evlatlık, öz evlat hükmünde değildir; soy bağı, miras ve mahremiyet sınırları buna göre belirlenir.
Zahire bakan biri burada durur ve kendi aklıyla sorar: “Bir peygamber, toplumda evlatlığı gibi bilinen birinin boşanmış eşiyle evlenir mi; böyle bir şey nasıl olur?” İlk bakışta olay sanki buradan okunur. Fakat ilahî iradenin kurduğu netice bu sorunun içine hapsolmaz. Çünkü bu hadise, şahsî bir tercih gibi görünse de Allah’ın muradında ümmetin hukukunu arındırmak için yürümüştür: evlatlığın öz evlat gibi sayılmasından doğan cahiliye kalıbı kırılmış, soy bağı, mahremiyet ve miras sınırları yeniden çizilmiş ve toplum doğru bir aile hukuk zemini üzerine inşa edilmiştir.
Yani zahirde bir aile meselesi gibi duran hadise, Allah’ın iradesinde ümmete yön veren kalıcı bir hukuk ve toplumsal bilinç dersine dönüşür. Kul “niçin böyle aktı?” diye şaşırır; Allah ise “ümmetin geleceği bu şekilde arınır ve yeniden kurulur” diye tecelli ettirir.
5) Kaderin rahmet dili: Allah bazı kapıları olaylarla açar
Bu örnekler gibi çok örenkelr vardır. Bu durum bize şunu öğretiyor:
Allah, bazı hedeflere kullarını olaylar üzerinden götürür.
Bazen o olaylar tatlı değildir. Bazen sarsıcıdır. Bazen insanın “ben bunu istemezdim” dediği şeylerdir. Fakat Allah o olayların içine bir rahmet gizler. Rahmet bazen kolaylıkla gelmez; rahmet bazen kırılma üzerinden akarak gelir. Çünkü insan rahatlık içinde kendini yeterli sanır; kırılınca Rabbine yaslanır. İnsan yolunu bildiğini sanır; kırılınca ilahî istikameti görür.
Bu yüzden kader, “acımasız bir yazgı” değildir.
Kader, rahmetli bir terbiyedir.
Allah kulunu sadece korumaz; büyütür.
Büyütmenin yolu bazen sarsılmaktır.
Sarsılmanın içinden ise dua çıkar, teslimiyet çıkar, yeni bir irade çıkar.
Kaderin çalıştığı yer tam burasıdır:
Kulun iradesi bir yerde biter, Allah’ın iradesi oradan yeni bir yol açar.
Kul, “benim çizgim buydu” der, Allah “benim planım daha geniş” der.
İşte kul, o geniş planın içinde yürüdüğünü fark eder.
6) Kulun şaşkınlığı: İmanın terbiyesi
Kul Allah’ı bilir, emri bilir, günahı bilir. Buna rağmen bazen kendini günaha çeken bir ortamın, bir sebebin, bir iç dalganın içinde bulur. Şaşırır. Bu şaşkınlık iman için yıkım değildir. Bu şaşkınlık iman için uyanıştır. Çünkü insan burada şunu görür:
“Ben kendime bile sahip değilim; Rabbim olmadan ayakta duramam.”
Bu idrak, kulluğun cevheridir.
Allah, kulunu tam da bu idrake taşıyacak sahneler kurar.
Kul o sahnede dua eder.
Kul o sahnede kendini tanır.
Kul o sahnede Rabbini daha derinden tanır.
Ve Allah, o tanımanın içinden bir rahmet çıkarır.
7) Son söz: Kul seçer, Allah hayra bağlar
Bütün bu kıssalar ve hakikatler tek bir büyük cümlede birleşiyor:
Kul irade eder, Allah iradesi onu kuşatır;
kul sebebe tutunur, Allah sonucu rahmete bağlar;
kul yürür, Allah yürüttüğü yolu hayra çıkarır.
İşte “kul hesap yapar Allah hesabı başka çıkarır” sözünün Kur’an’daki canlı karşılığı budur. Allah’ın hesabı, kulun iradesini ezmek için değil; kulun iradesini hayra ulaştırmak için çalışır. Allah bazen kulun gitmeyeceği yere onu götürür; çünkü orada kul için bir gelecek vardır. Kul bazen istemediği bir koridora girer; çünkü o koridorun sonunda rahmet beklemektedir. Kul bazen kendini kaybolmuş sanır; çünkü Allah onu daha büyük bir istikamete oturtmuştur.
Kul, bu hakikati kavradığında hem sorumluluğu büyür hem tevekkülü derinleşir.
Ve kalbi şunu söyler:
“Rabbim beni başka bir yola çıkardı sandım;
meğer beni başka bir hayra hazırlıyormuş.”
Saygılarımla
Taşkın Koçak
