Kaş Yapayım Derken Göz Çıkaran “Sosyal Medya Hocaları”

“Dini Anlatırken Dinden Uzaklaştırmak”
Son yıllarda üzerinde en çok düşünmemiz gereken konulardan biri hiç şüphesiz “sosyal medya hocaları” meselesidir. Bu konuda gerçekten çok dertliyim. Eminim ki yalnız değilim; toplum olarak, özellikle de gençleri olumsuz etkileyen bu durumdan hepimiz payımıza düşeni alıyoruz.

Niyetlerin iyi olduğu yerler elbette var. “Gençliğin ve toplumun inancına katkı sunayım, İslam’a hizmet edeyim” diyerek yola çıkan, samimiyetle emek veren insanlar da mevcut. Ancak ne yazık ki ortaya çıkan genel tablo, iyi niyetle açıklanamayacak kadar sorunlu. Çünkü bu alanda niyet kadar yöntem, samimiyet kadar ehliyet, heyecan kadar sorumluluk da belirleyici olmak zorunda.

Günümüzde sosyal medyada din adına konuşanlara baktığımızda karşımıza çok geniş ve dağınık bir yelpaze çıkıyor: Popüler vaizler, ilahiyatçılar, imamlar, tarikat ve cemaat mensupları, fıkıhçı olduğunu iddia eden, hatta hiçbir ilmî altyapısı olmadığı hâlde “din anlatıcısı” rolüne bürünen fenomenler… Herkes konuşuyor. Ama kim, kime, neyi ve nasıl anlatıyor; işte asıl sorun burada başlıyor.

Önce şu gerçeği cesaretle kabul edelim: Türkiye toplumunun genel dinî bilgi seviyesi, sanıldığı kadar yüksek değil. Bunu söylerken kimseyi küçümsemiyorum; bu bir aşağılama değil, sosyolojik bir tespit. Toplumun geniş bir kısmı İslam’ı temel bilgiler düzeyinde tanıyor; bilgi çoğu zaman parçalı, yer yer gelenekle karışmış, yer yer de kulaktan dolma.

Bunu daha anlaşılır kılmak için bir eğitim sistemi benzetmesi yapalım: İslam’ın da adeta “eğitim basamakları” var. Anaokulu gibi temel kavramların öğrenildiği bir seviye… İlkokul gibi ibadetin ve ahlakın omurgasının kurulduğu bir seviye… Ortaokul-lise gibi usulün, ölçünün, derinliğin yavaş yavaş tanışıldığı bir seviye… Üniversite ve akademi gibi metodolojinin, ihtilafların, tarihsel arka planın konuşulduğu daha üst katmanlar…

Toplumun geneline baktığımızda, büyük çoğunluğun din bilgisini bu basamakların ilkokul–ortaokul bandında değerlendirmek daha gerçekçi olur. İşte böyle bir zeminde kalkıp akademik tartışmaları, metodolojik ihtilafları, kelâmî problemleri, tarihsel bağlamdan koparılmış fıkhî detayları ya da zamana ve mekâna uygun olmayan metafizik ve menkıbe örneklerini sosyal medyada doğrudan insanların önüne koyarsanız, bunun adı “ilim tebliği” olmuyor. Daha çok, insanları hazır olmadıkları bir yükle karşı karşıya bırakmak oluyor.

Neticede de şaşırdığımız tablo ortaya çıkıyor: Kafalar karışıyor, güven sarsılıyor, bazı gençler “demek din buymuş” diyerek yanlış bir kanaate kapılıyor; hatta kimi zaman mesele iman krizine, soğumaya ve uzaklaşmaya kadar uzanıyor. Bu yüzden burada asıl mesele “ne anlatıyoruz”dan önce; kime, ne zaman, hangi dille ve hangi ölçüyle anlattığımızdır.

Bunu anlatmamın sebebi şu: Sorun sadece “ne anlatılıyor” değil; aynı zamanda “kime anlatılıyor” ve “nasıl anlatılıyor” meselesidir. Çünkü sosyal medya, ders halkası değil; hızın, gösterinin, polemiğin, kısa videoların ve bağlamdan koparılmış kesitlerin dünyasıdır. Bu dünyada iyi niyetli bir insan bile, farkında olmadan yanlış bir dilin parçası hâline gelebilir. Hatta en acısı, doğru bir hakikati bile yanlış bir kabın içine koyup sunabilir. Böyle olunca hakikat, muhatabın kalbine şifa değil, zihnine yük oluyor.

Mesela medrese geleneği… Bu toprakların asırlık ilim ve edep mirasıdır. Sabırla çalışılan dersler, hoca-talebe disiplininin, usulün ve saygının adıdır. Medreseli bir hoca sosyal medyada göründüğünde toplum haklı olarak şunu bekler: Sağlam, dengeli, ölçülü bir dil ve bilgi. Fakat sosyal medya, medrese halkasının devamı değildir. Medrese içinde seviyeye göre, tedricen ve bağlamla yürüyen dil; sadeleştirilmeden, muhatabın hazır oluşu hesaba katılmadan geniş kitlelere taşındığında, doğru söz bile sert bir kabuk içinde sunulup hikmetini kaybedebiliyor.

Elbette haram-helal konuşulacak, elbette nasihat edilecek. Ama “her doğru, her yerde söylenmez.” Çünkü sosyal medyanın muhatabı, yıllarca ders halkasında yetişmiş talebeler değil; dinî altyapısı farklı, çoğu zaman kırılgan, özellikle de genç bir kitle. Genç, merhametle, hikmetle, kulluğun ruhuyla henüz tanışmadan keskin hükümlerle karşılaşınca sarsılıyor ve geri çekiliyor. İçinde “Din hep yasaklardan mı ibaret?”, “Bu kadar sertlik normal mi?” gibi sorular büyüyor ve bazen iş “Eğer din buysa bana uzak” cümlesine kadar gidebiliyor. Burada sorun medrese değil; geleneğin sosyal medyaya ham ve filtresiz taşınmasıdır.

Bir başka uçta ilahiyatçılar var. Akademi içinde, metodoloji derslerinde, ilmî tartışma kültürüyle ele alınması gereken meselelerin birkaç dakikalık videolara sıkıştırılıp bağlam kurulmadan topluma sunulması ciddi bir problem. Elbette ilmî tartışma olacak, meseleler konuşulacak. Ancak her doğru bilgi, her ortamda ve her seviyede aynı biçimde anlatılamaz. Kelâmın, fıkhın, hadis usulünün, tarihsel okumaların kendi dili vardır; bu dil arka plan ister, çerçeve ister. Çerçeve kurulmadan yapılan tartışmalar özellikle gençlerde şu duyguyu doğuruyor: “Demek ki şimdiye kadar bildiklerim yanlışmış.” Ardından “O zaman kim doğru söylüyor?” geliyor. Sonra da “Madem bu kadar ihtilaf var, din güvenilir değil” noktasına savrulabiliyor. Burada da sorun dinin kendisi değil; dinin akademik boyutunun halkın gündemine hazırlıksız bir biçimde taşınmasıdır. Bu durumda tartışmalı konulara itilen genç kuvvetlenmiyor, sarsılıyor.

Diğer tarafta “menkıbe dili” dediğimiz bir alan var. Özellikle bazı tarikat veya cemaat çevrelerinde dinin merkezi, Kur’an ve sahih sünnetten uzaklaşıp rüyalar, olağanüstülük anlatıları, keşifler, keramet yarışları etrafında şekillenebiliyor. İlmî temeli net olmayan, hatta akideyle çelişebilecek kadar problemli iddialar milyonlara ulaşıyor. Bu yaklaşım bir yandan dini gerçeklikten koparıyor; bir yandan da inancı kırılgan hâle getiriyor. Çünkü masalın ömrü kısa olur. Bir soru geldiğinde, bir çelişki belirdiğinde genç “din buysa ben yokum” diyebiliyor. Oysa din, hikâye tüketmek değil; hayat inşa etmektir. Merhameti, adaleti, emaneti, ahlakı, kul hakkını taşır. İnsanların yarasına merhem olur; onları hayata hazırlar.

Bir başka sıkıntı da bazı fıkıh hocalarının, toplumun altyapısını dikkate almadan tali meseleleri merkeze taşımasıdır. Tarihsel bağlamda zaruret için konuşulmuş ruhsatların bugünün gündemine taşınması; temel usul anlatılmadan yapılan tartışmalar insanları yorar.

Beni en çok yaralayan başlıklardan biri ise takipçi uğruna dinin ciddiyetinin zedelenmesidir. Takipçi artırmak için yapılan yapmacık espriler, anlamsız şakalar, dikkat çekmek adına sergilenen tuhaf tavırlar… Bunlar bir noktaya kadar “iletişim tekniği” diye geçiştirilebilir. Fakat bazıları var ki mesele artık teknik değil; edepten ve temsil sorumluluğundan çıkmış durumda. Üzerinde sarık-cübbe olan, toplumun gözünde dinî temsil iddiası taşıyan bazı kişilerin, “kitleyi tutmak” uğruna belden aşağı muhabbetlere, imalı şakalara, seviyesiz göndermelere kapı aralaması gerçekten acı.

Burada zarar gören sadece kişi değil; dinin ciddiyeti, ilmin haysiyeti, temsilin itibarıdır. Genç bunu görünce “Demek din bu kadar hafif bir şeymiş” diyor. Daha kötüsü, “Demek dindarlık bir gösteriymiş” diye düşünüyor. Bu hâl bizi derinden yaralıyor. Çünkü “toplumu bilgilendireyim” derken, farkında olmadan toplumu dinden imandan ediyoruz. Sosyal medya bir sınır ister. Her içerik her üslupla verilmez. Her şaka masum değildir. Her dikkat çekme hamlesi tebliğ değildir.

Bir de işin kavga boyutu var ki, bence en yıkıcı taraflardan biri burası. Hocaların birbirine laf yetiştirmesi, hedef göstermesi, ağır ithamlarla konuşması; kimi zaman da “reddiye” üzerinden adeta bir yarışa girmesi… Bu tablo, ilmi büyütmüyor; tam tersine güveni tüketiyor. Kim kime “sapık” dedi, kim kime “cahil” dedi; kim kimi “satılmış” ilan etti… Bu dili izleyen genç, hakikat arayışına değil, dinden soğumaya yöneliyor. Çünkü kendi kendine şu soruyu soruyor: “Bu kadar öfke, bu kadar hakaret, bu kadar kibir… Bu din kime huzur verdi?”Din anlatımında amaç rakibi yenmek değil, kalbi kazanmak olmalı. Haklı olabilirsiniz; ama üslup yanlışsa, zemin doğru değilse haklılığın bereketi gider. Kırıcı sertlik insanları dağıtır; merhamet dili ise toplar. Bizim de toplamaya ihtiyacımız var.

Burada bir parantez açıp kurumsal kimlikle konuşanlara da değinmek isterim. Son dönemde bazı Diyanet mensubu hocaların sosyal medyada insanları tahrik eden, polemiği körükleyen, yapıcı değil yıkıcı bir üsluba kaydığına şahit oluyoruz. Diyanet toplum gözünde bir “denge” yeridir; oradan konuşan dilin daha kapsayıcı, daha sükûnetli, daha öğretici olması beklenir. Sözün bağrından konuşmak varken, sözün kıyısından konuşmak; imalı cümlelerle, üstten bakışla, “siz anlamazsınız” tonuyla konuşmak fayda getirmiyor. Aksine insanları savunmaya geçiriyor, dinle araya mesafe koyduruyor. Peygamberimizin “kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin” uyarısı, tam da bugün bu mecrada bize pusula olmalı. Üslubun sertliği kalbi kapatıyorsa; hakikat kapının önünde kalsa bile içeri giremez.

Bütün bunların arkasında güçlü bir damar daha var: şöhret ve para. Sosyal medya beğeniyle, takipçiyle, yorumla, reklamla çalışır. “İyi içerik”ten önce “çok izlenen içerik” ödüllendirilir. Böyle olunca bazıları farkında olmadan algoritmanın rızasına çalışmaya başlıyor: daha çarpıcı başlık, daha keskin laf, daha hızlı hüküm, daha fazla kavga… Oysa din dili acele hüküm dili değildir. Din dili sabır ister, emek ister, tedricilik ister. Tedricilik olmazsa doğru söz bile bazen fayda üretmez; hatta zarar üretir.

Peki ne yapmalı? Bu alanda uyarılması gerekenler tek bir grup değil. Akademisyenler, medreseliler, menkıbe anlatıcıları, popüler vaizler, fenomenler, Diyanet mensupları… Hepsinin ortak sorumluluğu aynı: temsil. Bu toplumun ihtiyacı çok net: anne-baba hakkı, kul hakkı, emanet bilinci, adalet, merhamet, komşuluk, aile içi saygı, helal-haram hassasiyeti, gıybetin tahribatı, iş ahlakı, trafikte edep, okulda saygı, ortak yaşam kültürü… İnsanların manevi dünyasını onaran, hayatı güzelleştiren konular.

İslam, atom parçalarcasına didik didik edilerek insanı yoran bir teoriye indirgenemez. Aynı şekilde menkıbelerle masallaştırılıp gerçeklikten koparılan bir “gösteri dini” de değildir. İslam kalbi diriltir, ahlakı inşa eder, toplumu onarır.

Son söz olarak şunu tekrar edeyim: İçinde iyi niyetliler var. Güzel yapanlar var. Fakat bu oran sınırlı; bazen iyi niyet de yetmiyor. Çünkü yöntem yanlışsa, üslup yaralıysa, amaç kaymışsa iyi niyet bile zarar üretebiliyor. O yüzden diyorum ki: Niyet, bilgi, hikmet ve edep bir arada olmazsa sonuç çoğu zaman aynı: Kaş yapayım derken göz çıkarıyoruz.

Şunu bilelim: Bu göz yalnız bir kişinin gözü değil; toplumun güven gözü, gençlerin umut gözü, dinin temsil gözü… Allah hepimizi bu vebalden korusun.

Saygılarımla
Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir