Kapitalizmin küresel tarihinin sahnesinde Amsterdam, Londra ve New York merkezli üç büyük merkez dünyayı dönüştürmüştü. Peki, Osmanlı ve Türkiye’nin bu büyük değişim karşısındaki duruşu ve kapitalizm ile ilişkisi nasıl oldu? Osmanlı İmparatorluğu, kapitalizmin Batı’da doğuşunu ve yükselişini nasıl algıladı? Cumhuriyet döneminde Türkiye kapitalizmi nasıl yorumladı ve onunla nasıl ilişki kurdu?
Osmanlı İmparatorluğu, kapitalizmin doğuşunu ve ilk evrelerini Avrupa’daki rakiplerinin aksine geç fark etti. Amsterdam’ın 17. yüzyıldaki finansal devrimini ve Londra’nın sanayi devrimini anlamakta geciken Osmanlı, uzun süre geleneksel ekonomik anlayışını sürdürdü. Osmanlı, Avrupa’daki ekonomik dönüşümü başlangıçta “ticari, sanayi ve teknolojik gelişmeler” olarak algıladı. Ancak bu dönüşümlerin derin sosyal ve ekonomik anlamlarını fark etmekte zorlandı. Çünkü Osmanlı’nın iktisadi zihniyeti, devleti merkeze alan ve sermaye birikimini kısıtlayan bir yapıya sahipti.
Avrupa’nın ekonomik atılımına karşı, Osmanlı’nın temel yaklaşımı, devletin himayesinde sınırlı reformlar yaparak batının sanayi devimlerinin kısmen transfer etti. 19. yüzyıl Tanzimat döneminde gerçekleştirilen reformlar, aslında Osmanlı’nın kapitalizme karşı ilk kapsamlı hamlesidir. Fakat bu reformlar ekonomik liberalizmi değil, daha çok bürokratik ve askeri modernizasyonu hedefliyordu. Dolayısıyla Osmanlı, kapitalizmi tam olarak kavrayamadığı gibi, onun finansal ve sanayi gücünü etkin bir şekilde kendi lehine dönüştüremedi.
Öte yandan, İngiltere merkezli küresel kapitalizm Osmanlı coğrafyasını yoğun şekilde etkiledi. Osmanlı’nın dış ticaret dengesi, Londra finans çevrelerine bağımlı hale geldi. Osmanlı ekonomisi borçlarla çevrildi, bu durum giderek bir dışa bağımlılığa yol açtı. Londra sermayesi, demiryolu inşasından bankacılığa kadar birçok alanda Osmanlı ekonomisine nüfuz etti. Bu durum, Osmanlı’nın kapitalizme pasif bir şekilde dahil olmasına neden oldu. Osmanlı ekonomisi, kapitalizmin aktif katılımcısı olmaktan çok, Avrupa sermayesinin genişleme alanı haline dönüştü.
Cumhuriyet dönemiyle birlikte Türkiye, kapitalizm ile ilişkisini yeniden tanımlamak zorunda kaldı. Atatürk döneminde Türkiye, kapitalizmi ulusal çıkarlar doğrultusunda yönlendirmek isteyen devletçi bir anlayışı benimsemiştir. Osmanlı’nın düştüğü dışa bağımlılık tuzağına tekrar düşmemek için devletçi ekonomi modeli ile kalkınma yolunu seçti. Ancak 1950 sonrası Demokrat Parti döneminde serbest piyasa ve Batı ile entegrasyon politikaları güç kazandı. Türkiye, böylelikle New York merkezli Amerikan kapitalizmine de yakınlaşmaya başladı.
Türkiye’nin kapitalizmle ilişkisi özellikle Soğuk Savaş yıllarında şekillendi. Batı blokuyla kurduğu ilişkiler, NATO üyeliği ve Marshall yardımları Türkiye’nin New York ve Londra merkezli küresel finans ve sanayi sistemleriyle daha da entegre olmasına yol açtı. Ancak Türkiye bu dönemde hep bağımlı bir pozisyonda kaldı; kendi sermayesini ve üretim kapasitesini geliştirmek yerine dış sermayeye ve dış yardıma bağımlılığı sürdü.
1980 sonrası küreselleşme dalgasıyla birlikte Türkiye kapitalizmi daha net benimsedi. Özelleştirmeler, finansal liberalizasyon ve ihracata dayalı büyüme politikalarıyla Türkiye ekonomisi uluslararası sermayeye daha fazla açıldı. Bu dönemde Londra ve New York finans merkezleriyle ilişkiler yoğunlaştı. Türkiye sermaye piyasalarını geliştirdi ancak finansal krizlerle de sıkça karşılaştı. Çünkü kapitalizmin merkezlerinde yaşanan krizler, Türkiye ekonomisini derinden etkiledi; 2001 krizi ve 2008 küresel finans krizi bunun en somut örnekleri oldu.
Bugün Türkiye, kapitalizmin yeni yükselen merkezleri ile ilişkilerini güçlendirme yoluna girmiş durumda. Çin, Hindistan, Güney Kore gibi ülkelerle ekonomik ilişkilerini çeşitlendiriyor. Özellikle son dönemde Dubai, Singapur ve Şanghay gibi finansal merkezlerle kurulan ilişkiler, Türkiye’nin küresel kapitalizmdeki rolünü yeniden şekillendiriyor. Ancak Türkiye’nin kapitalizmle ilişkisi hâlâ tamamıyla eşitlikçi ve üretken değil; daha çok dış sermayeye ve dış teknolojiye bağımlılık olarak devam ediyor.
Sonuç olarak kapitalizmin kendi doğasındaki vahşi, insani değerleri yok eden yönüne teslim olmadan, insani ve irfani değerleri yok saymadan kapitalizmi bir araç olarak kullanabiliriz ve kullanmalıyız. Ülkenin refahını ve zenginliğini artırmak için bunu yapmak zorundayız. Unutulmamalıdır ki günümüz dünyası artık yalnızca kapitalist ekonomik model ile yürümektedir. Eski doğu bloku ülkeleri ve komünist rejimler dahi bu yöntemi benimseyerek ekonomik büyümeyi sağlamışlardır. Herkes çaresizce kapitalizme sarılmıştır. Kapitalizmin getirdiği ağır sosyal sorunlar vardır ve olmaya devam edecektir. Ancak şimdilik bu düzene uyum sağlamak zorundayız çünkü sistemi kuranlar ve İkinci Dünya Savaşı’nı kazanan güçler, düzenin devamı için ne gerekiyorsa yapmaktadırlar.
Saygılarımla,
Taşkın Koçak