Geçtiğimiz günlerden birinde bir akaryakıt istasyonunda durdum. Aracımın deposu dolarken gözüm standa dizili gazetelere takıldı. Yıllardır elime almadığım bu kağıt yığını, sanki bir zaman kapsülü gibi duruyordu. İnsanın çocukluk fotoğrafına bakıp bir an susması vardır ya… aynen öyle sustum. Sayfaları çevirmeden duramadım. Büyük puntolu başlıklar, mürekkebin o kendine has kokusu, parmakta kalan boya… Eskiden her sabah okunur, kahvaltı masasında kenara bırakılır; sonra da kim bilir hangi dolabın altına, hangi pencerenin tozuna ya da mutfak çöpünü sarmaya dönüşürdü.
Market sorumlusuna, “Gazete satılıyor mu hâlâ?” diye sordum. Gülümseyerek ama biraz da mahcup bir tonda cevap verdi:
“Çok az abi. Alanların çoğu da okumak için almıyor. Cam silen var, yere seren var. Hatta özellikle eski gazeteleri isteyen bile çıkıyor.”
O an içimde küçük bir sızı dolaştı. Çünkü bu stand sadece gazete satmıyordu; aslında bir devrin son nöbetini tutuyordu. Ve içimden şu soru geçti:
Neden kağıt gazete haberciliği ölümünü kabullenemiyor? Televizyon bile eski kudretini yitirirken bu iki kadim mecra neden hâlâ ayakta kalmaya çalışıyor?
Eskiden haberin bir ritmi vardı. Gazete günün hafızası, televizyon günün sahnesiydi. Sabah gazete alınır, akşam ana haber izlenirdi. O ritim bir milleti aynı gündemde buluşturur, aynı kelimelerle düşünmeye alıştırırdı. Herkes aynı manşeti görür, herkes aynı spikerin ses tonuna maruz kalırdı. Haberin akışı belirliydi; kim anlatacak, ne zaman anlatacak, nasıl anlatacak belliydi.
Ama şimdi…
Şimdi haber beklenmiyor. Haber koşuyor.
Bir olay oluyor ve daha olayın tozu kalkmadan cep telefonlarımızın ekranı yanıyor. Sosyal medya, haberi birkaç saniyede milyonlara ulaştırıyor. Hız baş döndürücü. Fakat hızın olduğu yerde başka bir şey daha büyüyor: bilgi kirliliği. Çünkü artık herkes habercinin kendisi. Bir görüntü düşüyor, bir cümle yayılıyor, bir iddia köpürüyor. Doğru mu değil mi, kimsenin vakti yok; çünkü yeni bir dalga daha geliyor. Eski dünyanın “editoryal süzgeci” bu akışın içinde zayıflıyor. Televizyonun ana haber bülteni o yüzden eski ağırlığını kaybediyor; gazetenin “yarın okursun” cümlesi o yüzden havada kalıyor.
İşin garibi, biz haberi daha hızlı tüketirken daha fazla şeye ihtiyaç duyuyoruz:
Hem hızlı olmasına, hem güvenilir olmasına.
Bu ikisini aynı anda yapabilen mecra ise artık insanın tek başına kurabileceği bir düzen değil. Burada devreye yeni bir akıl giriyor: yapay zekâ.
Yapay zekâ haberciliği dediğimiz şey, “bir robot oturup haber yazıyor”dan ibaret değil. Bu işin kalbinde başka bir şey var:
Dünyadaki dev veri okyanusunu tarayıp, ayıklayıp, bağlayıp, anlamlı bir bütüne çevirmek.
Şimdi düşünün…
Bir deprem oluyor. Aynı anda yüzlerce kamera, binlerce sosyal medya paylaşımı, resmi kurumların açıklamaları, sensör verileri, uydu görüntüleri, trafik yoğunluğu, hastane doluluk oranı… Hepsi tek bir anda akıyor. İnsan zihni bu akışı toplu olarak yakalayamaz. Ama yapay zekâ yakalıyor. O veriyi kazıyor, cevherini çıkarıyor. Sahte görüntüyü ayıklıyor. Çelişkili bilgiyi işaretliyor. Bir güven skoru çıkarıyor. Sonra o haberi okurun ihtiyacına göre yeniden biçimliyor: kısa özet, derin analiz, haritalı anlatım, sesli haber…
Geleceğin haber sistemi işte böyle çalışacak. Gazetenin yerini tek bir “site” almayacak. Televizyonun yerini tek bir “kanal” almayacak. Yerini akıllı haber ağı alacak.
Bir ağ düşünün:
- Her kaynağı aynı anda toplayan,
- Doğruluk puanı veren,
- Kişiye özel anlatan,
- Sesi, yazıyı, görüntüyü birleştiren,
- Okuru sadece izleyen değil, soru soran ve katkı sunan bir özne yapan…
Habercilik “okunan ve izlenen” bir şey olmaktan çıkıp “yaşanan” bir şeye dönüşecek. Haber, ekranın içinde duran bir metin değil; insanın günlük hayatına akan, onunla konuşan, onunla birlikte karar veren bir yol arkadaşı olacak.
Peki gazeteci?
Gazetecilik bitecek mi?
Hayır, bitmeyecek.
Sadece yer değiştirecek.
Yapay zekâ rutin olanı alacak: veri toplama, ilk taslak, hız, sınıflandırma, dağıtım…
İnsana kalan şey daha kıymetli olacak: yorum, bağlam, vicdan, hikâye.
Yapay zekâ haberi yapacak; insan gazeteci o yapılan cevheri insanın kalbine değecek bir metine dönüştürecek. Çünkü makine rakamı bilir, insan acıyı bilir. Makine hızla anlatır, insan “neden” sorusunu taşır. Makine olayı görür, insan hikâyeyi okur.
Gazete o yüzden direniyor. Televizyon o yüzden hâlâ bir gölge gibi de olsa yaşıyor. Çünkü ikisi de yalnızca haber değil, bir medeniyet alışkanlığıydı. Bir terbiye, bir hatıra, bir ev ritüeliydi. Kaybolmaları demek yalnızca bir aracın kapanması değil, bir dilin susması demek.
Ama nehir tersine akmıyor.
Haber yeni yatağını açıyor.
Gün gelir matbaa makineleri tamamen susar. Ana haber stüdyoları da birer nostalji fotoğrafına dönüşür. Fakat haberin özü, hakikat arayışı, hiç susmaz. Sadece form değiştirir. Mürekkep kokusu veri kokusuna karışır. Akşam bülteni yerini kişisel akışa bırakır. Manşet yerini akıllı özetlere bırakır.
Artık şunu anlamalıyız:
Bir devrin son direnişi aslında bir yeninin doğum sancısıymış.
Son söz yine gazeteler ve televizyonlar için olsun:
“Araştırdık, yazdık, öğrettik.
Şimdi bayrağı daha hızlı taşıyacak yeni zekâlara devrediyoruz.
Haber yaşar; sadece kılık değiştirir.”
Bu sözler, dönüşümü görmek istemeyip konvansiyonel medyada ısrar edenlere ithaf olunur.
Saygılarımla,
Taşkın Koçak
