İslam Geleceğe Hazır, Peki Ya Müslümanlar?

İslam’ın geleceğe hazır olduğu, ancak Müslümanların aynı hazırlığı sergilemekte zorlandığı sıklıkla dile getirilen bir gerçektir. Günümüz dünyası teknolojik ilerlemenin hızlandığı, yapay zekâ başta olmak üzere birçok alanda çığır açıcı gelişmelerin yaşandığı bir döneme sahne olmaktadır. Bu yenilikler, insan yaşamını kolaylaştırma potansiyeli taşırken, aynı zamanda beraberinde önemli ahlaki ve sosyal sorunlar da getirmektedir. Tam da bu noktada İslam, insanlığın manevi ve etik pusulasını oluşturma konusunda büyük bir görev üstlenebilir. Nitekim İslam, 8. ile 12. yüzyıl arasında yaşanan “Altın Çağ” döneminde bilimin, felsefenin ve teknolojinin gelişimine öncülük ederek, insanlığın ufkunu genişletmiştir. Bugünün Batı medeniyeti de dâhil olmak üzere, pek çok toplumun bilimsel ve entelektüel birikimine önemli katkılar sunmuş olan bu dönem, İslam’ın bilim ve düşünceyle çelişmediğinin kanıtıdır.

Ancak günümüzde İslam’ın bu potansiyelini hakkıyla yansıtan bir toplumsal pratik görebilmek zordur. Müslümanların teknoloji ve bilim konusundaki geri duruşları, kimi zaman İslam’ın aslında hiç de reddetmediği yeniliklere şüphe veya mesafeyle yaklaşmaları, İslam’ın evrensel mesajının doğru anlaşılmasını engellemektedir. Bu durum, inananların kendi iç reform ve dönüşüm süreçlerini hızlandırmaları gerektiğini de göstermektedir. Zira İslam, sadece bir inanç sistemi olmaktan öte, her çağın ihtiyaçlarına cevap verebilecek dinamizmi bünyesinde barındırır. Müslümanlar ise bu dinamizmi hayata geçirmede çoğu zaman isteksiz ya da yetersiz kalabilmektedir. İçinde bulunduğumuz yüzyılda insanoğlunun teknolojiyle kurduğu ilişkide artan sorunlar, yapay zekâ ve robotik gibi alanlarda yaşanan baş döndürücü ilerlemelerle birleşince, derin bir manevi boşlukla karşı karşya kalacağımız aşikardır. İşte burada, İslam’ın insana dair bütüncül yaklaşımı ve yaratılış amacını temel alan anlayışı, büyük bir “kurtuluş limanı” olma potansiyelini göstermektedir.

İslam’ın gelecek vizyonu ve teknolojiye bakışı, temelde Kur’an ve Sünnet’in rehberliğinde şekillenmektedir. Kur’an, düşünmeyi, araştırmayı ve öğrenmeyi ısrarla teşvik eder. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sahabeye ilmî faaliyetlerde ve yeni koşullara uygun akıl yürütmede sağladığı serbestlik de İslam’ın özünde bilime, ilime ve yeniliğe açık olduğunun göstergesidir. Örneğin 8. ile 12. yüzyıllar arasında İslam âlimleri astronomi, matematik, tıp ve felsefe gibi pek çok alanda çığır açıcı çalışmalara imza atmışlardır. Bu süreçte Müslüman dünyada hem tercüme faaliyetleriyle Antik Yunan, Hint ve Pers kaynakları İslam coğrafyasına aktarılmış hem de yepyeni eserler üretilmiştir. Endülüs’te ve Bağdat’taki Bilgelik Evleri (Beytülhikme) bu ilim ve fikir hareketinin kalbi konumunda olmuştur.

Ne var ki ilerleyen dönemlerde Müslüman toplumlardaki iç siyasi ve sosyal çalkantılar, dışarıdan gelen istilalar ve farklı faktörler bu ilmî canlılığı büyük ölçüde sekteye uğratmıştır. Modern çağda Batı’nın teknolojik ve bilimsel hamleleriyle dünya liderliği konumuna gelmesi, Müslüman toplumlarda bir özgüven kaybına neden olmuştur. Bu özgüven kaybı bir kısım toplulukları taklitçi bir modernleşmeye iterken, bazı kesimlerde de bilim ve teknolojiye karşı kuşkucu bir tavır gelişmesine yol açmıştır. Hâlbuki bu iki uç yaklaşım da İslam’ın özündeki, üretken ve evrensel mesajıyla bağdaşmaz. Zira İslam, insanın dünyayı imar etmesini, topluma ve insanlığa faydalı ilim üretmesini emreder.

Bugün yapay zekâ, genetik mühendisliği, kuantum bilgisayarlar vb. birçok alanlarda yaşanan gelişmeler, insanlığın önünde yeni ufuklar açmaktadır. Ancak bu yeni ufuklar beraberinde etik ve ahlaki krizler de gebedir: Yapay zekânın kötü niyetli kullanımı, genetik müdahalelerin doğurabileceği insan onuru ihlalleri veya sürekli çevrimiçi yaşamanın tetiklediği psikolojik sorunlar buna örnek gösterilebilir. İslam’ın bu noktada sunduğu çözümler, sadece “haram” ya da “helal” kapsamında hüküm vermekle sınırlı değildir. Ahlakın, kul hakkının, adaletin ve merhametin hâkim olduğu bir toplumsal ve bireysel düzene işaret etmesi, İslam’ı gelecek yüzyılların karşılaşacağı sorunlar için güçlü bir kurtuluş kaynağı kılar. Fakat bu potansiyel, Müslümanların onu nasıl sunduğuna ve hayata geçirdiğine göre şekillenir.

İslam’ın “çağlara hitap eden” evrensel özelliği, tarihin farklı dönemlerinde kendini göstermiştir. Fakat günümüzde teknoloji ve bilimin ivmesi çok daha yüksektir; değişim hızlanmıştır. Böyle bir dünyada Müslümanların, İslam’ın temel ilkelerine dayanarak yeni üretimler yapması, dinin sabit ve değişmez hükümleriyle yeniliklere dair içtihat ve yorumlar arasında sağlam köprüler kurması gerekmektedir. İslam âlimleri, tıpkı Altın Çağ âlimlerinin yaptığı gibi, kendi zamanlarının bilimsel ve felsefi birikimiyle irtibat kurarak içtihatlarını derinleştirmelidir. Bu yolla İslam’ın, robot etiğinden yapay zekâ algoritmalarının düzenlenmesine kadar uzanan geniş bir yelpazede rehberlik yapması sağlanabilir.

Ne yazık ki bu, günümüz Müslümanlarının genelinde yeterince görülmemektedir. Bazı Müslümanlar, teknolojik gelişmeleri sorgulamaksızın benimseyerek modern hayatın olumsuz yanlarına karşı savunmasız hale gelirken, bazıları da teknolojiye mutlak bir düşmanlıkla yaklaşarak toplumu ve genç nesilleri ilgisizliğe sürüklemektedir. Her iki uç yaklaşım da İslam’ın ruhuyla çelişmektedir. İslam’ın esas öğretilerini prangaya vuran ve nefes almasını güçleştiren bu yaklaşımlar, gerçekte İslam’dan değil, Müslümanların yanlış tutumlarından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla İslam’ın geleceğe seslenmesini sağlayacak en kritik unsur, Müslümanların kendi iç dönüşümünü başarması ve İslam’ın özündeki dinamizmi yeniden keşfetmesidir.

SONUÇ

Sonuç olarak, İslam özünde geleceğe hazır bir dindir; evrensel, zamana ve mekâna sığmayan mesajlarıyla insanlığın zorlandığı birçok konuda rehberlik etme kapasitesine sahiptir. Tarihte bilimin ve teknolojinin gelişimine öncülük eden İslam medeniyeti, bugünün ve geleceğin sorunlarına da çözümler sunabilecek güçlü bir birikime sahiptir. Ancak bu potansiyelin hayata geçirilmesi, Müslümanların yenilikçi bir bakış açısını benimsemelerine, özgüven ve bilinçle hareket etmelerine bağlıdır. Yapay zekâ gibi ileri teknolojilerin doğurabileceği manevi boşluk ve etik ikilemlerin aşılmasında, İslam’ın insani değerleri öncelediği öğretileri büyük önem taşımaktadır.

Bu noktada Müslümanların birincil görevi, İslam’ın ana kaynaklarındaki özgür düşünce, ilme teşvik ve insanlığa hizmet ruhunu yeniden canlandırmaktır. Eğer bunu başarabilirlerse, İslam’ın “kurtuluş limanı” olma iddiası, sözde kalmayacak ve insanlık için somut bir alternatife dönüşecektir. Aksi halde İslam’ın evrensel mesajı, kendi inananlarının ihmalleri ve hatalı tutumları nedeniyle gölgede kalmaya devam edecektir. Unutmamak gerekir ki İslam bir inanç sistemi olarak, her çağa hitap eden bir dinamizme sahiptir; onun önündeki en büyük engel, çoğu zaman Müslümanların tutumu ve yanlış algılarıdır.

Geleceğe hazırlanırken, İslam’ın bilimle çelişmediğini ve aksine bilimsel faaliyetlerin bir motivasyon kaynağı olarak görülebileceğini ortaya koymalıyız. Teknolojinin getirdiği imkânlar ve riskler, ancak sağlam bir etik anlayışıyla dengelenebilir. Bu etik anlayışı dünya görüşü olarak benimseyen, ilim ve irfanı hayatın merkezine koyan bir Müslüman toplumu, hem kendi refahını artıracak hem de insanlığa yol gösterecektir. İslam ve geleceğin buluşma noktasında, aracı rolü oynayacak kişiler ve kurumlar, doğru bir metodolojiyle çalıştıklarında, İslam’ın kapsayıcı ve ufuk açıcı mesajını modern çağa taşıyabilirler. Böylece, Müslümanların gerçekte sahip olduğu ama unuttuğu entelektüel miras ve yenilenme kapasitesi yeniden keşfedilmiş olacaktır.

Saygılarımla

Taşkın Koçak

29.03.2025

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir