İslam Dünyasında Bilimin Altın Çağı

8–13. Yüzyıllar Arasında Bilim, Kültür ve Medeniyet

Bir an için bugünkü dünyayı düşünelim: cebimizdeki telefonlar, kullandığımız algoritmalar, hastanelerdeki teşhis yöntemleri, gökyüzünü anlamamızı sağlayan fizik kuramları… Bunların hepsi sanki modern Batı dünyasında bir anda ortaya çıkmış gibi anlatılır. Oysa bu hikâyenin çok daha derin, çok daha zengin bir geçmişi var. Aslında bu geçmişin merkezinde, 8 ile 13. yüzyıllar arasında parlayan İslam dünyasının bilimsel altın çağı duruyor.

Bu dönem sadece “Müslüman bilim insanlarının yaşadığı bir çağ” değildir. Aynı zamanda bilginin sınır tanımadığı, farklı kültürlerin bir araya gelip ortak bir akıl ürettiği, bilimin devlet politikası hâline geldiği benzersiz bir medeniyet tecrübesidir. Bugün Batı’da gelişen modern bilimin yollarının önemli bir kısmı, farkında olalım ya da olmayalım, bu dönemde atılan temeller üzerinden geçmiştir.


Bilginin Peşindeki İslam Medeniyetleri

İslam dünyasında bilime verilen önemi, yalnızca bireysel merakın ya da birkaç dahinin gayreti olarak göremeyiz. Bu ilgi, zamanla bir medeniyet refleksine dönüştü: bilgiyi aramak, toplamak, tartmak ve üretmek… Özellikle Abbasiler döneminde bu yaklaşım, doğrudan devlet desteğiyle kurumsallaşarak güçlü bir ivme kazandı.

Bağdat’ta kurulan Beytü’l-Hikme (Bilgelik Evi) bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi. Burası sadece kitapların saklandığı bir yer değil; aynı zamanda çeviri merkezi, araştırma kurumu ve düşünce atölyesi gibiydi. Farklı coğrafyalardan gelen âlimler burada buluşuyor, metinler okunuyor, tartışılıyor, karşılaştırılıyor ve yeni sorularla yeniden yazılıyordu.

Yunan, Hint, Pers ve Süryani kaynakları Arapçaya çevrilirken amaç “kopyalamak” değil, anlamak ve geliştirmekti. Bu yüzden çeviri işi kuru bir aktarım olarak kalmadı; metinler eleştirildi, eksikleri tamamlandı, yeni yöntemlerle zenginleştirildi. Halifeler ve yöneticiler bilim insanlarını maddi olarak destekliyor, onlara maaş bağlıyor, hatta bazı eserlerin değerinin “ağırlığınca altın”la ölçüldüğünün anlatıldığı rivayetler dolaşıyordu. Kısacası bilim, bu dönemde bir hobi değil; itibar gören, korunan ve teşvik edilen bir toplumsal güçtü.

Batı’nın Bilimsel Temelleri ve İslam Dünyası

Bugün Batı bilim tarihine baktığımızda, birçok temel kavramın izini sürdüğümüzde yolumuz İslam dünyasına çıkar. Matematikten tıbba, astronomiden fiziğe kadar pek çok alanda yapılan çalışmalar, yüzyıllar sonra Avrupa’da Rönesans’ın ve Aydınlanma Çağı ilebilimsel devrimin önünü açmıştır.

Örneğin el-Harezmi, sadece bir matematikçi değil, modern dünyanın düşünme biçimini şekillendiren isimlerden biridir. Cebir üzerine yazdığı eserler, problemi adım adım çözme kültürünü yaygınlaştırdı; bugün yazılımın mantığında gördüğümüz “yöntem” fikrinin kökleri buradan çıkmıştır. Cebirin kurucusu olarak kabul edilir ve adından ortaya çıkan “algoritma” kavramı bugün bilgisayar bilimlerinin temelini oluşturmaktadır. Kullandığımız yazılımların, arama motorlarının ve yapay zekâ sistemlerinin arkasındaki mantık, köklerini onun çalışmalarında bulur.

Akıl, Gözlem ve Deney

Farabi, aklı merkeze alan felsefi yaklaşımıyla Doğu ve Batı düşüncesi arasında bir köprü kurmuştur. Platon ve Aristoteles’i sadece aktarmamış, onları yorumlamış ve yeni bir sistem inşa etmiştir. Onun düşünceleri, yüzyıllar sonra Avrupa skolastik felsefesini derinden etkilemiştir.

İbn Sina, tıp tarihinde eşine az rastlanır bir figürdür. “El-Kanun fi’t-Tıb” yalnızca bir kitap değil, teşhis ve tedaviyi sistematikleştiren bir çerçevedir; bu yüzden yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalarda temel başvuru metni olarak kullanıldı. “El-Kanun fi’t-Tıb” adlı eseri, Avrupa üniversitelerinde 17. yüzyıla kadar temel ders kitabı olarak okutulmuştur. Hastalıkları sınıflandırması, deney ve gözleme verdiği önem, modern tıbbın habercisidir.

Biruni, bilimsel yöntemin erken temsilcilerindendir. Coğrafya, astronomi, fizik ve antropoloji alanlarında yaptığı çalışmalarla, doğayı anlamada ölçüm ve gözlemin vazgeçilmez olduğunu göstermiştir. Dünyanın yarıçapını dönemin imkânlarıyla şaşırtıcı bir doğrulukla hesaplaması, onun bilimsel ciddiyetinin en somut örneklerinden biridir.

Işığın Peşinden Kuantuma Uzanan Yol

Bilim tarihinde belki de en çarpıcı isimlerden biri İbnü’l-Heysem’dir. (Onu özel yapan şey, “bence böyle” demek yerine, “gel bunu deneyle test edelim” ısrarıdır.) Optik alanında yaptığı çalışmalar, ışığın doğrusal yayıldığını deneylerle ortaya koymuştur. Görmenin gözden çıkan ışınlarla değil, nesneden göze gelen ışıkla gerçekleştiğini kanıtlamıştır. Bu yaklaşım, modern fiziğin düşünsel altyapısına katkı veren önemli bir dönemeç olarak görülür.

Deney yapmayı, hipotez kurmayı ve sonucu gözlemlemeyi sistematik hâle getirmesi, onu modern bilimsel yöntemin öncülerinden biri yapar. Bugün laboratuvarlarda uygulanan pek çok yöntemin zihinsel temelleri, onun yaklaşımında saklıdır.

Mühendislik ve Mekanik Deha

Bilim sadece teoride kalmamış, günlük hayata da yansımıştır. El-Cezeri, bunun en etkileyici örneklerinden biridir. Otomatik makineler, su saatleri, karmaşık dişli sistemleri tasarlamış; adeta erken dönem bir robotik mühendisi gibi çalışmıştır. Onun mekanik düzenekleri, mühendislik tarihinde bir dönüm noktasıdır.

Kayıp Bir Liderlik

Ne yazık ki bu parlak dönem 13. yüzyıldan sonra yavaş yavaş sönmeye başladı. Bu sönüş tek bir nedene bağlanamaz; siyasi parçalanmaların yanında ekonomik dengelerin değişmesi, kurumsal sürekliliğin zayıflaması ve eğitim-üretim ilişkisinin zamanla daralması da etkili oldu. Siyasi parçalanmalar, iç çekişmeler, Moğol istilaları ve kurumsal yapının zayıflaması, bilimsel üretimi sekteye uğrattı. Bilim insanlarını destekleyen sistemler çöktükçe, bilgi üretimi de durakladı.

Aynı dönemde Avrupa, İslam dünyasından aktarılan bilgi birikimini kendi kurumları içinde yeniden üretmeye başladı. Üniversiteler kuruldu, bilimsel yöntem sistematik hâle geldi ve liderlik yavaş yavaş Batı’nın eline geçti.

Bugün ve Yarın

Günümüzde İslam dünyası, bu tarihsel mirası yeniden hatırlama ve ayağa kaldırma çabası içindedir. Eğitim, bilim ve teknoloji alanlarında yapılan yatırımlar, geçmişin sadece nostalji olmadığını gösteriyor. Ama mesele yalnızca para ya da bina yapmak değil; bilimi yeniden bir zihniyet meselesi hâline getirebilmektir.

İslam dünyasının altın çağı bize şunu açıkça söylüyor: Bilim, inançla çatışmak zorunda değildir. Aksine, doğru bir anlayışla desteklendiğinde medeniyetin en güçlü taşıyıcısı olur. Bugün yapılması gereken, geçmişle övünmekten çok, o ruhu yeniden üretmektir.

Bu “ruh” aslında çok somut bir şeydir: merak etmek, soru sormak, denemek, ölçmek, yanılmaktan korkmamak ve daha iyisini aramak. Farabi’nin aklı önemseyen tutumu, İbn Sina’nın sistemli çalışması, Biruni’nin ölçüm titizliği, İbnü’l-Heysem’in deney disiplini, Cezeri’nin üretken mühendisliği… Bunlar bize şunu fısıldar: Bilim bir lüks değil, bir karakterdir.

Bugün bir öğrencinin laboratuvara girmesi, bir gencin kod yazmayı öğrenmesi, bir öğretmenin “ezber” yerine “neden?” diye sorması, bir ailenin çocuğunun merakını bastırmak yerine desteklemesi… Bunların her biri küçük gibi görünür ama aslında büyük bir dönüşümün başlangıcıdır. Çünkü medeniyetler, tek bir büyük hamleyle değil; milyonlarca küçük, ısrarlı adımla ayağa kalkar.

Belki de asıl soru şudur: Bir zamanlar bilime yön veren İslam medeniyetleri, yeniden bunu başarabilir mi? Cevap tarihsel olarak mümkün; pratik olarak ise bizim elimizde. Geçmişin mirası omuzlarımızda bir yük değil, elimizde bir pusuladır.

Öyleyse bugün, bu yazıyı bitirirken tek bir cümleyle hatırlayalım: Altın çağ geride kalmış bir masal değildir; doğru niyet, doğru eğitim ve doğru emekle yeniden yazılabilecek bir gelecektir.

Saygılarımla

Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir