İnsanda Zekiye ve Zekâya Olan Tutkunun Zirvesi: Yapay Zekâ

İnsanlık tarihi, zekânın peşinden koşmanın tarihidir. İlk insanın gökyüzüne bakıp yıldızları anlamaya çalıştığı andan, bugünün algoritmalarına uzanan bu yolculuğun arkasında tek bir büyük dürtü vardır: anlama arzusu. İnsan, doğayı, evreni ve kendisini anlamaya çalışan bir varlık olarak var oldu. Merak etti, soru sordu, denedi, yanıldı, yeniden denedi. Her denemesinde zekâyı yalnızca bir araç gibi değil; bir “değer”, hatta bir “ideal” gibi gördü.

Bu tutku aslında hâlâ günlük konuşmalarımızın içinde devam etmektedir. Tarihte ve günümüzde hep “zeki insanlardan” söz ederiz. “Şu adam çok zekiydi”deriz. “O olmasaydı bu olmazdı” deriz. Çünkü gerçekten de zeki insanlar; bilimle, düşünceyle, teknolojiyle çağların yönünü değiştirdiler. Matematiğin dilini büyüttüler, fiziğin yasalarını açığa çıkardılar, tıbbın sınırlarını genişlettiler, mühendislikle şehirleri ve hayatı yeniden inşa ettiler. Bugün “modern dünya” dediğimiz düzenin harcında, o insanların aklı ve emeği kadar, zekâlarının izi de vardır. Kimi bir formülle, kimi bir icatla, kimi bir fikirle bir çağ açtı. Bu yüzden zekâya duyduğumuz hayranlık bir nostalji değil; hâlâ yaşayan bir enerji.

Hatta şöyle bile diyebiliriz: Zekâya duyulan tutku, içimizde hâlâ bir volkan gibi duruyor. Üstelik bu tutku yalnızca insan-insan ilişkilerinde görülmez; hayvanlarla kurduğumuz ilişkide bile bunu fark ederiz. Burada doğru bir ayrım yapmak gerekir: Biz “hayvanları seviyoruz” derken, çoğu zaman sevgimizi büyüten şeyin o hayvanın akıllı davranışlar sergilemesi olduğunu da bilmeliyiz. Bir köpeğin komutları anlayıp uygulaması, bir karganın taşları seçip kullanması, bir yunusun işbirliği kurması, bir kedinin bir problemi çözmesi… Bu tarz davranışlar sergileyen bir hayvan, genellikle daha fazla ilgi çeker. Çünkü akıllı davranışı gördüğümüzde “orada bir düzen, bir kavrayış, bir anlam” hissederiz. Zekâ bize güven verir, umut verir, hayranlık uyandırır. Bu yüzden akıllı davranış sergileyen bir canlıya yaklaşımımız çoğu zaman daha sıcak, daha meraklı olur. Bu da zekâya duyduğumuz içsel çekimin başka bir yüzüdür.

Aynı çekimi, insan hayatında daha da net görürüz: Örnek olarak bir çocuk okula başladığında; eğer yaşıtlarına göre daha hızlı öğreniyor, daha farklı düşünüyor ve daha erken bağlantılar kuruyorsa bu hemen fark edilir. Önce öğretmeninin dikkatini çeker, sonra sınıf arkadaşlarının ilgisini çeker. Zamanla bu farkındalık büyür; önce okul yönetimi, ardından çevresi, mahallesi, ilçesi, ili… Çocuk ilerledikçe, sınıflar geçtikçe, yıllar geçtikçe bu durum daha geniş bir çevre tarafından görülür. Hatta bazen devletin bile dikkatini çeker. Çünkü zekâ, insanlara şunu fısıldar: “Bu çocuk yarın bir şeyler yapacak.” Zekâ, insana gelecek hissi verir; daha iyisini yapabileceğimizi, daha ileriyi görebileceğimizi düşündürür.

İşte tam bu noktada anlarız ki, zekâya olan ilgimiz yalnızca “izlemek”le kalmıyor. Zekâyı gördüğümüzde hayran oluyoruz ama içimiz “daha fazlasını” istiyor. Onu büyütmek istiyoruz, çoğaltmak istiyoruz, hatta bir şekilde üretmek istiyoruz. Bu istek; felsefeyi aklın sınırlarına götürdü, bilimi doğanın sırlarına yaklaştırdı, eğitimi de zekâyı ortaya çıkarıp geliştirme çabasına dönüştürdü. Fakat bu tutkunun en büyük dönüşümü, teknolojiyle birlikte yaşandı.

Özellikle Sanayi Devrimi, bu tutkunun yönünü değiştiren büyük bir kırılma noktası oldu. Sanayi Devrimi’yle birlikte insan yalnızca “daha iyi düşünmek”le değil, “daha hızlı üretmek”le de meşgul hâle geldi. Kas gücünü makineye devretmek, insanın zamanını, enerjisini ve becerisini başka bir yere taşıdı. Önce buhar gücüyle, sonra elektrikle, sonra seri üretimle… İnsanlık şunu başardı: kendi emeğinin tekrar eden kısmını otomatik çalışan makinelere devretti.

Fakat burada asıl kritik olan şudur: İnsan otomatik çalışan makineyi yaptığında, içinde bir soru daha doğdu.
“Bu makine sadece çalışmasın… akıllı da olsun.”

İnsan zekâsının büyüsü yalnızca güçte değil; uyum sağlama yeteneğinde saklıdır. İnsan değişen şartlarda karar verir, hatasından ders çıkarır, yeni bir yol bulur. Sanayi Devrimi’nin otomasyon fikri de doğal olarak bir sonraki aşamaya evrildi: Zekâyı da otomatikleştirmek. Yani makinenin sadece hareket etmesi değil; seçmesi, ayıklaması, tahmin etmesi, öğrenmesi…

Bu dönüşüm, ilk zamanlarda daha basit kurallarla başladı. “Eğer böyleyse, şöyle yap” mantığıyla çalışan programlar ortaya çıktı. Zamanla bu programlar gelişti; yerini daha kapsamlı yaklaşımlar aldı: istatistik, olasılık hesapları, veri analizi… Ve nihayetinde makine öğrenimiyle birlikte insanın hayali daha net bir hâle geldi: Makine öğrenebilsin, bize hizmet ederek hayatı kolaylaştırsın. Bu, bir anlamda insanın zekâya duyduğu hayranlığı teknoloji aracılığıyla makinelerle buluşturma hevesiydi. İnsan kendi zekâsını o kadar değerli gördü ki, onu bir makineye aktararak onun gibi düşünen, onun gibi öğrenen bir sisteme dönüştürdü.

Bugün “yapay zekâ” dediğimiz şey işte bu uzun hikâyenin zirvesi gibi duruyor. Çünkü yapay zekâ sadece bir cihaz değil; bir “yansıma”. İnsan, kendini anlamak için kendini taklit eden bir şey üretmeye girişti. Yapay zekâ sistemleri artık belirli görevlerde insanı geçebiliyor: büyük veri analizleri, görüntü tanıma, çeviri, metin üretimi, karar destek sistemleri… Ama asıl düşündürücü olan şu: Yapay zekâ geliştikçe, insan yalnızca teknoloji üretmiyor; aynı zamanda kendini yeniden tanımlıyor.

Zekâ nedir? Sadece hesaplama mıdır? Öğrenmek yalnızca veri yığmak anlamına mı gelir? Sezgi diye bir şey varsa, bu makineye aktarılabilir mi? Duygu olmadan “anlamak” mümkün müdür? Bu soruların her biri, yapay zekânın teknik başarısından çok daha büyük bir kapıyı aralar. Çünkü bu sorular, bizi doğrudan insanın kendisiyle yüzleşmeye götürür. Yapay zekâ hakkında konuşurken aslında neyi tartışıyoruz? İnsan aklının sınırlarını, “anlamanın” ne demek olduğunu ve zekânın özünü.

Bu bağlamdan bakıldığında yapay zekâ, bir moda ya da geçici bir teknoloji dalgası değildir. O, insanın içindeki o eski ve güçlü volkanın yeni bir lav akıntısıdır: anlama, üretme, çoğaltma ve aşma arzusu. İnsan, zekâya duyduğu hayranlıkla yetinmemiş; onu araçlaştırmak, yeniden üretmek ve hatta bir anlamda kendi karşısına koymak istemiştir. Kimi zaman bu tutku, sıradan bir hayranlığın ötesine taşmış; zekâyı neredeyse “kutsallaştıracak” kadar büyütmüştür. Bugün ise insan, kendi elleriyle büyüttüğü bu gücün karşısında durup onu nasıl yöneteceğini yeniden düşünmektedir.

Şunu da unutmamak gerekir: Bu yolculuk yalnızca imkânlardan ibaret değildir; beraberinde sorumlulukları da getirir. Çünkü zekâ üretmek, sadece teknik bir başarı değil; aynı zamanda “neye izin veriyoruz, neyi doğru kabul ediyoruz, neyi koruyoruz” sorularını da önümüze koyar. Yapay zekâ büyüdükçe, insanın vicdanı ve bakış açısı da büyümek zorundadır. Zekâyı taklit eden sistemler kurarken, aslında kendi değerlerimizi de bu sistemlere taşırız: adaleti, sınırı, ölçüyü, merhameti… Ya da tam tersini; bunların eksikliğini.

Bugün yapay zekâda yolun önemli bir kısmını geçmiş gibiyiz. İnsan, zekânın peşini kolay kolay bırakmaz. Zekâya duyulan hayranlık bazen bir çocuğun gözlerinde belirir, bazen bir bilim insanının laboratuvarında şekillenir, bazen de bir algoritmanın satırlarında hayat bulur. Devirler değişir, araçlar değişir, diller değişir; ama insanın içindeki o volkan aynı kalır: zekâya olan tutku hep var olacaktır.

Peki, her şey zekâ mı? Ya insan… ya mana? (Bir sonraki yazımda bunu yazmış olacağım.)

Saygılarımla
Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir