Türkiye’den İslam Dünyasına Bir Zihniyet Muhasebesi
Günümüzde eleştiri, en çok başvurulan ama en çok yanlış uygulanan düşünsel pratiklerden biri hâline gelmiş durumdadır. Eleştiri çoğu zaman bir fikri geliştirmek, bir yanlışı düzeltmek veya hakikate yaklaşmak için değil; karşı tarafı susturmak, yıpratmak ya da itibarsızlaştırmak için kullanılmaktadır. Bu durum, eleştirinin ait olduğu ahlaki, entelektüel ve kültürel zeminden koparıldığını açıkça göstermektedir. Oysa eleştirel düşünce, tek başına sertlik ya da cesaret değil; bir kültür, bir ekosistem ve bir ahlaki sorumluluk bilinci gerektirir.
Buna bağlı olarak yaşanan en temel sorunlardan biri, ciddi bir anlama problemidir. Okunan bir yazının, savunulan bir fikrin veya dile getirilen bir görüşün çoğu zaman bütüncül biçimde kavranmadığına şahit oluyoruz. İnsanlar yazının tamamına değil, bir cümlesine; fikrin özüne değil, çağrışımlarına odaklanıyor. Tartışmalar metnin merkezinde değil, metinden koparılan yan unsurlar etrafında dönüyor. Böyle olunca eleştiri, hakikati aydınlatan bir çaba olmaktan çıkıp, meseleyi dağıtan bir gürültüye dönüşüyor.
Daha da vahimi, eleştirinin giderek sertlikten düşmanlığa dönüşmesidir. Eleştirilecek bir konu, bazı kişiler tarafından ölçüsüz bir dille ele alınıyor; eleştiri kısa sürede hakarete, aşağılamaya, tehditkâr ifadelere, hatta zaman zaman şiddet çağrışımı taşıyan bir dile evrilebiliyor. Bu noktada artık eleştiriden değil, çatışmadan söz etmek gerekir. Fikirler tartışılmıyor; insanlar hedef alınıyor. Düşünceler çürütülmeye çalışılmıyor; şahsiyetler yıpratılıyor.
Oysa eleştirinin amacı, muhatabı rencide etmek, aşağılamak ya da nefret üretmek değildir. Eleştiri; fikre karşı yine fikirle, düşünceye karşı düşünceyle yapılmalıdır. Bir insanı incitmeden, ona hakaret etmeden, onu düşmanlaştırmadan da güçlü bir eleştiri mümkündür. Hatta gerçek eleştiri, tam da bunu başarabildiği ölçüde değerlidir. Eleştirinin şiddet diline, tehdide veya nefret söylemine kayması, eleştiri boyutunun kaybolmasına ve meselenin artık fikrî değil, psikolojik ve toplumsal bir çatışmaya dönüşmesine yol açmaktadır.
Bu noktada eleştiren kişinin sorumluluğu büyüktür. Eleştiri, önce doğru anlama ve doğru temsil ile başlar: Muhatabın görüşü daha en başta çarpıtılırsa, ortaya çıkan şey eleştiri değil haksızlık olur. Eleştiren, karşı görüşü “en zayıf hâliyle” değil, mümkünse “en güçlü hâliyle” özetleyebilmelidir. Niyet okumaya değil, söze ve delile odaklanmalı; kişiyi değil iddiayı hedef almalıdır. Üslup yer yer sert olabilir; fakat adaletsiz olmamalıdır. Zira hakaret, tehdit ve aşağılamaya kayan bir dil, eleştirinin dozunu kaçırır; eleştiriyi düşünsel bir katkı olmaktan çıkarıp karşılıklı kırılmaların kapısını aralar.
Eleştiriye maruz kalan taraf açısından da bir başka imtihan vardır. Toplumumuzda eleştiriyi çoğu zaman doğrudan kişisel saldırı gibi algılayan bir refleks gelişebiliyor. Oysa eleştiri her zaman düşmanlık değildir; bazen bir eksikliği görmeye davettir. Bu nedenle eleştiriyi önce “ne söylüyor?” diye anlamaya çalışmak; “beni hedef alıyor” duygusundan önce “iddiamın hangi kısmı eleştiriliyor?” sorusunu sormak gerekir. Yapıcı eleştiriyi düşmanlık sanmak kadar, kötü niyetli eleştiriyi meşrulaştırmak da yanlıştır. Hakarete, tehdide veya şiddet imasına dönüşen eleştirilerde sınır koymak elzemdir; fakat nezaketli ve delile dayalı eleştiriye bütünüyle kapıyı kapatmak da düşüncenin gelişimini durdurur.
Bu sertlik ve ölçüsüzlük, eleştirinin dozunun kaçtığını ve ahlaki sınırlarının yitirildiğini ortaya koymaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi eleştiri elbette yerine göre keskin olabilir; ancak adaletsiz olmamalıdır. Güçlü olabilir; ancak yıkıcı olmamalıdır. Aksi hâlde eleştiri, düşünceyi besleyen bir damar olmaktan çıkar; toplumu kutuplaştıran bir zehre dönüşür. Bugün birçok tartışmada yaşanan tam da budur: eleştiri, müzakere üretmek yerine kamplaşmayı derinleştirmektedir.
Tüm bunlar, eleştirel düşüncenin neden bir “ekosistem” meselesi olduğunu bize her yönüyle göstermektedir. Sağlıklı bir eleştiri ortamı; okuma-anlama becerisini, fikre sadakati, nezaketli üslubu, farklı görüşe tahammülü ve ahlaki sorumluluğu birlikte gerektirir. Bu ekosistem; okulda metni doğru okuma ve muhakeme eğitimiyle, üniversitede tez–antitez üretme kültürüyle, medyada tahrik yerine izahı önceleyen bir dille, toplumsal hayatta ise “münazara adabı”nı koruyan bir üslupla beslenir. Bu iklim yoksa eleştiri ya susturulur ya da kontrolsüz bir sertliğe dönüşür. Her iki durumda da hakikat zarar görür.
Bu sorun yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Benzer bir zihniyet problemi, farklı yoğunluklarda olmak üzere İslam dünyasının genelinde de mevcuttur. Birçok İslam toplumunda eleştiri ya doğrudan tehdit olarak algılanmakta ya da ölçüsüz bir saldırganlık biçimine bürünmektedir. Bunun temelinde, eleştirel düşüncenin tarihsel olarak yeterince kurumsallaşamaması ve eleştirinin ahlaki zemininden kopması yatmaktadır.
Merhum Aliya İzzetbegoviç’in eleştirel düşünce vurgusu, bu noktada hâlâ yol göstericidir. Aliya’ya göre eleştiri, inancı veya geleneği yıkmak için değil; onları donuklaşmaktan korumak için gereklidir. Eleştiri, hakikate karşı bir saygısızlık değil; hakikatin istismar edilmesine karşı bir teyakkuz hâlidir. İtaat ile tefekkürü, sadakat ile muhakemeyi birbirine düşman gören anlayış, eleştiriyi kaçınılmaz olarak ya bastırır ya da çatışmaya sürükler.
Sonuç olarak, ister Türkiye’de ister İslam dünyasının genelinde olsun, eleştirel düşüncenin yeniden inşası; daha çok konuşmaktan değil, daha iyi anlamaktan, daha adil eleştirmekten ve daha ahlaklı bir dil kurmaktan geçmektedir. Eleştiri bir silah değil, bir emanettir. Bu emaneti hakkıyla taşıyabildiğimiz ölçüde eleştiri, kavgaya değil müzakereye; yıkıma değil inşaya; nefrete değil hakikat arayışına hizmet edecektir.
Peki ne yapmalı? Eleştiriyi kavgaya değil müzakereye taşıyacak asgari ilkeler nelerdir ve bunu hangi kurumlar nasıl beslemelidir? Aşağıdaki iki çerçeve, bu sorulara kısa ama işlevsel bir cevap denemesidir:
Eleştirinin Adabı: 5 İlke
- Doğru Anlama – Doğru Temsil (Önce anla, sonra eleştir):
Eleştiri, muhatabın fikrini çarpıtmadan, bağlamını koruyarak ve mümkünse en güçlü hâliyle özetleyerek başlamalıdır. Yanlış temsil edilen bir görüşe yöneltilen eleştiri, eleştiri değil haksızlıktır. - Kişiye Değil Fikre Yönelme:
Eleştiri, şahsiyete değil iddiaya odaklanmalıdır. İtibar suikastı, aşağılama, alay, etiketleme ve karalama; fikrî tartışmayı öldürür, çatışmayı büyütür. - Delile Dayanma – Niyet Okumadan Kaçınma:
Varsayım ve kanaat ile kanıtı ayırmak gerekir. “Niyet okuma” eleştiriyi zehirler; eleştiri, muhtemel niyetlere değil, söylenen söze ve ortaya konan delile cevap vermelidir. - Ölçü ve Orantı (Doz Ayarı):
Her hata aynı ağırlıkta değildir. Küçük bir yanlış, büyük bir yargıya dönüştürülmemelidir. Eleştiri; sertlik ile adalet, keskinlik ile nezaket arasında denge kurabildiği ölçüde kıymetlidir. - Amaç İnşa Olmalı (Müzakereyi Büyütmek):
Eleştirinin hedefi “yenmek” değil, “ıslah ve izah” olmalıdır. Muhatabı rencide etmeyen, ona kapı bırakan, çözüm veya daha iyi bir alternatif sunan eleştiri; hakikate hizmet eder.
Eleştiri Ekosistemi: 4 Kurum ve 4 Sorumluluk
Eleştirel düşünce yalnızca bireylerin niyetine bırakılamaz; onu besleyen bir ekosistem gerekir. Bu ekosistemin dört temel kurumu ve her birinin taşıdığı sorumluluklar şöyledir:
1) Okul – “Okuma, Anlama, Muhakeme” Sorumluluğu
- Metni bütünüyle kavrama, bağlamı koruma, mantık hatalarını ayırt etme becerileri kazandırılmalı.
- Öğrenciye “ezber” değil, “argüman kurma ve argümanı çözümleme” disiplini verilmeli.
- Eleştirinin adabı; nezaket, ölçü ve delil kültürüyle birlikte öğretilmeli.
2) Medya/Sosyal Medya – “Tahrik Değil İzah” Sorumluluğu
- Reyting ve etkileşim uğruna kutuplaştırıcı dil üretmek, eleştiriyi linç kültürüne çevirir.
- Başlıkla hüküm verme, cımbızlama, bağlam koparma alışkanlıkları terk edilmeli.
- Tartışmayı büyüten değil, konuyu açıklayan ve farklı görüşlere adil alan açan yayın dili teşvik edilmeli.
3) Aile – “Duygusal Olgunluk ve Tahammül” Sorumluluğu
- Çocuk, evde itiraz ettiğinde “terbiye sorunu” sayılmamalı; saygılı sorgulama desteklenmeli.
- Hata yapmanın doğal olduğu, düzeltmenin ayıp değil erdem olduğu iklim kurulmalı.
- “Karşı fikre tahammül” bir ahlak olarak evde öğrenilir; bu yoksa toplumda tartışma kavgaya dönüşür.
4) Dini/Entelektüel Çevre – “Adab-ı Münazara ve Hikmet” Sorumluluğu
- Eleştiri, iman ve gelenek düşmanlığı değil; hakikati koruyan bir teyakkuz olduğu bilinci yerleşmeli.
- Farklı görüşler “tehdit” değil “imtihan ve zenginlik” olarak görülmeli.
- İstişare, meşveret, ilmi müzakere ve adab-ı münazara yeniden canlandırılmalı; hakaret ve tekfir dili değil, hikmet ve adalet dili büyütülmeli.
Saygılarımla
Taşkın Koçak
