Din–Bilim İlişkisinin Doğru Konumlandırılması

Din ile bilimi konuşurken çoğu zaman sanki iki rakipten bahsediyormuşuz gibi bir hava oluşuyor. Biri aklı, diğeri imanı temsil ediyormuş gibi… Biri laboratuvara aitmiş, diğeri camiye… Oysa bu ayrımın kendisi bile modern bir zihin karışıklığının ürünü. Çünkü hakikatin iki ayrı kaynağı yoktur. Hakikat tektir. Ve hakikatin sahibi de birdir.

Meseleyi doğru yerden başlatmazsak, en baştan yanlış bir zemine basmış oluruz. Din nedir? Bilim nedir? Din, insana “Niçin?” sorusunun cevabını verir. Bilim ise çoğunlukla “Nasıl?” sorusunun peşinden gider. Din varoluşun anlamını konuşur; bilim varoluşun işleyişini inceler. Din yön verir; bilim yöntem üretir. Din değer inşa eder; bilim veri toplar.

Sorun şurada başlıyor: Biz bilimi anlamın yerine koymaya başladığımızda ya da dini fizik kitabı gibi okumaya kalktığımızda.

Kur’an bir fizik kitabı değildir. Ama fizikçinin varlığını anlamlandırabileceği bir ufuk açar. Kur’an bir biyoloji atlası değildir. Ama biyoloğun hayranlıkla baktığı düzenin arkasındaki hikmeti hatırlatır. Din, bilimin alanına müdahale etmek için gelmez; bilime istikamet kazandırmak için gelir.

Tarihe bakalım. İslam medeniyetlerinin en parlak dönemini yaşarken din ile bilim arasında bir kavga yoktu. Aksine güçlü bir birliktelik vardı. İbn Sina tıp çalışırken inancını bırakmamıştı. Biruni astronomi yaparken secde etmeyi unutmamıştı. İbn Heysem optik üzerine çalışırken Allah’ın koyduğu yasaları keşfettiğini düşünüyordu. Onlar için bilim, Tanrı’ya alternatif değildi; Tanrı’nın sanatını okumaktı.

Bugün ise zihinler iki uç arasında savruluyor. Bir kesim bilimi neredeyse kutsallaştırıyor. “Bilim diyorsa doğrudur” deniyor. Oysa bilim, sürekli değişen bir süreçtir. Dün doğru denilen bugün revize edilebilir. Bilim mutlak hakikat değildir; hakikati arama çabasıdır. Diğer uçta ise bilimi tehdit gibi gören bir anlayış var. Oysa hakikat korkulacak bir şey değildir. Eğer din hakikatin temsilcisiyse, bilimle çelişmez; en fazla yorumlarımız çelişir.

Asıl mesele burada: Çatışma din ile bilim arasında değil, yorum ile veri arasındadır.

Bazen ayet ve hadisleri kendi bağlamından koparıp doğrudan bilimsel iddia üretmeye çalışıyoruz. Elbette bilimle örtüşen işaretler olabilir; ama dini bütünüyle bilimsel teorilere dayandırmak sağlıklı değildir. Çünkü bilim, doğrulanabilir olduğu kadar yanlışlanabilir de bir alandır; sürekli gelişir, güncellenir ve kimi zaman eski kabul edilenleri değiştirir. Dini her teoriye “kilitlemek” onu gereksiz tartışmaların içine çekebilir. Öte yandan bilimsel bir teoriyi ideolojik bir silaha çevirip dini dışlamak da aynı derecede yanlıştır.

Bilim bize atomu anlatır ama atomu niçin kötüye kullanmamamız gerektiğini söylemez. Bilim bize genetiği öğretir ama genetik müdahalenin sınırını çizmez. Bilim nükleer enerjiyi üretir ama onu Hiroşima’da mı kullanacağız yoksa hastanelerde mi, buna karar vermez. İşte tam burada din devreye girer. Din, bilime ahlaki pusula sunar.

Eğer bilimin önüne bir değer sistemi koymazsanız, teknoloji ilerler ama insan küçülür. Makinalar gelişir ama vicdan zayıflar. Güç artar ama merhamet azalır. İşte modern dünyanın en büyük krizlerinden biri budur. Bilim var, teknoloji var, hız var… Ama huzur yok.

Çünkü bilimin ürettiği gücü yönlendirecek sağlam bir ahlaki zemin eksik.

Din-bilim ilişkisini doğru kurmak demek, bilimi küçümsemek değildir. Aksine bilimi ciddiye almaktır. Ama bilimi ilahlaştırmadan… Din ise bilime alternatif değil, tamamlayıcıdır. Din bize “Sen başıboş değilsin” der. Bilim ise “Evren başıboş değil” der. Aslında iki cümle birbirini tamamlar.

Günümüzde gençler en çok şu ikilemle karşı karşıya: “Ya bilim ya din.” Oysa bu yanlış bir sorudur. Doğru soru şudur: “Bilimi hangi değer sistemi içinde anlamlandıracağız?” Eğer bilimi anlamdan koparırsanız, insanı da köksüz bırakırsınız. Köksüz insan ise güçlü olabilir ama yönsüz olur.

Din-bilim ilişkisini doğru konumlandırmak aynı zamanda özgüven meselesidir. İslam düşüncesi, aklı dışlayan bir gelenek değildir. Kur’an’da defalarca “Aklınızı kullanmaz mısınız?” denir. Bu çağrı, bilimin kapısını kapatan değil açan bir çağrıdır. Müslüman zihniyet, araştırmayı ibadet bilinciyle yapabilmelidir. Laboratuvarda çalışan bir genç, yaptığı işin Allah’ın koyduğu düzeni anlamaya yönelik olduğunu hissedebilmelidir.

Ama bunun için iki tarafın da dilini düzeltmesi gerekiyor.

Din dili bilime düşman gibi konuşmamalı. Bilim dili de dini geri kalmışlık göstergesi gibi sunmamalı. Çünkü hakikat kibirli insanı sevmez. Ne din adına konuşan herkes yanılmazdır ne de bilim adına konuşan herkes tarafsızdır. İnsan faktörü her yerde vardır.

Şunu açıkça söylemek gerekiyor: Bilim yöntemdir, din rehberdir. Bilim araçtır, din amaçtır. Bilim keşfeder, din anlamlandırır. Bu denge kurulmadığında ya akıl donuklaşır ya da inanç sığlaşır.

Din-bilim ilişkisinin doğru konumlandırılması aslında bir medeniyet meselesidir. Eğer bu dengeyi kurabilirsek, gençler ya inancını bırakmak zorunda kalacak ya da aklını askıya alacak bir çıkmaza sürüklenmez. Üniversite amfileri ile cami kürsüleri birbirine sırt dönmez. Aksine birbirini besler.

Şöyle düşünelim: Bir tıp fakültesinde okuyan genç, insan bedenini incelerken hayranlık duyuyor. Ama bu hayranlık onu kibire değil, tevazuya götürüyor. Bir mühendis, köprü yaparken sadece beton hesaplamıyor; yaptığı işin insan hayatına dokunduğunu düşünüyor. Bir yazılımcı, yapay zekâ geliştirirken “Bu teknoloji insan onuruna hizmet etmeli” diyebiliyor. İşte bu bilinç, din ile bilimin sağlıklı buluşmasıdır.

En çarpıcı gerçek şu: Din ile bilim kavga ettiğinde kazanan olmaz. Ama doğru buluştuğunda insan kazanır.

Çünkü insan sadece biyolojik bir organizma değildir. Aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır. Sadece hücrelerden oluşmaz; umutlardan da oluşur. Sadece sinir sistemine sahip değildir; vicdana da sahiptir. Bilim sinir sistemini açıklar, din vicdanı besler.

Bugün İslam dünyasının en büyük ihtiyaçlarından biri, bilimi ihmal etmeyen ama bilimi putlaştırmayan bir bilinçtir. Kendi inancına güvenen, aklından korkmayan, araştırmayı teşvik eden bir zihin dünyasıdır. Geçmişte bunu başarmış bir medeniyetin çocukları olarak, yeniden başarabiliriz.

Din-bilim ilişkisini doğru konumlandırmak, aslında şunu demektir: Allah’ın kitabı ile Allah’ın kâinatı arasında bir çelişki aramamak. Biri yazılı vahiydir, diğeri yaratılmış ayetlerdir. İkisini de doğru okumayı öğrendiğimizde, kavga biter; hayranlık başlar.

İşte o zaman gerçekten şunu diyebiliriz:
Bu mesele sadece teorik bir tartışma değil, bir medeniyetin yeniden ayağa kalkma meselesidir. Bu çok kıymetli. Çünkü doğru kurulan bir denge, hem aklı özgürleştirir hem kalbi derinleştirir. Hem bilimi büyütür hem insanı yüceltir.

Asıl hedef de bu değil mi zaten? Güçlü olmak değil; değerli olmak.
Bilmek değil; hikmetle bilmek.
Üretmek değil; insanlığa fayda üretmek.

Din ile bilimi doğru yerde buluşturduğumuz gün, sadece bir tartışmayı kapatmış olmayacağız; düşüncenin önünü açmış, yepyeni bir ufuk aralamış olacağız. En kıymetlisi de şu: Gençlere gözümüzün içine baka baka, tereddütsüz şunu söyleyebilmeliyiz:

Aklını kullan. İnancını koru. İkisi birden mümkün, hatta doğru olan budur.

Saygılarımla

Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir