Son günlerde önüme sıkça hep aynı yazı düşüyor: “Yapay zekâ niye bedava ve niye bu kadar hızlı yayıldı?” diye soruyor, ardından da cevabı sert ve “karanlık” bir tonda veriyor. Bazı yerleri insanın içini ürpertiyor, bazı cümleleri de “evet ya” dedirtiyor.
Fakat mesele tam da burada başlıyor: Bu konudaki bazı sorgulamalar yerinde; “evet, bu soru sorulmalı” diyorsunuz. Ama sonra o soruların üstüne sanki tek bir ihtimal varmış gibi kesin ve abartılı hükümler bindiriliyor. Bir de işin içine biraz komplo ve algı yönetimi katılınca, maalesef sonuç çoğu zaman en baştan belli, peşin bir hükme dönüşüyor
Benim derdim “yapay zekâyı aklamak” değil. Ama “sanki bir karanlık plan varmış” gibi konuşmak da doğru değil. Çünkü dünyayı yöneten şey çoğu zaman romanlardaki ya da gazete köşelerindeki gibi tek elden yürüyen bir kötücüllük değil. Elbette bu da bir ihtimal; fakat daha çok dağınık bir rekabet, açgözlülük, kolaycılık, hız tutkusu ve insan tabiatının zaafları belirleyici oluyor
Şimdi gelin, o soruyu yeniden soralım:
Bu kadar pahalı bir teknoloji niye bedava gibi sunuluyor?
Bedava çünkü pahalı…
Garip görünüyor ama mantığı şu: Bazı ürünler vardır, ilk başta ucuz yani bedava verilir; çünkü asıl kazanç daha sonra gelir. Telefon operatörünün bedava dakika dağıtması gibi… Ya da sosyal medyanın yıllarca ücretsiz akıp sonra hayatın merkezine oturması gibi…
Yapay zekâda da benzer bir iş var. Şirketlerin burada hedeflediği şey sadece “insanlığa yardım” değil; aynı zamanda “varsayılan araç” olmak. İnsanların günlük hayatında yer edinmek. İş, eğitim, sağlık, yazışma, tasarım… Ne varsa “oraya” bağlanmak.
Çünkü dijital dünyada kazanan çoğu zaman şu oluyor:
Standart haline gelen.
Bir kere standart olunca da herkes ona göre şekilleniyor.
Bu tabloyu görünce “kötücül plan” aramaya gerek kalmıyor aslında. Rekabet zaten yeterince sert. Bunun sebebi de çoğu zaman “daha güvenli olsun, biraz bekleyelim” diyemeyecek kadar acımasız bir yarış ve geride kalan elenir.
Peki “biz yapay zeka eğitmen miyiz” iddiası?
Bu iddia kulağa çarpıcı geliyor: “Biz kullanıcı değiliz, eğitiyoruz.”
Burada bir gerçek payı var: İnsan geri bildirimi, bu sistemleri daha düzgün hale getiriyor. Kimi zaman bir hatayı düzeltiyorsun, kimi zaman “bunu böyle söyleme” diyorsun. Bu, ürünün ince ayarına katkı.
Ama bunu “8 milyar insan ücretsiz işçi” diye anlatmak da fazla. Çünkü modelin “asıl eğitimi” büyük veri, devasa altyapı ve profesyonel ekiplerle yapılıyor. Kullanıcıdan gelen geri bildirim daha çok sinyaldir. Buda önemli ama “veriyi veren” o değil.
Bunu biraz açalım: Yapay zeka,“insan geri bildirimiyle pekiştirmeli öğrenir.” En basit hâliyle şu: İnsanlar cevapları değerlendirir, sistem de zamanla “hangisi daha iyi?”yi öğrenir. Yani evet, geri bildirimimiz bir şeyleri etkiler; ama bu, yapay zekâyı baştan sona bizim eğittiğimiz anlamına gelmez.
Yani mesele, “bedava kölelik” değil.
Mesele açıkça şu: Bedava dağıt, alışkanlık oluştur, kaliteyi artır, sonra ekosistem kur.
Burada dikkat edilmesi gereken bu…
Asıl tehlike: Zihnin yerini almak
Benim korkum, yapay zekânın “çok akıllı olması” değil.
Benim korkum, bizim “az düşünür hale gelmemiz.”
Hesap makinesi geldi, hızlı hesap yapmayı unutanlar oldu. GPS geldi, yön bulma kası zayıflayanlar oldu. İnternet geldi, hafıza yerine “arama” koyduk.
Şimdi daha büyük bir şey geliyor:
Düşünmenin kendisi dışarıya taşınabilir.
Bir mail yazmak, bir tartışmayı toparlamak, bir kararın artı-eksisini çıkarmak… Bunlar zor işlerdi. Zor oldukları için insanı olgunlaştırıyordu. Zorluk, insanı büyütür. Kolaylık ise bazen insanı küçültür.
“İslam dünyasında” zaten bir “eleştirel düşünce” sıkıntısı varken, bu kolaylık iki kat daha riskli hale geliyor.
Merhum Aliya’nın o sözü : “Ben olsam Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere eleştirel düşünme dersi koyardım” yani felsefe…
Bu cümle bir tespit değil, bir uyarı gibi. Çünkü eleştirel düşünce yoksa, insan güçlü araca karşı daha savunmasız olur.
Yapay zekâ da çok güçlü bir araç.
“Tek hakikat kaynağı” riski gerçek mi?
Evet, bu risk gerçek. Çünkü insan tabiatı böyle: Kolayı sever. “Tek cümlede cevap” büyüler.
Eskiden bir konuya bakarken beş site gezerdin, iki farklı görüş okurdun, düşünürdün. Şimdi bir ekran var ve o ekran sana sakin bir sesle “cevap” veriyor. Üstelik kendinden emin.
İnsan zihni, özgüvenli konuşana yatkındır.
“Kesin” konuşan, çoğu zaman “doğru” sanılır.
O yüzden yapay zekâ yanlış söylediğinde tehlike büyür: Yanlış, daha güzel paketlenir.
Ama burada da mesele “yapay zekâ bizi yönetecek” fantezisi değil; mesele “biz düşünmeyi bırakırsak” gerçeği.
O zaman yapay zekâ eleştirel düşünceyi öldürür mü?
Evet, öldürebilir. Ama aynı zamanda büyütebilir.
İkisi de mümkün.
Yapay zekâ “cevap makinesi” diye kullanılırsa, insanı tembelleştirir.
Ama “münazara ortağı” gibi kullanılırsa, insanı keskinleştirir.
Bunu çok somut söyleyeyim:
- “Bana cevap ver” dersen, seni rahatlatır.
- “Bu cevabı çürüt, varsayımlarını bul, zayıf noktalarını göster” dersen, seni çalıştırır.
Yani mesele teknoloji değil; usûl.
Ne yapmalı?
Bence çekinmek, uzaklaşmak, korkmak ve yasaklamak çözüm değil. Yasaklanan şey çekici olur; ayrıca yasak, aklı tembelleştirir. Bizim ihtiyacımız olan şey başka:
- Kaynak sorma alışkanlığı
- Karşı görüş isteme alışkanlığı
- “Bunun tersini savun” diyebilme disiplini
- Metinlerde mantık hatası arama refleksi
- En önemlisi: “Ben buna niye inanıyorum?” sorusu
Yapay zekâya sorulacak en önemli soru şu olmalı:
“Bunu hangi delile dayanarak söylüyorsun?”
Ayrıca, kendimize sorulacak soru da şu:
“Ben bu cevabı niye hemen benimsedim?”
Son söz
Evet, bedava olması masum bir hediye değil.
Evet, hızının ve gücünün arkasında rekabet ile gelen pazar kavgası var.
Evet, tekel ve bağımlılık riski ciddi.
Ama bütün bunların üstünde bir hakikat daha var:
Yapay zekâ, bizim aklımızın yerine geçmez.
Biz kendi aklımızı terk edersek geçer.
Eleştirel düşünceyi yeşertmek zorundayız. Çünkü bu çağda “zihin güvenliği”, en az “sınır güvenliği” kadar önemli.
Yapay zekâ çağında özgür kalmanın yolu, daha çok bağırmak değil; daha iyi düşünmek.
Saygılarımla
Taşkın Koçak