Akademik Yayında Şekil Yükü Prism’e Devredildi

Prism ile  birlikte mizanpaj, şablon ve biçim kuralları akademisyenin ana mesaisi olmaktan çıkıyor.

Akademik dünyada bazı şeyler vardır; kimse sevmez ama bir şekilde herkesin önüne düşer. Hakem raporları, uzayan revizyonlar, “minor” ya da “major revision” başlığı altında neredeyse baştan yazılan makaleler… Bir de pek konuşulmayan ama herkesin yaşadığı başka bir mesele var: yayın biçimi, yani mizanpaj.

Çoğu zaman makaleyi yazmak yetmez. Asıl uğraş, yazdıktan sonra başlar. Başlıklar kayıyor mu, tablo sayfaya sığıyor mu, grafik taşmış mı, kaynakça derginin istediği gibi mi… Fikir hazırdır, metin hazırdır ama “şablona uydurma” işi bitmez. Yıllar içinde bunu akademisyenliğin doğal bir parçası gibi kabullendik.

Ama bir noktada insan durup şunu soruyor:

*Bu kadar biçim işi gerçekten yazarın işi mi?*

Elbette bunun geçmişte bir mantığı vardı. Akademik yayıncılık ortak bir düzen arıyordu; standartlar bu yüzden ortaya çıktı. Metinler okunur olsun, herkes aynı dili konuşsun diye biçim kuralları yerleşti. Uzun süre de iş gördü. Ancak zamanla bu kurallar, içeriği taşımaktan çok içerikten zaman alan bir yüke dönüştü.

Tam bu noktada yapay zekâ sahneye çıktı.

OpenAI’nin son dönemde benimsediği ve burada *“Prism yaklaşımı”* olarak adlandırabileceğimiz yeni nesil üretim mantığı, çok basit bir ilkeye dayanıyor: “Sen ne anlatmak istediğine odaklan, biçim işini sistem üstlensin.” Burada sözünü ettiğimiz Prism, tekil bir yazılım ya da kapalı bir platformdan çok, yapay zekânın akademik üretimde biçim yükünü devralmasını esas alan bir yaklaşımı ifade ediyor.

Akademide uzun süredir biçimsel zahmet, bir tür yetkinlik göstergesi olarak kabul görüyordu. Ne kadar çok şablonla uğraşıyorsan, ne kadar çok biçim ayrıntısıyla boğuşuyorsan, o kadar “işin ehli” sayılıyordun. Oysa Prism yaklaşımının işaret ettiği nokta net: Zahmet her zaman derinlik üretmez; çoğu zaman yalnızca zaman ve enerjiyi tüketir.

Bugün birçok akademisyen için en zor kısım fikir üretmek değil; o fikri yayına uygun hâle getirmektir. Dergi şablonları, yazım kılavuzları, biçim beklentileri… Tek tek bakıldığında hepsi mantıklıdır. Ancak hepsi üst üste geldiğinde ciddi bir yük oluşturur. Prism yaklaşımını temel alan yapay zekâ destekli araçlar, bu yükü akademisyenin omzundan alıp sistem düzeyinde çözmeye adaydır.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Prism yaklaşımı akademik kaliteyi garanti etmez. Kötü bir makale, güzel dizildi diye iyi olmaz. Hakem yine hakemdir, editör yine editördür. Ancak iyi bir çalışma, sırf biçim ayrıntılarına takıldığı için yavaşlamasın; daha hızlı ve daha net biçimde dolaşıma girsin. Bu yaklaşımın asıl katkısı tam olarak buradadır.

Bu fark özellikle erken kariyer araştırmacılar için belirgindir. Bir doktora öğrencisini düşünelim: Konusuna hâkimdir, literatürü bilir, verisini üretmiştir. Ama bir tablo yüzünden saatler kaybeder, kaynakça stili yüzünden günler gider. Bu sadece zaman kaybı değildir; insanın motivasyonunu da yavaş yavaş kemiren bir süreçtir. Bazen “ben bu işi yapabilecek miyim?” hissi tam da bu noktada başlar.

Prism yaklaşımını benimseyen sistemler, bu teknik bariyeri aşabilme imkânı sunar ve akademik üretimi biraz daha erişilebilir hâle getirir. Akademik hayatta herkesin teknik altyapısı aynı değildir. Herkesin biçimle uğraşmaya ayıracak zamanı da aynı değildir. Buna rağmen akademi uzun süre bu farkı pek umursamadı; hatta bazı araçları neredeyse bir “disiplin şartı” gibi sundu.

Bugün geldiğimiz noktada şunu daha rahat söyleyebiliyoruz: Dün işe yarayan bazı standartlar, bugün üretimi yavaşlatan engellere dönüşebiliyor. Prism yaklaşımını konuşmak, aslında bir yazılımdan çok, akademide emeğin nasıl bölündüğünü konuşmak anlamına geliyor.

Peki bundan sonra ne olacak?

Önümüzdeki yıllarda yayın üretiminin hızlanması kaçınılmaz görünüyor. Bu, kontrolsüz bir nicelik artışı demek değil; iyi işlerin biçim ayrıntılarında takılmadan daha hızlı görünür olması demek. Dergilerin rolü de bu süreçte değişecek. Şablon kovalayan yapılar, ister istemez içerik ve katkı tarafına daha fazla odaklanmak zorunda kalacak.

Disiplinler arası çalışmaların önü de açılacak. Teknik yazım bariyerleri azaldıkça, farklı alanlardan gelen araştırmacılar birlikte yazarken daha az zorlanacak. Bu da akademik iletişimi güçlendiren bir etki yaratacak.

Akademisyen profili de yavaş yavaş dönüşecek. “Bu derginin şablonunu kim iyi biliyor, kaynakçayı kim hızla toparlıyor, mizanpajı kim çözüyor?” gibi sorular geri planda kalırken, “ne söylüyor, nasıl bir katkı sunuyor?” sorusu daha merkezi hâle gelecek. Bu da akademinin özüne daha yakın bir ölçüt.

Elbette riskler yok değil. Her şey otomatikleştiğinde metinler birbirine benzeyebilir, biçim tek tipleşebilir. Ancak mevcut düzenin de görünmeyen bir bedeli var: teknik bariyerler yüzünden yavaşlayan üretim, yorulan insanlar, kaybolan motivasyon.

Prism yaklaşımında temel ilke basit ama önemlidir: Araçlar kutsal değildir. Araçlar düşünceye hizmet ettiği sürece değerlidir. Düşüncenin önüne geçtiklerinde ise sorgulanmaları gerekir.

Bugün Prism yaklaşımını konuşuyoruz. Yarın başka isimler konuşulacak. Ancak yön belli. Akademik yayıncılık, biçimin ağırlığından yavaş yavaş sıyrılıyor; daha esnek, daha erişilebilir ve daha içerik odaklı bir yola giriyor.

Bundan böyle Prism yaklaşımını temel alan yapay zekâ çözümleri, akademik üretimde dengeyi yeniden sağlayacak gibi görünüyor: Şekil önemli; ama asıl mesele fikir

Saygılarımla
Taşkın Koçak

Leave a Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir