Bir toplumda ahlak zayıflıyorsa, soruyu sadece bireye sormak yetmez; eğitimden denetime kadar devletin rolünü de konuşmak gerekir
Toplumsal bozulmadan şikâyet ettiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Ahlakın zayıfladığı, şiddetin gündelik hayatın sıradan bir parçası hâline geldiği, suçun artık sadece “istisna” değil, “risk” olarak algılandığı bir toplumsal iklim içindeyiz. Sokakta, okulda, trafikte, sosyal medyada ve hatta aile içinde artan gerilim, tahammülsüzlük ve sorumsuzluk dikkat çekiyor.
Bu tabloya bakıldığında yapılan ilk yorum genellikle aynı oluyor:
“Toplum bozuldu.”
“Yeni nesil saygısız.”
“İnsanlar ahlaksızlaştı.”
Ancak bu tespitler sorunu tarif etmekten öteye gitmiyor. Asıl soruyu sormadan yapılan her değerlendirme eksik kalıyor:
Bu bozulmanın kökü nerede başlıyor?
Şiddetin, suçun ve sorumsuzluğun bu kadar erken yaşlara indiği bir ortamda, meseleyi yalnızca bireysel tercihlerle ya da ailelerin başarısızlığıyla açıklamak mümkün değil. Çünkü bugün artık suç yaşı 18’lerden 14–15’lere, hatta bazı örneklerde daha aşağıya inmiş durumda. Bu gerçek, bizi doğrudan şu noktaya götürüyor:
Sorun, yetişkinlikte değil; çocuklukta başlıyor.
İşte bu da meselenin merkezine eğitimi yerleştiriyor.
Ahlak ve Sorumluluk Bilinci Çocuklukta “Davranış” Olarak Yerleşir
Ahlak; soyut kavramlarla, uzun nutuklarla ya da geç kalınmış uyarılarla kazanılan bir özellik değildir. Aynı şekilde sorumluluk bilinci de yetişkinlikte “bir anda” oluşmaz. Bunlar, çocuğun karakterine küçük yaşlarda işlenen davranış kalıplarıdır.
Çocuk ahlakı bilgi olarak değil, davranış olarak öğrenir.
Sorumluluğu, anlatılan bir kavram olarak değil, yaşanan bir deneyim olarak içselleştirir.
• Sıraya girmeyi öğrenir.
• Beklemeyi öğrenir.
• Kendi hakkı kadar başkasının hakkı olduğunu fark eder.
• Yaptığı davranışın bir sonucu olduğunu kavrar.
• Ortak alanın sahipsiz değil, emanet olduğunu öğrenir.
• Yanlış yaptığında bunun karşılıksız kalmadığını görür.
• Özür dilemenin bir zayıflık değil, erdem olduğunu fark eder.
Bu davranışlar kendiliğinden oluşmaz.
Bunlar planlı, sistemli ve erken yaşta verilen eğitimle yerleşir.
Bu nedenle ahlak, şiddet ve suç meselesi konuşulurken asıl odak noktası şurası olmalıdır:
Çocuğa bu davranışları hangi yaşta, nasıl öğretiyoruz?
Suç Yaşı Neden Düşüyor? Cevap Eğitim Yaşında Gizli
Bugün birçok ülkede –ve özellikle ülkemizde– suç yaşının 14–15 seviyelerine düşmesi tesadüf değildir. Bu durum, “çocuklar kötüleşti” gibi yüzeysel bir açıklamayla geçiştirilemez.
Bu tablo şunu gösteriyor:
Sorumluluk ve vatandaşlık bilinci çok geç kazandırılıyor.
Bir çocuğa 15 yaşından sonra “kurallar”,
18 yaşından sonra “hukuk”,
üniversitede “etik” anlatmak artık geçtir.
Çünkü davranış kalıpları o yaşlara gelmeden büyük ölçüde oturur.
Uzmanların ve pedagojik araştırmaların ortaklaştığı nokta nettir:
Toplumsal sorumluluk ve vatandaşlık bilinci en geç 8–10 yaş aralığında verilmeye başlanmalıdır.
Bu yaş, çocuğun:
• doğru–yanlış ayrımını netleştirdiği,
• adalet duygusunun şekillendiği,
• otoriteyle ve kurallarla ilişki kurmayı öğrendiği dönemdir.
Bu dönem kaçırıldığında, sonraki yıllarda verilen eğitim daha çok “düzeltme” çabası hâline gelir.
Eğitim Sadece Akademik Başarı Değildir: Vatandaşlık Eğitimi Meselesi
Bugün eğitim denildiğinde hâlâ ağırlıklı olarak akademik başarı konuşuluyor: sınavlar, puanlar, dereceler, diplomalar. Oysa bir toplumun en büyük ihtiyacı sadece “başarılı bireyler” değil, sorumlu vatandaşlardır.
İnsan ve vatandaş olma bilinci olmayan bir eğitim sistemi;
• kuralları aşmayı beceri sanan,
• hakkı değil gücü önceleyen,
• sorumluluğu başkasına atan,
• hatanın bedelini ödemekten kaçan bireyler üretir.
Bu nedenle eğitim sistemi, en erken aşamadan itibaren şu soruya cevap vermelidir:
Bu çocuk sadece meslek sahibi mi olacak, yoksa bu toplumun sorumluluk alan bir üyesi mi olacak?
Toplum içinde yaşamak başlı başına bir beceridir ve bu beceri öğretilmediğinde çatışma kaçınılmaz olur. İnsan kendini merkeze koyar, sınır tanımaz, kuralları engel olarak görür. Bu zihniyet, şiddeti ve suçu besleyen en güçlü zemindir.
“İnsan ve Vatandaş Olma” Dersi Olmadan Toplum Düzelmez
İlköğretimde temel derslerin yanında, zorunlu ve sistemli biçimde verilmesi gereken ana bir ders vardır:
İnsan olma ve vatandaş olma bilinci.
Bu dersin içeriği yalnızca teorik bilgilerden oluşmamalıdır. Aksine, günlük hayatın içinden, somut ve yaşanabilir başlıkları kapsamalıdır:
• Sorumluluk bilinci: Hak–sorumluluk dengesi
• Vatandaşlık bilinci: Devlet nedir, toplum nedir, bireyin yeri neresidir
• Ortak alan kültürü: Park, okul, sokak, apartman, toplu taşıma
• Trafik kültürü: Güç değil düzen anlayışı
• Komşuluk ve birlikte yaşama: Gürültü, saygı, sınır
• Çevre bilinci: Temizliğin kişisel değil toplumsal sorumluluk olduğu
• Hukuk bilinci: Kuralın mantığı, ihlalin sonucu
• Devlet kurumları: Belediyenin, emniyetin, adli birimlerin görevi
• Hak arama yolları: Şiddete başvurmadan çözüm üretme
Bu başlıklar “ikincil” değildir.
Toplumun düzeni, tam olarak bu davranışların toplamıdır.
Kök Ders: Hak Bilinci ve Otorite İlişkisi
Burada asıl kırılma noktası şudur: Çocuk, “hak” kelimesini genellikle sadece talep olarak öğreniyor; emanet ve sınır olarak öğrenmiyor. Oysa vatandaşlık bilinci, tam olarak “hak talep etmek” ile “hak gözetmek” arasındaki dengeyi kurduğu anda başlar.
Bu yüzden ilkokul çağında çocuğa şu beş hak alanı, net ve gündelik örneklerle öğretilmelidir:
- Devletin ve vatanın hakkı: Kamu malı sahipsiz değildir; emanet bilinciyle korunur. Okul sırası, park bankı, otobüs koltuğu, kaldırım, sokak lambası “devletin parası” değil; toplumun ortak hakkıdır. Bunları bozmak “yaramazlık” değil, doğrudan kamunun hakkını yemektir.
- Anne-baba hakkı: Aile yalnızca “bana bakmak zorundasın” denilecek bir yapı değil; emek ve fedakârlık alanıdır. Anne-babaya saygı; aslında hayata, emeğe ve sınır fikrine saygıdır. Bu saygı öğretilmediğinde çocuk büyüyünce hiçbir kurumu ciddiye almaz.
- Devlet otoritesine saygı: Otorite korku değil, düzen bilincidir. Kural, birini ezmek için değil; birlikte yaşamak için vardır. Çocuk bu ayrımı öğrenmezse, otoriteyi ya düşman görür ya da fırsat bulunca aşılması gereken engel sanır.
- Suç işlediğinde alacağı ceza: “Hata” ile “suç” arasındaki fark öğretilmeli; suçun mutlaka tutarlı, adil ve öğretici bir karşılığı olduğu bilinmelidir. Çünkü “bir şey olmaz” cümlesi, sorumsuzluğun resmî sloganıdır.
- İyi bir insan olarak yaşarsa kazanacakları: Ahlak sadece fedakârlık değil; aynı zamanda kazanımdır. Güven, itibar, huzur, yalnız kalmamak, kaliteli ilişkiler, sürdürülebilir başarı… Çocuk, iyi olmanın “saflık” değil, hayatı büyüten bir güç olduğunu görmelidir.
Bu beş alan bir araya geldiğinde çocuk şunu öğrenir:
Ben sadece hak isteyen biri değilim; başkasının hakkını gözeten bir vatandaşım.
Din Eğitimi ve Ahlak: Günlük Hayatla Bağ Kurmak
Din Dersi Günlük Hayatla Buluşmadığında Etkisini Kaybeder
Bir diğer kritik başlık din eğitiminin içeriğidir. Din dersleri çoğu zaman teorik, soyut ve bilgi ağırlıklı yürütülür. Çocuk kavramları ezberler; ancak bu kavramların hayatın içinde hangi davranışlara karşılık geldiğini görmez. Bu durumda din, çocuğun zihninde “bilinen ama yaşanmayan” bir alana dönüşür. Oysa dinin ahlak boyutu tam tersine, hayatın en somut yerinde durur: hak, emanet, adalet, merhamet, komşuluk, doğruluk…
Eğer din eğitimi bu kavramları günlük davranışlarla buluşturamazsa çocuk şu sonucu çıkarır:
“Din, konuşulan bir şeydir; yaşanan başka bir şey.”
İşte kopuş burada başlar.
Bu nedenle din eğitimi, özellikle ahlak kısmında, doğrudan gündelik hayatla davranış düzeyinde ilişkilendirilmelidir:
• Kul hakkı → Kişi hak ve hürriyetine saygılı olmak; sırada, kaynakta, trafikte, okulda, internette başkasının hakkını yememek.
• Emanet → Yukarıda devlet hakkı kısmında da söz ettiğimiz gibi; kamu malını korumak; okul sırasını, parkı, otobüsü, sokağı “sahipsiz” görmemek.
• Temizlik → Çevreyi kirletmemek; çöpü yere atmanın “küçük bir hata” değil, topluma karşı saygısızlık olduğunu bilmek.
• Komşuluk → Gürültüyle rahatsız etmemek; apartmanda, sokakta, okulda “benim özgürlüğüm”ün başkasının huzurunda bittiğini anlamak.
• Adalet → “Bizden” olana ayrıcalık tanımamak; yanlış kimden gelirse gelsin aynı ölçüyle bakabilmek.
• Doğruluk → Küçük yalanı normalleştirmemek; hileyi “akıllılık”, dürüstlüğü “saflık” diye sunan kültüre kapılmamak.
Çocuk şunu net biçimde görmelidir:
Din sadece ibadet değil; birlikte yaşamanın ahlakıdır.
Din, günlük hayatın dışına itildiğinde ahlak da sloganlaşır; sloganlaşan ahlak ise bir süre sonra kimseyi tutmaz—en çok da toplumu.
Aile Önemlidir, Ancak Yeterli Değildir
Aile elbette çocuğun yetişmesinde belirleyici bir kurumdur. Ancak sorumluluk ve vatandaşlık bilincini tek başına aileye yüklemek gerçekçi değildir. Her doğan çocuk bir ailenin ferdi olduğu kadar, aynı zamanda devletin ve toplumun da ferdidir. Bu nedenle bir çocuğun zihinsel gelişimi, ahlaki yönelimi ve sorumluluk bilinci bütünüyle aileye bırakılabilecek bir mesele değildir.
Aileler aynı koşullara sahip değildir.
İmkânları farklıdır, bilinç düzeyleri farklıdır, eğitim seviyeleri ve sosyal çevreleri farklıdır. Bu nedenle “aile yetiştirsin” demek, sorumluluğu fiilen başıboş bırakmak anlamına gelir. Devlet, bu noktada eğitimin asli aktörü olmak zorundadır.
Bu yüzden eğitim sorumluluğu aileyle paylaşılmalı; okul–aile–çevre üçgeni bilinçli biçimde kurulmalıdır. Bu üçlü yapı olmadan çocuk üzerinde kalıcı ve tutarlı bir davranış değişimi sağlanamaz.
Ailenin Sorumluluğu: Denetim ve Katılım Zorunluluğu
Burada bir tabu daha vardır: Çocukların bazı davranışları, özellikle erken yaşlarda, “bireysel seçim” gibi değerlendirilip aile tamamen dışarıda bırakılmaktadır. Oysa çocuğun davranış dünyasında aile denetimi ve ilgisi kritik bir etkendir. Bu nedenle devlet, aileyi suçlamak için değil; sorumluluğu paylaşmak için aileyi sürece daha zorunlu biçimde dahil etmelidir.
Bu dahil etme, ağır cezalarla değil; “zorunlu ebeveyn sorumluluk programları”yla yapılabilir:
• Rehberlik ve eğitim seminerlerine zorunlu katılım
• Okul-aile koordinasyon toplantıları
• Çocuk suç veya şiddete karıştığında aileye yönelik eğitim yükümlülükleri
• Toplumsal fayda odaklı, sembolik sorumluluk uygulamaları
Amaç cezalandırmak değil; “çocuğun davranışı sadece çocuğun meselesi değildir” bilincini topluma yerleştirmektir.
Kurallar Öğretilmezse, İhlal Normalleşir
Bir toplumda kurallar varsa ama içselleştirilmemişse, o toplumda şiddet ve suç kaçınılmazdır. Kural çocukken öğretilmezse, gerekçesi anlatılmazsa ve eşit uygulanmazsa, kural “aşılması gereken engel” olarak görülür.
Bu zihniyet yerleştiğinde:
• kuralı çiğnemek zekâ,
• kurala uymak saflık olarak algılanır.
Bu noktada ahlak da hukuk da zayıflar.
En Büyük Problem: Kuralların İçselleşmemesi
Ülkemizde birçok tartışma “kural var ama uyan yok” cümlesine geliyor. Bu cümle doğrudur ama eksiktir. Çünkü insanlar çoğu zaman kurala uymuyor değil; kuralı içselleştirmemiş oluyor.
Kural, çocukken öğretilmezse;
kuralın mantığı anlatılmazsa;
kural herkes için eşit uygulanmazsa;
o kural toplumun gözünde “aşılması gereken engel”e dönüşür.
Sonra da kuralı aşmak “zekâ”, kurala uymak “saflık” gibi görülmeye başlar.
Bu zihniyet oturduğu anda, ahlak da hukuk da zayıflar.
Devletin Rolü: Eğitimi “Karakter İnşası” Olarak Görmek
Bu meselenin özünde devlet vardır çünkü eğitim, devletin en güçlü toplumsal inşa aracıdır. Devlet eğitimi sadece sınav ve müfredat işi olarak görürse, şiddet ve suçla mücadelede en büyük alanı kendi eliyle boş bırakır.
Devletin yapması gereken, eğitimi bir “karakter inşası” programı olarak ele almaktır:
• Öğretmen yalnızca ders anlatan kişi olmamalıdır; toplum düzenini kuran öncü aktörlerden biri olmalıdır.
• Okul yalnızca bilgi verilen yer olmamalıdır; birlikte yaşamanın prova alanı olmalıdır.
• Disiplin, dayak veya baskı değil; kuralların mantığını öğreten bir süreç olmalıdır. Tabii ki displin olmalıdır ama nasıl? Kuralla ve sistemle olmalıdır.
• Hukuk, korku üretmek değil; güven üretmek için çalışmalıdır.
Sonuç: Şiddetle Mücadele Ceza ile Değil, Eğitimle Başlar
Şiddet artınca akla ilk polis geliyor. Suç artınca akla ilk ceza geliyor. Oysa bunlar “son aşama”dır. Şiddet ve suçla gerçek mücadele, en baştan başlar: okul çağında başlar, hatta okul öncesinde başlar.
Bir ülke;
çocuğa insan olmayı, sorumluluk almayı, ortak alanı korumayı, hakkı gözetmeyi öğretmeden
ne kadar kamera takarsa taksın,
ne kadar ceza artırırsa artırsın,
ne kadar slogan atarsa atsın,
kalıcı çözüm üretemez.
Çünkü mesele davranıştır.
Davranışın en güçlü inşa edildiği yer de eğitimdir.
Ülkede ahlakın zayıflaması, şiddetin artması, suça eğilimin büyümesi konuşuluyorsa, tartışmanın merkezine şu cümle yazılmalıdır:
Bu toplumun geleceği, çocuklara nasıl bir eğitim verdiğiyle belirlenecektir.
İşte bu eğitim sadece matematik, fen, dil eğitimi değil;
insan gibi yaşama eğitimi olmak zorundadır.
Şiddet ve suç arttığında ilk refleks cezaları artırmak olur. Oysa bu yaklaşım, sorunun sonucuna müdahaledir; sebebine değil. Gerçek mücadele çocuklukta başlar. Gerçek çözüm, sorumluluk ve vatandaşlık bilincinin 10 yaşından itibaren sistemli biçimde verilmesidir.
Bir toplum, çocuklarına:
• insan olmayı,
• sorumluluk almayı,
• kurallarla yaşamayı,
• başkasının hakkını gözetmeyi öğretmeden
ne kadar ceza koyarsa koysun, kalıcı çözüm üretemez.
Bu nedenle tartışmanın merkezine şu cümle yazılmalıdır:
Ahlak, şiddet ve suç sorunu; bir güvenlik meselesi değil, bir eğitim meselesidir.
Ve bu eğitim, akademik başarıdan önce insan ve vatandaş yetiştirmeyi hedeflemek zorundadır.
Bu toplumun güvenliği, karakolda değil; sınıfta kurulur.
Saygılarımla
Taşkın Koçak
